30 Mart 2008 Pazar

BİR FIKRA

Son günlerde özellikle kadınlar arasında elden ele,dilden dile
dolaşan bir fıkra var...
Bugün pazar , her eve biraz gülümseme gerek deyip sizlerle
paylaşıyorum:
Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların
temsilcilerini yanına çağırmış ve her birine ikişer özellik armağan
etmiş;
İsviçrelilere:Düzen ve yasalara saygı...
İngilizlere:Soğukkanlılık ve asalet...
Japonlara:Çalışkanlık ve sabır...
İtalyanlara:Neşe ve romantizm...
Fransızlara:Şarap ve güzel yemekler vs. vs..
Türklere ise:Zekâ, dürüstlük ve Tayyip sevgisi...
Meleklerden biri bu dağılımdan sonra Tanrıya sormuş:
-Hepsine ikişer ..ama Türklere neden üç tane?..
'' Evet ama'', demiş Tanrı;''Sadece ikisini kullanabilecekler...''
Böylece;bir Türk,zeki ve Tayyip'çi olduğu zaman dürüst
olmayacaktır...
Bir Türk ,dürüst ve Tayyip'çi olduğu zaman zeki olmayacaktır...
Bir Türk,hem zeki hem de dürüst olduğu zaman Tayyip'çi olmayacaktır...
Rivayet o ki yukarıdaki fıkrayı kadınlar uydurmuş .Bilin
bakalım neden acaba?
Bu fıkra Zeynep Oral'ın ESİNTİLER köşesinden alınmıştır.
(Cumhuriyet gazetesi)

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

27 Mart 2008 Perşembe

UTANMAK

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr
Utanmak...
"BU devirde parti kapatmak utanılacak bir şey" diyorlar.
Ki ben onları gazete köşelerinde olsun, televizyonlarda olsun, orada-burada olsun görüyorum, bir gözleri küçülmüş:
"Neyi var arkadaşın?.."
"Utandı..."
"Neden?..
"Bu devirde parti kapatılmasından..."
*
Ama bu devirde laik cumhuriyete karşı suçlar işlenirken; suç işleyen partiye yalakalık yapmaktan utanmadılar.
Suçun işlenmesinden değil de, suça ceza verilmesinden utanıyorlar.
Siz hiç duydunuz mu; diyelim ki mahkemenin huzurunda hırsız utanmıyor. Ama hákim utanmış masanın altında, mübaşir çıkartamıyor...
Şimdi de cezadan kurtulmak için ilgili ceza maddesini çıkartmaya çalışıyorlar Anayasa'dan.
Dünyada görülmüş şey değil.
Suç duruyor da ceza kalkıyor.
Bundan da utanan yok.
*
Belki arkadaşlar hukuktan utanmıyorlar da demokrasiye karşı hassasiyetleri mi var desem...
Değil...
Çünkü demokrasimizin yüz karasıdır; genel seçimlerde kömür-nohut ile oy toplamak.
Ama utanmamışlardı.
Pekiiii...
Demokrasinin "dokunulmazlık" zımbırtısının altına; zimmet, suiistimal, evrakta sahtecilik, kayıp trilyonlar, rüşvet, hile ile çıkar sağlama gibi suçları doldurup... "Dokunulmazlık" adı altında yüz kızartıcı suçlardan kaytarmak utandırmaz mı insanı?..
Utanan yoktu...
*
Bakın; herkes AB'ye kavuşacağımızı beklerken, Arabistan'a döndü Türkiye...
Tepeden tırnağa gericilere teslim olmuş, yarından endişeleri ve korkuları olan bir ülkenin fertleriyiz artık.
Bunda gericilerin eteğine tutunmuş ahmak Türk demokratlarının payı yok mu?
Ama ne yapacaksınız, bu ülkenin ufkunu karartmaktan utanmadılar da, suç işleyen varsa hesap sorulmasından utanıyorlar...
Utanmanın utanılmazlığıdır bu...

