22 Şubat 2008 Cuma

GÜNLÜĞÜM TORTUMKALE TANITIMINA DEVAM

Daha önce günlüğüm sayfasında anlattıklarıma ek olarak yeni bilgiler yazmaya
çalışacağım.Bu köy çevrenin en eski ilk okuluna sahip olduğundan ,çevre köy çocuklarıda ilköğrenimlerini bu şirin köyde yapmıştırlar.
Bu köyden Prof, memur , mühendis ,öğretim görevlisi,Öğretmen,Polis,Subay,Ast ,subay,Doktor,Kaymakam,Vali yardımcısı ve daha nice meslek mensubu kişiler yetişmiştir.
Fakat ne gariptirki günümüzde köyümün okulu yüzüne bakılamayacak ve içine girilemeyecek durumdadır.Bu durumu o köyde görev yapmış bir şerefli Türk Öğretmeni olarak protesto ediyorum.
Günün şartlarına göre köyde öğrenci sayısı azaldığından taşımalı eğitime geçilmiş olabilir, bu durum okulun sahipsiz ve bakımsız bırakılmasına sebep olamaz.
Bir yaz tatilinde köye gittiğimde durumu köyün Muhtarı Bilen Tosun'a ilettim.İkinci bir defa gittiğimde ise daha kötü bir halde gördüm insanın bu durum karşısında üzülmemesi mümkün deyil.Halbuki bu okul binası bakımı yapılıp,Milli Eğitim Müdürlüğünden izin alınarak köyün sosyal faaliyetleri için kullanılabilir.Bugün köyün nüfusu 320kişi gözüküyor bu sayıya şehirlere göç edenler dahil mi bilemem.Daha önceleri ağır koşullarda çiftçilik yapılırdı
şimdi o işlerle uğraşan yok ,ufak tefek uğraşanlarda emeklerinin karşılığını alamıyorlar.
Dedim ya bahçe ,sebze ziraati yapılıyor insanlar bu ürettiklerini pazarlayamıyorlar.
Halbuki köyün tarla, bahçe ürünleri ve hayvan ürünlerinin hepsi organiktir.Bu ürünlerden bal,dut pekmezi,pestil ve narenciye ,zeytin dışında tüm meyveler köyde bol miktarda bulunur.
2007 Yılı ekim ayında gittiğimde köyde seracılığa başlandığını gördüm.Ayrıca köy yamaçlarına orman işbirliği
ile ağaçlandırma çalışması yapıldığına şahit oldum ayrıca köyün yolu asfaltlanmış ve yakın köy tepesine kurulan bir baz istasyonu ceptelefonu görüşmelerini başlatmış bu da sevindirici gelişme sayılabilir.
Yapılan bu yeniliklerden dolayı köyün internet sayfası aracılığı ile emeği geçen herkese teşekkür ederim.