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

19 Mart 2008 Çarşamba

ÜLKEMİN BUGÜN KÜ DURUMU

Bu gün yeni yazı yazmaya karar verdim.Yazımınkonusu ülkemin bu gün kü durumu hakkında olacak.Birinci Dünya Savaşı sonunda müttefiklerimiz savaştan yenik çıkınca, bizde yenilmiş sayıldık.Yapılan Mondros Mütarekesi sonunda :Ordumuz terhis edilmiş silahlarımız elimizden alınmış,nihayet mütareke şartlarını bahane ederek emperyalist ülkelerce yurdumuz işgal edilmiştir.İşgal sonucu İngilizler, yunanlı'lar ,İtalyan'lar,Fransız'larca ülkemiz paylaşılmıştır.Fazla teferruata gerek görmüyorum, bu durumda tarih sahnesine Başkomutan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları çıkıyor.Fakirlik,açlık ve tüm olumsuz koşullarda bu ülke insanları kendilerine olan saygı, komutanlarına besledikleri sevgi ve güven neticesinde Kurtuluş Savaşı başarı ile kazanılıp bundan 84 yıl önce tüm düşmanlar Ege Denizinin mavi sularına gömülüyor.İşte bu şartlardaTürk Milleti tüm Dünya'ya bağımsızlığını haykırıyor.Savaş sonu Lozan antlaşması ile Yürkiyemizin bu günki sınırları çiziliyor.Savaş sonunda düşmanın yenilgisi ile birlikte Padişah ve tüm aile efradı İngilizlere sığınarak ülkeyi terk ediyor.Ülkede yeni yönetim Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından oluşturuluyor.Mustafa KemalTürkiye Büyük Millet Meclisince Cumhurbaşkanı seçiliyor.İlk iş olarak adını Taşıyan devrimleri gerçekleştiriyor yeni anayasa laiklik temeline dayandırılıyor.Bu günlerde savaşlardan yorgun ve yoksul düşen ülkenin acele kalkınma hamlelerine başlaması gerekmektedir.Ülkenin doğusundan.batısına,kuzeyinden güneyine dengeli olarak yapılansanayi tesisleri, fabrikalar,yapılan kara ve demir yolları kalkınmanın lokonotifi oluyor.Atatürk'ün 15 yıllık iktidarı dönemi övünülecek bir çok başarı ile doludur.Ata'nın ölümünden sonra da önemli işler yapılmıştır ancak 1950'den sonra iktidar olan Cumhuriyet hükümetleri aynı başarıyı gösteremeyip askeri darbeye davetiye çıkarmıştırlar.1960 tan sonra kurulan hükümetler de malesef başarılı olamayıp ülkeyi 70 sente muhtaç duruma sokmuşturlar.Hele 2002 yılında iktidar olnlar özelleştirme adı altında kuruluşunda Atatürk'ün imzası olan fabrika vesanayi tesislerini sata sata bitiremiyorlar.Bu gün ülkenin görünen manzarası şöyledir:Yurdumun verimli tarım arazileri,taşınmaz mülkleri, sanai tesisler, strajetik fabrikaları,kamu kurumları,yeraltı servetleri ,madenlerimiz globalleşme ve özelleştirme adına yabancılara verli işbirlikçilerine satılıyor,peşkeş çekiliyor.Özelleştirilen yerlerde işçiler işten çıkarılıyor, açlığa terkediliyor.Limanlarımızın ve tersanelerimizin durumu da aynı vaziyette.Tüm bu özelleştirmelere rağmen ülkem borç batağında ,aldığı borçları ödeyemiyor,ithalatı ihracından çok sürekli açık veriyor. Bu açıklar fakir vatandaştan vergi olarak devlet kasasına oradanda yandaşlarına dağıtılıyor.Halk seçim rüşveti olarak kömüre alıştırılmış.Ramazan ayında erzak paketlerine muhtaç durumda böylelikle millet sadaka kültürüne alıştırıljyor ,insanları rencide ediyor.Sadakaya muhtaç kişiler yurtaş olmaktan kul ve ümmet konumuna iner.Şu an ülkeyi yöneten AKP hükümetinin kendince yaptığı en iyi icraatdevletin kilit noktalarına bürokrasinin üst kademelerine eşlerinin başı türbanlı ve imamhatip çıkışlıları atamak .Tüm fakülte ve yüksek okullara imamhatiplileri yerleştirmek adına YÖK ilesürekli kavga halinde.kedeki tüm basın ve yayın organları susturulmuş kimsenin muhalefet etmesine tahammülü yok.Anayasa mahkemesi vediğer yüksek yargı organları ile de kavgalı .Türbanı yasallaş tırmak için yeni anayasa yapıp Atatürk ilkelerini ve laikliği törpüleme sevdasında.İşte böyle dediğim dedik mantığı ile ülke yönetiliyor.Daha yazacak çok şey var ama sizlerinde moralini bozmak istemem.Tüm insanlarımızın yarınlara :
Başı dik ,geleceğinden emin ,açlık ve işsizlikten uzak sağlıklı,mutlu günler diliyorum.