18 Şubat 2008 Pazartesi

TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE DİDER

Çeşitli dillerin, kültürlerin varoluşu bütün insanlığın zenginliğidir. Herbiri korunmalı, yaşatılmalı. Ben buna 1971'den beri "Kültürel Çevrecilik" diyor, çeşitli ülkelerde anlatıyorum. Bir dili yoketmenin kestirme yolu eğitim dilini yabancı dile dönüştürmektir. Yabancı dille eğitim " kültürel soykırım"dan başka birşey değildir. Yabancı dille eğitimi desteklemek, dolaylı ve dolaysız yollardan sağlamak yalnız o ulusa karşı değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Herkes ona göre davransın.
Öğretmenler! Atatürk size güvenmedi mi? Neredesiniz? Hangi kuvvet, hangi ücret sizi bir Türk çocuğuna ders verirken, yabancı dil dersi dışında, İngilizce konuşmaya zorlayabilir, teşvik edebilir? Derslerinizi Türkçe veriniz ki çocuklar konuyu iyi öğrensin. Onların kafasına hergün vurur gibi aşağılık duygusu, ulusal kimliksizlik aşılamayı kabul etmeyiniz.Öğrenciler, gençler! Atatürk'ün gençliğe hitabesi işte bu günler için yazılmıştı. Siz sömürge evlâtları olmayacaksınız. Atatürk'ün ümidini boşa çıkartmıyacaksınız. Yabancı dilleri de, ama önce kendi dilinizi, edebiyatınızı, tarihinizi iyi öğreneceksiniz. Bilim, matematik derslerinizi ortaokul ve lisede Türkçe anlattırınız, bu dersleri Türkçe kitaplardan çalışınız. Meseleler çözmeğe, düşünmeğe açsınız. Fen ve matematiği böylece iyi öğrenirsiniz; ezbersiz. Sonra bildiğiniz konunun İngilizce, Almanca, Rusça her ne yabancı dilse, terimlerini öğrenmek birkaç günlük işten ibaret kalacaktır.
Türkiye'nin resmi dili çoğunluğun ana dili olan Türkçedir. Türkiye'nin bölünmezliğinin, ilelebet varlığının harcı Türkçedir. Yabancı dili gerekene öğretmek yerine eğitim dilini İngilizce kılmak Türkçeyi yoketmek,Türkiye'yi parçalamak, Türk Dünyası'nda dil ve kültür birliğinin yeniden gelişmesini önlemek, Türk adını tarihten silmek, Türk gençlerini câhil, ezberci, acenta ve kalıp kafalı ve sömürge ruhlu etmek içindir. Tarihin en korkunç ve haince oyunlarından bu oyuna âlet olanlar iyi düşünsünler.Türkçe olmadan Türk Kültürü olmaz, Türk Kültürü olmadan Türk Kimliği bulunmaz, Kimliksizin özgüveni, özüne itibarı yoktur, Özüne itibârı olmayanın haysiyeti olur mu? Türk dediğin haysiyetsiz yaşamaz."yabancı dille eğitim ihaneti", kendi öz kaynaklarımızla kendimize yaptırılan İngiliz misyonerliği demektir. Yabancı dille eğitimde ne yabancı dil, ne de anlayarak, ezbeciliksiz bilim/fen öğrenilirİşte Batılı için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor. Ondan sonra köle ruhlu, aşağılık kompleksi içinde kıvranan, ülkesi satılan..., özelleştirme ayağına satılan (Atatürk'ün kazandırdıkları nerdeyse bedavaya satılıyor), sonra topraklar satıldı, hazine arazileri gitti. Millet hâlâ da alışverişte! En pahalı alış veriş merkezlerinde, Ankara'da, İstanbul'da. Amerika'da, Avrupa'da böyle şatafatlıları yok. Tezgâhtara soruyorum, "Millet bu parayı nereden buluyor?" Gariban halk! Dünyanın en pahalı Fransız mağazalarında... Avrupa'da yok, Avrupa zaten dökülüyor. Tezgâhtar diyor ki, "Valla abi, 5 taksit yapıyorduk, şimdi 12 taksit yapıyoruz." Demektir ki, bir sene sonra herkes topu atacak. Satacak toprak da kalmıyor. Türkiye'nin binlerce dönüm arazileri,tabii GAP'ı duymuşsunuzdur da, onu çoktan biliyoruz , şimdi Eskişehir'de, Kırşehir'de, Niğde'de 10 binlerce dönüm arazi yabancı şirketlere satılmaktadır. Ve tek ürün yetiştirecekler: Patates. Ve bunu Amerika PortoRico'da yaptı, Filipinler'de yaptı. Ahalinin topraklarını elinden aldı, tek ürün yetiştirdi, işte o aldığınız muz falan, sonra o milletin kendi yiyeceğini yetiştireceği bir karış toprağı kalmadı ve millet aç kaldı. Bunu kim yazıyor, oranın okur yazar adamları yazıyor, daha yeni okudum, isteyen varsa gösteririm. Bizde kuru sıkı lâf yok; hepsinin arkasında dururuz.

Prf.dr Oktay Sinanoğlu'nun hedef Türkiye kitabından alınmıştır.