18 Mart 2008 Salı

OLACAĞI BUYDU

Olacağı buydu.

Birinin AKP'ye dur demesi gerekiyordu.

Dur, dur denildi.

Devlet geleneğimizde devleti mağdur edip, mazlum rolü oynamak yoktu.

Yedibin yıllık tarih ardında büyük bir kültür bırakmıştı.

Ne yazık ki AKP'nin bundan haberi yoktu.

Usul, edep, erkan, saygı

En büyüğünden, en küçüğüne görgü kuralıydı.

AKP'de yüzdekırkyedi deprem yarattı.

Her şey tersine döndü.

Ne usul kaldı, ne edep kaldı, ne erkan kaldı, ne de saygı kaldı.

Bunların hepsinin yerini AKP aldı. Varsa yoksa her şey kendisiydi. Kendisinden başkası dilin usulsüzlüğünde eriyip gitti.

Bazen "ananı da al git" oldu.

Bazen "senin çocuğunda işsiz kalsın" denildi.

Bazen "babalar gibi satarız"a dönüştü.

Bazen "Bu adamı kullanın sifonu çekmeyin" öğüdü ABD'de duyuldu.

Türbanı çıkar demek donunu çıkar demeye dönüştü.

Ulema devletin baş tacı yapıldı.

İşi uzatmayalım hangi görgüden söz edelim bilemiyorum.

Görgüsüzlük diz boyunu çoktaan aştı.

Milli irade aç,

Milli irade yoksul,

Milli irade işsiz,

Milli irade çaresiz,

Milli iradenin geleceği allak-bullak edilmiş,

AKP milli iradenin sesiymiş.

Maşallah, maşallah nazar değmez ne diyelim.

Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin sesi AKP ise

Milli irade bunu altı yıldır doya, doya yaşadı.

Milli irade kendi eliyle kendi geleceğini yok etti.

Bu milli irade Türkiye Cumhuriyetinin bildiği milli irade değil. AKP için ABD ve AB tezgahlarında hazırlanan BOP milli iradesinden başkası değil.

Dikkat ederseniz "Dur!" sözcüğüne en çok kızan ABD ve AB oldu.

Niye?

Çünkü kendi iradeleri sarsıldı.

Bu iradelerinin kanlı yüzü BOP projesi Irak topraklarını kan gölüne çevirdi.

Irak topraklarına sınırsız ölüm özgürlüğünü getirdi.

Şimdi dönelim bizim bildiğimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün bize armağan ettiği yasama, yürütme, yargı içindeki o derin bilince. Aklın ve bilimin getirip önümüze koyduğu yaşam anlayışına.

AKP'nin bundan da haberi yoktu.

Vardı da haberi yoktu.

Yasamayı ele aldı.