TÜRKÇE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yerli Basında, Türk olan Herşeye Saldırı:
Basında her gün Türk tarihine, diline, kültürüne, her şeyine küfreden büyük adam oluyor, bir de zengin oluyor. Milletten ses yok; kızanlar da, "kartel basın" diyenler de gidiyor o gazeteyi alıyor. Kardeşim, önce o gazeteyi almayın, batsınlar. Bari bu.kadarını yapsın ahali.
Türkçe Öyle Bir Dildir ki...
Türkçe 2 bin kelimeymiş de, İngilizce 40 bin kelimeymiş. Sadece Kazak lehçesinde, yaşlı Kazak istatistikçi oturmuş, Kazak Türkçe sözlüğü hazırlamış, daha ilk çırpıda 80 bin kelime koymuş bilgisayara.. Yüzbinlerce kelime var Türkçe'de, dünyanın en büyük dili ve en üretken dili ve bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca dil, matematik gibi dil. Dilimiz böyle bir dil iken, aydın falan geçinen sahtekâr, şeref fıkarası adamlar gazetede her gün senin diline küfretsin ve kimseden de gık çıkmasın. Olamaz böyle bir şey, neredeyiz yahu?
Durum vahimdir, bunu bilmek lâzım. Kırk kere anlatıyoruz, dünyanın her yerinden misâl veriyoruz; gene de biri kalkıp "ben size katılıyorum ama,..." diyor. Bakıyorum, bir çeşit İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olduğu suratından belli. "Ama" dedi mi tamam; İngiliz papağanı standart lâfına başlayacak demektir. "Efendim, çocuklarımız İngilizce öğrenmesin mi?" Bre insafsız, bunu, bu akşam kırk türlü anlatmadık mı? İspat etmedik mi ki, İngilizce öğrenmek başka, yabancı dille eğitim bambaşka. İngilizce öyle. öğrenilmez, ayrıca, yabancı dil dersinde, kursunda, laboratuvarında öğrenilir. Adam aslında biliyor, ama mahsus ortalığı bulandırmak için böyle konuşuyor.

Herkesin Sahip Çıkması Lâzım
Bu işlere herkesin sahip çıkması lâzım. Bu işlerin düzeltilmesini, bu hâle gelmiş ülkelerde hükümetlerden bekleyemezsin, devletten bekleyemezsin, ondan, bundan bekleyemezsin. Durumu bilerek herkesinbir kere kendisi örnek olacak bir şekilde kendisinden başlaması lâzım.Türkçe konuşurken yarı İngilizce lâflar sokuşturmak marifet değil, kimliksizlik, haysiyetsizlik alâmetidir. Türkçe'ye kakışlanan her İngilizce bozuntusu sözcük, benim böğrüme batırılmış bir dikendir. Her türlü Türkçe söz ise (eskisi, yenisi) ağzında bir bal damlasıdır. Bunu böyle bilelim. Zaten dosdoğru Türkçe konuşuyorsan, "Anglomanlıca" lâfların arkasına saklanmıyorsan, kendine güvenin var demektir. Esnaf arkadaş, sen önce dükkânının adını düzelt.
Yalnız İngilizce Bilmekle Adam mı Olunur?

Halk tepesindekine saygı duyuyor..Ama tepedekilerin çoğu milletine, Türk kültürüne yabancılaşmış. Oralardan hep bir yabancı hava esiyor: "İngilizce bilmeyen adam değildir" diye. Halk ne yapsın? Kendisiinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkânına bir İngilizce bozuntusu isim. "İtibârım artar" zannediyor; Ama artık öğrenmelidir ki: "Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline "Anglomanlıca" özenti lâflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak, ve de bütün bulara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu desteklemek" haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş göstergeleridir. Biliyorsunuz Türkiye'de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde; Türkiye'ye geldiğimizde bakardık resimlere Vesikalıkların altında yazardı: "Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce bilir" diye. Biz de diyoruz ki, "Allah, Allah! Başka ne bilir acaba? Mühendislik bilir mi? İktisat bilir mi? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi? Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet sayılıyor! [Nev York'un Harlemmahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar da İngilizce biliyor... ] Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca öğrenirsin gerektiği kadar. Ama, bana önce, "senin bilimden, matematikten, bilgisayardan haberin var mı? Türk tarihini ne kadar biliyorsun? Türk dilini iyi kullanıyor musun?" onlardan haber ver.
Bu yazıyı prf.dr.sayın Oktay Sinanoğlu'nun hedef Türkiye adlı eserinden derledim.

17 Şubat 2008 Pazar

HİTABET ÖRNEĞİ

Sevgili vatandaşlarım. Hepinizi önce en kalbi duygularda selamlıyor, ciğerden yapacağım konuşmama geçiyorum. Ciğer dedim de aklıma geldi. Ne geldi? Tabii ki ciğercinin kedisi. Ciğercinin kedisi ciğere nasıl bakar bilirsiniz. İçi giderek... Ah şunu ele geçirsem de mideye indirsem diyerek... İşte o malum zat da bizim bulunduğumuz yere öyle bakıyor. Aynen ciğercinin kedisinin ciğere baktığı gibi... Yalanarak ve de ağzı sulanarak... Kalk oradan da biz oturalım diyor. Yok yaa! Affedersiniz, bizim alnımızda enayi mi yazıyor? Birileri bize bu koltuğu ikram mı etti? Hayır. Ya nasıl aldık? Söke söke aldık... Eee? O zaman sen de söke söke al tepe tepe kullan... Maçan sıkıyorsa tabii. Ama nerde o maça sende, nerdeee.Tutturmuş türban diye... Yatıyor türban, kalkıyor türban... Hay senin başına türban dolansın da içinde havasız kalasın emi. Ne demişler? Kararı sadece verir millet, otur oturduğun yerde, kapa çeneni, etme adamı illet.İktidar olmak kiimmm, sen kim. Yahu sana iki koyun verseler onları bile güdemezsin be. Bak, biz evvelallah altı senedir tam 73 milyon koyunu... Olmadı mı? Olmazsa olmasın yahu... Olsa da koyunu, olmasa da koyunu icabında...Başka ne diye tutturmuş? Laiklik. N'olmuş laikliğe? Laiklik elden gidiyormuş! Nereye gidiyor? Kim götürüyor? Nasıl götürüyor? Var mı bunların cevabı? Tabii ki yok. Bozuk plak gibi takılmış, aynı şeyleri söyleyip duruyor. Yahu biz buradayken laiklik gider mi? Gitmesine izin verir miyiz? Laikliğin teminatı biz değil miyiz? Eee? Yok efendim, kediye ciğer emanet edermiş de bana laikliği etmezmiş! Sen kimsin be! Sana soran mı var? Senden emanet isteyen mi var? Biz emaneti milletten almışız, millettteeeennn.Bakın gene asabımı bozdu kitapsız. Biraz daha konuşursam ağzımı bozacağım, bu da bize yakışmaz. Ama şeytan diyor ki... Tövbe, tövbe. Alın lan şu mikrofonu önümden... Hah şöyle. Oh...
m.asik@milliyet.com.tr
Yukarıda okuduğunuz yazıyı 17 .02.2008 günlü milliyet gazetesinin açık pencere köşesinin yazarı Melih Aşık'ın yazısından derledim kendisine teşekkür ederim. Duygularımıza tam yerinde tercüman oluyor.