Yürütmeyi ele aldı.

Yargı AKP'ye teslim olmadı.

İşte kıyamette burada koptu.

Yargı dur dedi dur.

Senin bildiğin yanlış, uygulaman yanlış.

Türkiye Cumhuriyeti şahlık değil, sultanlık değil, padişahlık değil.

Türkiye Cumhuriyetinin bir Anayasası var. Sen ona tabisin.

Anayasa yasalarla bu ülkenin nasıl yönetileceğini önüne koymuş. Senin bundan haberin yok!

Her istediğimi yaparım diye bir kural yok.

Anayasanın dokunulmaz ilkelerini feriştahta olsan aşamazsın, dur orada.

İşte, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısının da dediği bu.

Başsavcı Anayasayla kendisine verilen görevi yapıyor. Bunu yapmamış olsa Anayasaya karşı suç işlemiş olacak.

Buna kızmak niye, buna hakaret niye, kime meydan okuyorsunuz? İki gündür savcıyı bir linç etmediğiniz kaldı. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle, hangi yasayla yapıyorsunuz?

Bizim milli irademizde böyle bir linç kültürü yok.

Ben Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyım.

Askerliğimi yapıyorum, vergimi ödüyorum, vatandaşlık hakkım olan seçme seçilme haklarımı kullanarak önüme koyduğun programınla seni ülkemi yönetmek için seçiyorum.

Senin görevin benim refahımı düşünmek, geleceğimi daha iyi yapmak, yaşadığım toprakları korumak, kollamak. Anayasa senin ve benim hareket alanlarımızı belirlemiş. Hangimiz hata yaparsak yargı önümüze çıkacak. Eşitler arasındaki kuvvetler prensibi bu.

Senin benden farkın ne ki bu anlayışın dışına çıkıyorsun. Benim sana verdiğim yetkiyi kötüye kullanıyorsun.

Benim anamın, bacımın, kızımın, karımın başındaki örtüden sana ne? Senin böyle bir görevin yok ki. Ben böyle bir yetkiyi vermem sana. Aklını başına al. Durduğun yeri bil. Karımın, kızımın, anamın, bacımın başörtüsünden elini çek. Mahremime girme, özelime girme. Git kendi dinini kendince yaşa. Onu da kendi mahreminde, kendi özelinde koru. Anayasa, yasalar ne diyorsa ona uy. Memleketi türbanın ucuna takıp germe. Türbanın altında ne yatıyor onu söyle. Yetti artık.

Olması gereken oldu. Yargı AKP'nin yaptığı yanlışlara dur dedi.

Yok. Ben bunları yapmadım diyorsan yargının sonunda aklanırsın.

Niye bağırıyorsun? Kimi çağırıyorsun? Neden telaşlanıyorsun? Neden hakaret ediyorsun? Neden ikide birde yaptığın kusurlardan mazlum rolünü oynuyorsun?

Adalet herkes için gerekli.

Adaletin terazisini iyice eğme.

Bari adalete saygılı ol.

Sözün özü bundan sonrası yargının işi, ak mı kara mı bundan sonra görülür.

Bu arada olan Aşık Veysel'e oldu.

Aşık Veysel'in gittiği uzun ince yolla AKP'nin gittiği uzun ince yol o kadar farklı ki..

Saza cümbüş evi gözüyle bakanların aklı Veysel'in uzun ince yoluna ne kadar erer onu bilemiyorum.

Onu da Türkülerin yürekli diline bırakalım.