10 Şubat 2008 Pazar

ÖMER HAYYAM YOKUŞU

Bizim semtin taksi şoförleri, ''Beyoğlu'na...'' deyince sorarlar:
''Kasımpaşa'ya inip Ömer Hayyam'dan çıkalım mı?
''Kimdir Ömer Hayyam?Şair diyen de çıktı, bestekâr diyen de, şarkıcı diyen de...
Bize göre en doğrusunu birisi söyledi:''Büyük bir insan!''
''Nereden çıkardın büyüklüğünü?
''Büyük adam olmasa bu yokuşa adını vermezlerdi!
''Bu da bir ölçü ama, her zaman değil!
***''Berfin-Bahar'' dergisi 2008'e ''Ömer Hayyam'la girmiş''.
Yazarlar, çağının önemli bilginlerinden, düşünür, matematikçi, şair Ömer Hayyam'ı değerlendirmişler.
Ömer Hayyam, 12. yüzyılın ilk yarısında bugünkü İran'ın Horasan-Nişabur bölgesinde yaşamış. Şiirleri divan edebiyatında ''Rubai'' denilen dörtlüklerden oluşan, matematikçi, gökbilimci, dünyayı ve yaşamı sorgulayan, düşündüğünü özgürce söyleyen, bağnazlıklara karşı olan Hayyam'ın yazdıkları bugüne kadar dilden dile çevrilmiştir.
***Özellikle içkiyi konu alan rubaileri, içki içenlerin savunma silahı gibidir.
Bir örnek:
''Bir hadis-kutsi diyor ki
İç, dinine düşman olanın kanı helaldir.
Şarap da dinimin düşmanıdır
İçerim vallahi helaldir.
***Sokrat, Milat'tan 400 yıl önce ''Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir'' demiştir.
Ömer Hayyam da aynı şeyi söyler:
''Gönlüm bilgiden yoksun olmadı
Gözlere özgü bilmediğim kalmadı
Dedim ama aklım başıma gelince
Görüyorum ki hiçbir şey bilmeden ömür kaydı.''
***Ömer Hayyam'a göre insanın yaşam biçimiyle Tanrı'nın insana biçtiği söylenen yaşam biçimi birbirine karşıttır:
''Tanrı'nın dileği değil benim dileğim
Öyleyse nasıl muradıma ererim
Tanrı'nın isteği doğruysa eğer
Baştan sona yanlış benim isteğim.''
***Ömer Hayyam'ın şu ''rubai''sini alın, Ankara'nın en yüksek yerlerinden birine asın ve altına ''İşte biz buyuz!'' yazın...
''Bir elimizde Kuran, bir elimizde kadeh
Gâh helal ehliyiz, haramzadeyiz gâh
Şu gelişmemiş gökkubbenin altında
Ne saltık kafiriz, ne saltık müselman.''
***Ömer Hayyam, yasaklanan her şeyin insan yaşamına, sevincine engel olduğu kanısındadır, yasaklanmış her şey hoştur:
''Şarabı çirkin kötü diye yermiş şeriat,
Şarap hoştur, hele içilirse bir güzelin elinden
Haram kılınmış, tadı acıymış seviyorum acısını
Doğrusu, hoş olan her şey haram şeriatın dilinde.''
* * *Ömer Hayyam, ömrünün son yıllarında dahi kaba sofuluğa isyan eder, yaşama sevincini haykırır:
''Kaba sofuluk ve tövbe yazısını çizeceğim.
Ak saçlarında şarap içmeye niyetleneceğim
Ömrünün kadehi yetmişini doldurdu
Şimdi coşmasam ne zaman coşacağım''
(Bu rubailer Abdülbaki Gölpınarlı'nın ''Ömer Hayyam Rubaiyat'' kitabından alınmıştır.)
* * *Herhalde bundan sonra bu yazıyı okuyanlar Kasımpaşa'dan Beyoğlu'na çıkan yokuşa adı verilen Ömer Hayyam'ın kim olduğunu az çok anlayıp tanımışlardır.Lakin önümüzdeki günlerde biri çıkar, yokuşun adını değiştirirse de hiç şaşmayın, biz şaşmayız da...h.pulur@milliyet.com.tr