Aşur EYLEN
Yukarıdaki makale http://www.tuncayozkan.com/ sayfasından alınmıştır.
Turgut İBİŞ


Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

Müzik

12 Mart 2008 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN MEMLEKET

Okuyacağınız bu makale 12 mart günlü hürriyet gazetesi ürünüdür.
Kendiliğinden memleket...
İKTİDAR bir şey yapmıyorsa, bence bekliyor ki ekonomi kendiliğinden düzelsin.
Kişi başına milli gelir bir gecede 1750 dolar nasıl arttı:
Kendiliğinden...
Nüfusumuz bir günde 2 milyon nasıl azaldı:
Kendiliğinden...
Nüfus azalınca kişi başına düşen gıda tüketimi miktarı kendiliğinden arttı mı?
Arttı...
Başbakan "En az üç çocuk doğurun" derken, bu ekonomik zorluklar içinde o çocukların nasıl büyüyeceğini de açıkladı mı size:
"Kendiliğinden..."
*
Kimse söylemeden Kuzey Irak’tan kendiliğimizden çekildik, artık biliyorsunuz.
Gururla açıklanmıştı; girişimiz de kendiliğindendi.
Muhalefet, iktidar dururken Genelkurmay Başkanı’nın kendiliğinden konuşmasından şikáyetçi.
Genelkurmay Başkanı ise o zehir-zemberek bildiriyi kendiliğinden yazdığını açıkladı.
Şimdi muhalefet bekliyor:
Genelkurmay Başkanı kendiliğinden sussun...
*
Tarihimize bakın; milletin haberi yoktu, cumhuriyet kendiliğinden gelmişti.
Şimdi de cumhuriyet kendiliğinden gidiyor.
Dinci rejim kendiliğinden geliyor diyorlar.
Kendiliğinden memlekettir burası.
Siz zahmet etmeyin.
Sesinizi yükseltmeniz, başınızı kaldırmanız, tepki göstermeniz, hatta ilgilenmeniz gerekmiyor.
Oturun...
Seyredin...
Öyle sinip, pısın...
Her şey kendiliğinden düzelirse düzelir.
Nasıl ki çalışmadan, alın teri dökmeden, didinmeden, kafa yormadan kendiliğinden zengin olmak istiyorsa bu millet... Ortaçağa dönmüş bir toplumun bireyleri olarak da kendiliğinden adam yerine konulmayı bekler durur...
Kendiliğinden memlekettir burası...
Bakın; böyle bir topluma rağmen, Türkiye hálá ayakta durabiliyor, kendiliğinden...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

7 Mart 2008 Cuma

GÜNDEMDE KONUŞULANLAR

6 mart 2008 günü akşamı dünya kadınlar günü nedeniyle ATV de Siyaset meydanı adlı programını biraz izledim. Bu programın içeriyi ile ilgili pek Fazla bir şey söylenmedi söylenenleri de kimse dinlemedi.İnsanların birbirlerinin konuşmasına ,düşüncesine saygısı yok.Durum böyle olunca toplantıda sorunları dile getirmekten çok daha da karmaşık hale getirdiler.
Sorunlar şöyle idi:
1-Kadın hakları.
2-Anne olarak oğlunu askere gönderir misiniz?
3-Terör sorunu PKK meselesi.
Konuşmacılar genelde ülkenin bütün bölgelerinde kadınların ezildiği sömürüldüğünü, dövüldüğünü, horlandığını ve kadınlarımızın çoğunun ekonomik Bağımsızlığı olmadığından tüm bu eziyetlere katlandıklarını ifade ettiler. Başka bir Bayan doğu ve güneydoğuya yeterli yatırım yapılmadığını bu nedenle İnsanların işsiz kaldığını böylece gençlerin teröre bulaştıklarını ifade etti.
diğer bir Bayan Bu ülkeyi Atalarımızın kan dökerek, can vererek Bizlere armağan ettiğini bu ülke için atam ölmüşse ben de ölmeğe hazırım dedi ve İki Şehit verdiğini oğlunu da askere göndereceğini söyledi. Bir diğeri ise şöyle dedi:
Bu ülkenin bir bütçesi var (gelir, gider) ailelerin de bütçeleri var Eğer devlet gerekli geliri olmadan çok hesapsız harcama yaparsa açık verir ne birİş sahası açar ne de kalkınma olur o zaman insanları da işsiz kalır. Aileler de Bütçesine bakmadan on, oniki çocuk yaparsa o anne ne çocuklarına eşit sevgi verir ne eğitim ve nede doğru dürüst bir beslenme yapabilir. Durum böyle olunca insanlar Devlete kabahat buluyor, hiç kendisini sorgulamıyor. Hâlbuki aileler bakabileceği kadar çocuk yapsa hem iyi besler hem de gerekli eğitimi verebilir. Zamanın da o bölgelere nüfus planlaması uygulanmak istendiğinde bazı prvakatörler hükümet Kürt vatandaşların neslini kurutuyor yaygarası yayarak bu meseleyi baltaladılar. Bir başkası hükümetin çocuk başına Belli bir miktar aile yardımı verdiğinden başarılı olamayacağını söyledi. Güneydoğulu çiftçilikle iştigal eden bir bayan yani(hanım ağa) söz aldı:Tüm ülke insanlarının kaderde, kıvançta, tasada ortak olduğunu bir ayrı gayrı olmadığını Herkesin vatanını sevmesini, korumasını söyledi. O bölge insanı ya da gençlerinin cahil olduklarını hata yapabileceklerini söyleyerek devletin baba olduğunu babanın çocuklarını affetmesi lazım geldiğini söylediBir başka bayan da ülkemizin her yöresinin aynı ölçüde kalkınmadığına hakVererek büyük şehirlerde de terörün çeşitli şekillerde devam ettiğini söyleyip terörün ne geri kalmışlıkla nede fakirlikle ilgisinin olmadığını ifade ederek, şöyle devam etti. Ne ABD ne AB ülkeleri bizim dostumuz değil. Bu bölgenin etnik ve dinsel yapısını kullanarak ülkeyi bölüp, parçalamak için teröristleri beslediğini onlara silah ve lojistik destek sağladığını ifade etti. Ayrıca bu terör örgütünü diğer bölge ülkeleri içinde aynı amaçla kullanıyor. Amaç Türkiye'nin zenginlik kaynakları ile orta doğunun petrol kaynaklarına sahip olmak.Kısacası Türkiye'ye biz sana savaşla topla tüfekle bir şey yapamayız ama Senin dilini istila ederiz dinini ılımlı İslam yaparız seni çökertir Anadolu'dan atarız çünkü burası eskiden Roma idi. Kürdistan'ı da kurarak kendilerine yeni uydu devlet planlarını adım adım ilerletiyorlar. Bir ülkenin dili giderse kültürü yok olur tarih sahnesinden silinir.
Bana sorarsanız ülkemin öyle köyü, kasabası var ki tüm olumsuzluklara karşın ne terörist olup dağa çıkıyor ne askerine kurşun sıkıyor. Yoksul ama devletine bağlı cahil ama devletinin malına zarar vermiyor. Hafızanızı tazelemenize yardımcı olayım.
Yol yapan iş makineleri nerede yakıldı, kim yaktı?
Köy basıp okullarda öğretmen ve öğrencileri kim nerede öldürdü?
Terhis ya da izine giden askerlerin yolunu kim nerede kesti ve onları acımadan öldürdü?
Büyük şehirlerin kalabalık yerlerinde bombaları kim niçin patlatıp insanların canına kıyıyor?
Bana göre ok yaydan çıkmış kuzey Irakta ABD desteyi ile kurulmaya çalışılan Kürt devletine özenen bizim yoldan çıkmış vatan hainlerimiz cahil değildirler üst kademe yöneticileri yüksek okul ya da üniversite mezunudurlar. İşsizlik problemleri de yoktur para dersen orta doğudan Avrupa'ya giden uyuşturucu ticaretini onlar organize ediyorlar. Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ve hatta Avrupa Parlamentosuna rahatlıkla girip, çıkabiliyorlar ve propagandalarını rahatlıkla yapıyorlar.
İşte durum bu vaziyette iken kadınlarımızın başına illada türban taktıracağız baskısı Erkek egemenlerce diretiliyor. Türban özgürlük ya da din sorunu değildir bir dayatmadır.Yoksa günlük yaşamda kimse kimsenin ne giydiği ile ilgilenmiyor.Ama bazı ileri gelenlerimiz'' kadının türbanını çıkarmak demek …do………nu çıkarmak demektir'' diyor.Bu kadar terbiyesizlik kadınlarımıza kadınlar gününde layık görülüyor yazıklar olsun.

6 Mart 2008 Perşembe

ÖZGÜRLÜKÇÜ ANLAYIŞ

1976 yılının Kasım ayının bir Cuma akşamı üniversite öğretim üyelerinin çoğunlukta bulunduğu bir sosyal toplantıya ben de davet edilmiştim. Ankara'nın Çankaya semtinde bir apartman dairesinde yenildi içildi, şarkılar söylendi ve dans edildi. Gece 12'den sonra eğlence devam etmekteydi. Kapı çalındı ve resmi giyimli iki polis ve birkomiser ev sahibini görmek istediklerini söylediler. Ev sahibine azarlarcasına, gürültüyü hemen şimdi kesmesini, aksi halde topumuzu karakola götüreceklerini söyledi, komiser. Ev sahibi ne olduğunu anlayamadığını, kanunsuz bir şey mi yaptıklarını komisere sorarken,toplantıdaki davetliler arasında bulunan belirli bir görevinden dolayı sık sık adı basında ve TV'de duyulun bir profesör sert bir çıkışla --Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?
Adabını takın!
Sonra ben senin terbiyeni veririm!
Sen benim kim olduğumu biliyor musun?-
DiyeKomiser devleti ve kanunu temsil ettiğini, devletten ve kanundan daha büyük hiçbir otorite bulunmadığını, eğer adam gibi konuşmazsa,o da dahil, bütün toplantıdakileri karakola götüreceğini hakaret edercesine belirtti.
Ünlü profesör, kendisini karakola götürecek polisin henüz daha anasından doğmadığını söyledi.
Ve ağız kavgası gittikçe büyüyerek hakaretlerin şiddeti ve sayısı artmaya başladı.
Ünlü profesör günün İçişleri Bakanına telefon ederek onu uyandırdı.İçişleri Bakanı Ankara Valisine, Ankara Valisi Vilayet Emniyet Amirliğine ulaşarak komiserin sözlerini geri alması ve özür dilemesi istendi.
Komiserin --Ben bu üniformadan utanıyorum, şimdi. Adama göre muamele oldukça bu millet adam olmaz.
Yazıklar olsun şu üniformanın şerefine!-- diyerek kendisini çeviren polislere ve birkaç davetliyedert yandı, kendisinin hukuk fakültesine devam etmekte olduğunu ve mezun olunca bu mesleği bırakıp Avukat olacağını söyleyerek ayrıldı.
Merdivenleri inerken, --Artık bu görevin şerefi kalmadı!-- diyerek kendi kendine söylendiği duyuluyordu. Ünlü profesör, üniforma giyince kendilerini azrail zanneden vevatandaşa köpek muamelesi yapmakta hiç tereddüt etmeyen polislerden yakınıyordu.
--Ben bunun peşini bırakmayacağım, bu eşşe...ği Doğu'ya sürdüneceğim,-- diye sözüne devam etti. Etraftaki herkes büyük bir hayranlıkla onu destekliyorlardı. Ünlü profesör,gerçekten güçlü olduğunu herkesin gözleri önünde kanıtlamıştı. Ve onun yakın arkadaşı olmakla, biz de onun gücünün korunumu içine giriyorduk.
Okuduğunuz bu anı Doğan Cüceloğlu'nun İnsan İnsana kitabından alınmıştır.

4 Mart 2008 Salı

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp, utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. (Nolte, 1975.)
Yukarıda yazılı eşleştirme cümleler çocuklarımızın olumlu yada olumsuz olarak yetişmelerine sebep olacaktır. Hepimize düşen görev bu görüşleri düşünüp bulmuş değerli eğitimcilerimizin sözlerine itibar etmemizdir, zira çocuklarımız yönünden çok faydasını görürüz seçim siz değerli okuyucularımındır.Bu görüşler İNSAN İNSANA kitabından alınmıştır.

Doğan Cüceloğlu

1 Mart 2008 Cumartesi

SARKOZİ VE ERDOĞAN

Aşağıda okuyacağınız tazıya ben yorum yapmayacağım.Değerli yazarımız
Sayın Tufan Türenç bey yazmış yorumunuzu kendiniz yapın .İyi okumalar ve yorumlar.
İKİ lider arasında ilginç benzerlikler var.İkisi de sinirli, ikisinin de öfkeleri burunlarında...

Üslupları haşin, kırıcı. Kızdıkları zaman ona buna hakaret ediyorlar.

İkisinin de laiklik ve demokrasi anlayışları kendilerine özgü.

İkisi de aklına koyduğunu yapıyor.

Hatır gönül konusunda katı, hoşgörüsüzler.

Sarkozy, seçildikten sonra yaptığı gezilerde Fransız halkının en duyarlı olduğu laiklik konusunda kuşku uyandıracak sözler söyledi:

"Ülkeler, insanlar dini göz ardı etmemelidir. Ama bu laikliğe zarar vermemelidir."

Ne var bunda diyeceksiniz, ama Fransa’da kıyametler koptu.

Yazarlar, aydınlar ayağa kalktı ve "Laik bir ülkenin cumhurbaşkanı nasıl böyle konuşur, laikliği temelinden nasıl sarsar?" diye bağırdılar.

İmza kampanyaları açıldı, gazetelere ilanlar verildi.

Sarkozy geçtiğimiz hafta içinde Paris’teki tarım fuarına gitti. Orada vatandaşlarının ellerini sıkıp gülücükler dağıttı.

Elini uzattığı gözlüklü bir adam, kendisine "Yoo dokunma bana" diye elini çekti.

Sarkozy öfkelendi ve "Çek arabanı öyleyse" dedi.

Adam, "Beni kirletiyorsun" diye diklendi.

Sarkozy çıldırdı: "Defol git karşımdan pislik... Zavallı aptal... Geri zekálı..."

* * *

Şimdi de Erdoğan’ın söylediklerinden bazılarını (hepsine sayfalar yetmez) anımsayalım:

"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii gidecek be."

"Ben Müslümanım diyenin aynı zamanda laikim demesi mümkün değil."

"Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur." (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne)

"Efendi kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir." (Türban kararı için Danıştay’a)

"Sallama, elini kolunu sallama, her yerin oynuyor be!" (Muhalefete)

"Yahu bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?" (Erzurum’da çiftçilere)

"Ulan terbiyesizlik yapma! Artistlik yapma ulan! Hadi ananı da al git burdan. (Mersin’de bir narenciye üreticisine)

"Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." (Şehit yakınlarına)

"Ne konuşacam ben o kadınla yahu." (Şehit annesine)

"Söyleyin şu sahtekára ne istiyormuş." (Almanya’da yeşil sermayenin dolandırdığı gurbetçiye)

* * *

Farkındayım, Erdoğan’ın söyledikleri hem içerik, hem de sayı bakımından Sarkozy’nin yüz katı.

Şimdi bir karşılaştırma yapalım.

Fransız toplumu aydınıyla, yazarıyla, çizeriyle, sokaktaki vatandaşıyla Sarkozy’yi yerden yere vuruyor.

Bizde ise toplum sessizlik içinde olan biteni izlemekle yetiniyor.

Daha düşündürücü olanı da şu:

Fransa’da Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin reytingi 20 puan birden düşüyor.

Bizde ise Başbakan Erdoğan’ın reytingi durmadan yükseliyor.
Tufan TÜRENÇ
tturenc@hurriyet.com.tr