YIL 2008

Yeni yıl geldi hoş geldi, bakalım günümüz yaşantısında ne değişti:
1. Ekonomistler ve iş çevreleri kriz korkusu içindeler ekonomi iyi değil.
2. Her şeye en az %20 dolayında zam gelmiş.
3. Pahalılık almış başını gitmiş, çarşı, Pazar esnafı kan ağlıyor.
4. Halk hastane kapılarında sürünüyor, parası olmayan hizmet alamıyor.
5. Borsa düşüyor sanki yükselse Türkiye'nin borcu azalır, itibarı artar.
6. Ülkemin basın yayın organları hükümetin sözcülüğünü yapıyor.
7. Basınımızın görevi tarafsız olarak gerçekleri yansıtmak olmalıdır.
8. Başbakanımız TC'nin valilerine vatandaşlara kömür vs. yardımlarını bizzat verin diyor. Devletin valisi kamyona biner de kömür dağıtır mı? Bu nerede görülmüş, yardımları organize eden devletin kurumları yok mu? Devletin görevi işsizine iş vermektir sadaka toplumu yaratmak değil.
9. Olmayan doğal gaza zam geliyor, gazı kesen ülkeye hükümetimiz bir yaptırım uygulayamıyor.Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken hükümet ve yeni bulduğu ortağı ile birlikte insanlara daha demokratiklik ve özgürlük için üniversiteye türbanlı kızlar girsin diye Anayasa değiştirme yasa tasarısını meclise sevk edip muhalefete rağmen çıkardılar. Bu durum tüm yurtta olumsuzluk yarattı sivil toplum örgütleri sokaklara döküldü protesto ettiler.
Şimdi sıra yargı organlarını susturmaya geldi onun içinde Yargıtay kanununda değişiklik yapmak istiyor. Bu olanları basanımız ne yazık ki vatandaşa aksettirmediği gibi birde alay ediyor.
Basınımızın değerli bir kalemi olan Necati Doğru bazı köşe yazarları için bakınız ne sıfatlar yakıştırmış kararı siz verin. Onun sayfasından buraya alıntılıyorum soyadlarını siz koyun.
karga kışlayıcı Hasan...
Evlek açıcı İsmet...
Tohum atıcı Fehmi...
Tarlayı sürücü Taha...
Üfürükçü hoca sakallı
gübre serpici Ahmet...
Irgata ekmek-yoğurt tayıncı Nazlı...
Ayrık otu temizleyici Şahin...
"Bir güzel sözde sayın ana muhalefetimizin lideri Sayın Deniz Baykal söylemiş ne güzel.
"Mezbahaya götürülen dananın, kasabın bıçağını yalayarak kendini kurtarması mümkün değildir." Diyeceğim bu kadar esen kalın.

7 Şubat 2008 Perşembe

SEÇİM MEYDANI ATIŞMALARI VE YAŞANAN GERÇEKLER

Bugün sayfama yaşadığımız günlerin siyasi bakımdan özetini anlatan yazıyı sayın Yılmaz Özdil'in kaleminden aktarıyorum.Yaşanan olayları unutmuş olabilirsiniz hatırlayasınız diye
yazdım.Bakın analar ne aslanlar doğurmuşda haberimiz yok.Ama elin oğlu bizim gibi uyumuyor
tespitlerini sıralıyor.Benim yorumuma gelince sanki ülkenin ekonomisi düzelmiş ,işsizlik halledilmiş tam bir refah toplumu olmuşuz.Sayın hükümetimiz ve ortağı canciyer kuzu sarması olmuşlar Türkiye'nin başına türban geçirmeğe kalkıyorlar sanki az meselemiz var.Böyle yapıp toplumu huzursuz etmenin ne alemi var?
MHP...
Başbakan, Samanyolu TV'de...
"Bunlar eli silahlı, devamlı kin, nefret, kan... Adeta bundan zevk alıyorlar.

Bahçeli'yi dinliyorum, aman yarabbi, nasıl hareketler bunlar?"
Başbakan, Adana'da...
"İp atanları, ip atlayanları, benim milletim gayet iyi bilir."
Başbakan, Bolu'da...
"Kimileri gırtlaklarını yırtarak, ip atıyor. Yıkanıp temizlensinler, asıl bunların kirli çamaşırlarına ip lazım."
Başbakan, Adıyaman'da...
"Bu millet, sizin cemazüevvelinizi iyi bilir. CHP yavrusunu doğurmuş, MHP... Al birini, vur öbürüne."
Başbakan, Malatya'da...
"Bunlar, kendi işaretleriyle, çirkin tavırlar içerisinde, şehitlerimizin cenazelerini istismar eden takım..."
Başbakan, Kanal A'da...
"Bahçeli, dürüst değil... MHP'nin tutarsızlıklarla halkı aldatmaya çalışmasına üzülüyorum."
Başbakan, Ankara'da...
"Milliyetsiz milliyetçilik bitmiştir. CHP değirmenine su taşıyor MHP."
Başbakan, Bayburt'ta...
"Bu bağımsızlar parlamentoya girecek. Bir de MHP girerse, biz bunların kavgalarıyla mı uğraşacağız? İkisi de uç... Yüce Divan'a gitmesi gerekenlerden biri de Bahçeli."
Başbakan, Afyon'da...
"Bunlar DSP'nin değirmenine su taşıyordu. DSP'nin suyu bitti. Hortumculuk bunların döneminde zirve yaptı mı? Yaptı. Dürüstlük başka şey, haram-helal başka."
Başbakan, Sakarya'da...
"Önce saygıyı öğren... Senin düştüğün seviyeye düşmeyeceğiz. Aldığım eğitim, buna müsaade etmez... Yanına mafya kopuklarını toplamışsın, konuşuyorsun. Hem merak ediyorum... Bahçeli kaç ülkeye gitmiş? Kendisi uçma özürlü mü? Olur ya, uçaktan korkar, uçamaz!"
Başbakan, Söğüt Şenlikleri'nde...
"Kardeşi kardeşe düşürenler, tarihe kadavra gibi bakanlar, provokatörler, bu milletin ruhunu, idrakini bilemez."
Başbakan, NTV'de...
"Bahçeli'yi muhatap almıyorum!"
Başbakan, Kütahya'da...
"Bölücü örgütün başını sana hediye edecekler. Sen kalkıp, hapishaneyi, İmralı'yı döşeyeceksin... Yemezler! Dürüst olalım. Ne milliyetçisi yaaaa! CHP'ye yedek parça olmayın."
*
Taaa Orhun Yazıtları değil...
Daha dün söylendi bu laflar.
*
Ya bugün?
Göreceğiz... Sapla saman karıştı, gaflet ve teslimiyetin adı demokratlık oldu."
Bahçeli, İzmir’de...
"Başbakan ateşle oynuyor."
Bahçeli, Kırşehir’de...
"Hesap sorma dönemi başlıyor."
Bahçeli, yazılı açıklama yaptı...
"Özgürlükler adına ortaya çıkan tahrikler, Türkiye’nin iç bünyesini, toplumsal dokusunu tahrip edecek boyutlar kazanmıştır. Yola düzülen kin ve husumet kervanının başını, maalesef Başbakan çekmektedir."
Bahçeli, Mersin’de...
"Pısırık."
Bahçeli, grup toplantısında...
"Başbakan’a Türk milleti adına sormak isteriz... Siz önce nasıl bir Türkiye istediğinizi, nasıl bir kamuoyu özlemi içinde olduğunuzu, neyin peşinde koştuğunuzu anlatın."
Bahçeli, Ankara’da...
"Karanlığı kendi siyasi çizgisinde araması gereken Başbakan..."
Bahçeli, Adana’da...
"Kaçışın, kurtuluşun yok. Mutlaka hesabını vereceksin. İster Türkiye’de bir yere saklan, istersen okyanus ötesine kaç, nereye gidersen git, seni alıp, Türkiye’ye getireceğiz."
Bahçeli, Kayseri’de...
"Sendeki bu kafayla 500 milletvekilin olsa, ne yazar..."
Bahçeli, Star TV’de...
"Kendisinden başka herkesi küçük görüyor. Argo, saldırgan... Bize siyasi terörist dedi. Bizi mafya artıklarının partisi olarak lanse etmeye kalktı."
Bahçeli, Gaziantep’te...
"Başbakan’a sesleniyorum...
Hangi diyetin gerçekleşmedi?
Hangi emellerin yarım kaldı?"
*
Güzel soruydu...
"Hangi emellerin yarım kaldı?"
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr