20 Nisan 2008 Pazar

EĞİTİM SİSTEMİ

Eğitum sistemu
Trabzonlu Temel Ağa’nın başı, sevgili torunu Eda’ya verilen ödev ile derttedir.
Eskişehir’e göç eden arkadaşı Niyazi’ye başına gelenleri yazar:

“Niyazicuğum.
Hani benim küçük torun var ya. Geçen akşam, geturdi ödevuni koydi onüme...
Bi yandan ağlay bir yandan sızlay:,
- Ha bunlari anliyamadum. O yüzden da yapamadum.
Yarin ögretmen beni dovecek...

Dedum ki;
- Ağlama uşağum, bunun içun ögretmen adam dövmez.
Şimdi oni çözeruk.Fakat ne mümkün Niyazi kardaşum:
Bi tirenlan, bi otobos ayni istasyondan kalkmişlar.
Tiren otobostan üçte bir daha hızli gidiy.
Otobos iki yerde onbeşer dakka istirahat vermiş.
Tiren da bi yerde durmiş, 20 dakka su almiş. Otobos saatte 60 kilometro gidiymiş.
Tiren 5 saat sonra gideceği yere varmış. Otobos ise ne vakit sonra oraya varacakmiş.
Ograştum yapamadum. Uşak ağlay.
Derken bubasi geldi. O da çözemedi. Diyrum oğa ki, “Damat, senun tanidugun tahsilli bi otobos şofori var ise oğa soralim, belki o bilebilur.
Yahutta sabah olsun ben uşagi şoforlar cemiyetine götüreyum. Onlar arasinda belki tirenle yariş etmiş bi şofor vardur da bize nasihat verur.”
Ha, biz bi yandan da uşaga tireni tarif ediyruk. Tiren görmemşs ki...
Ne anasi görmiş, ne bubasi. Ben da bi tek askerlukte Erzurum’dan Sivas’a gittiydum.
Neysa kardaşum, o gece çok kizdum. Diyeceksun ki niye? Usak daha incir agacindan duti ayiramay; mezgiti gosteriyrum, hamsi diy; efendum, yumurtanun fabrikada yapilduguni sanay. Biz gelduk araba yaristiriyruk.Yani efendi, otobos saatinda varsa ne olur, geç varsa ne olur? Gurbetten yolci mi bekliysun? Eger varacagi saat onemliysa, edersun yazihaneye bi telefon, derler sağa otobosun inecegi zamani.. Bu kadarluk mesele içun sabiyi subyani niye telef edersun? Uşacuklarda şarki yok, türki yok, oyun yok; dayamiş matamatigu. Ayiptur
...”
(İnternetten)

16 Nisan 2008 Çarşamba

PİRİNÇ

Epey zamandan beri insanların ellerinde pirinç paketlerini
görüyordum ama bir anlam veremiyordum zira hiçbir malın yokluğundan
bahsedilmiyordu.Şahsım olarak aydan aya hertürlü ihtiyacımı bir
marketten alırım.Bu ay marketten pirince yöneldim hanım pirinç var
almıyalım dedi. Var dediği de bir veya iki kilo almadan eve döndük. Üç
beş gün sora televizyonlarda pirinç haberleri ve kuyruklar gırla
gidiyor. Bu sıralar her türlü malda insaf ölçüsü dışında fiyat artışları gözleniyor ne yazık ki bunlara dur diyen bir yetkili de yok ortada ..Hesap soracak muhalefet partileri de yok.Bu durumun sebebini de elbette ki serbest piyasa ekonomisi.Suçluyu beraber arayalım. 2008 Yılı başından buyana Türk lirası %13.5 değer kaybetmiş, enflasyon hedefleri tutmamış,işsizlik ,yolsuzluk ve yoksulluk artmış ama herkes halinden memnun istikrar denen şey bu olsa gerek.Şunu da söylemeliyim ki döviz kurları da atağa geçti..Şikâyetçi olanların keyfi yerine gelir artık.Sakince piyasaları izleyelim.
Hani bir söz vardır perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
2006-2007 döneminde:
Buğday %15
Arpa %24
Ayçiçeği %24
Mısır%7.2
Fasulye%21
Mercimek %12
Pirinç %7.2 oranlarda üretim düşüşü oldu.Bu üretim düşüşünün çeşitli
sebepleri olabilir.Bu durumda bizleri yöneten erkin gerekli tedbirleri
zamanında almaları gerekirdi. Tarım bakanımız 'biraz pirinç yemeyelim
boykot edelim diyor' .Tabi birşey olmaz ama spekülatörler fırsattan
istifade her türlü gıda maddesini stoklar,fiyatlar fırlar gene olan
dar gelirli ile fakir fukaraya olur ,yani faturayı tüm Türk milleti
öder.Zamanında önlem almayan bakana,hükümete birşey olmaz.Halbuki
ülkemiz gıda yönünden kendi kendine yeten dünyada 7. ülke idi bununla
övünüyorduk şimdi ise her şeyimizi hep dış ülkelerden ithal eder
duruma düşürüldük.2002 Yıllarıydı zamanın TBMM 15 günde 15 kanun
çıkarırken ülkemin çiftçisinin tarlasına ne ekeceğine ve ne kadar
ekeceğine İMF ve dünya bankası karar verir oldu her türlü maddeye kota
kondu .Bu yoklukların ve fiyat artışlarının sebebi işte bu
kararlardır. Yukarıda anlattıklarıma ek olarak bir yazarımızın
görüşlerini içeren yazısın ekliyorum .İyi okumalar.


Ve, ulusal bilinç uyanıyor...

"Pirinç almayın!"

Yeni kampanyamız bu.

*

Peki ne alalım?

*

Buğdayı ABD'den getiriyoruz.

Mercimeği Kanada'dan...

Mısırı Arjantin'den getiriyoruz.

Susamı Sudan'dan...

Arpayı Ukrayna'dan.

Baklayı İtalya'dan.

Sarmısağı Çin'den.

Anadolu'da gezerken çekirdeğini yanlışlıkla elinden düşür, ayçiçeği fışkırır...

Rusya'dan getiriyoruz.

Pamuk Yunanistan'dan.

Elma Şili'den.

Portakal Brezilya'dan.

Muz Panama'dan.

Vişne Almanya'dan.

Ceviz Çin'den.

Hesapta milli yemeğimiz...

Fasulye İran'dan.

Barbunya ABD'den.

Soya Arjantin'den.

Pirinç Avustralya'dan.

Nohut Meksika'dan.

En cüzel çay?

İngiltere'den.

İneklere yem olarak döktüğümüz kepeği bile utanmadan ABD'den getiriyoruz...

İnekler Hollanda'dan.

*

Kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydi memleketim... Memleketimi IMF'ye
satan arkadaşlar sayesinde, bugün, Mali, Kamerun, Peru, Suriye,
Ekvador, Mısır, Hindistan, Burkina Faso'nun da aralarında bulunduğu
103 ülkeden ithalat yapıyor, karnını doyurabilmek için.

*

ÖSS'ye giren çocuklarımızın, Allah zihin açıklığı versin diye yuttuğu
3 adet okunmuş pirinç tanesi bile, ithal... Sen hangi ulusal bilinçten
bahsediyorsun?

*

Dolayısıyla, önerim şu...

Mazot 20 YTL olsun.

Çobanları bakan yapın.

Doğurun.
--

yozdil@hurriyet.com.tr
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

9 Nisan 2008 Çarşamba

KİM NE SEVER

ÖLDÜREN KOMİKLİKLER
Her görünen köy
senin değildir !
KİM NE SEVER ?
Beyaz karayı,sinek yarayı,zengin parayı sever.
Yemek tuzu,rakı buzu,maymun muzu sever.
Ördek kazı,güzel nazı,aşık sazı sever.
Kuş darıyı, çiçek arıyı, erkek karıyı sever.
Ana çocuğu, çoban göçüğü, yumurta sucuğu sever.
Ocak közü, kirpik gözü, ozan sözü sever.
Garip sılayı, yiğit halayı, tencere kalayı sever.
Davul zurnayı, avcı turnayı,deve hurmayı sever.
Alın kelini, cömert elini, cimri dilini sever.
Çöl yağmuru, çizme çamuru , oklava hamuru sever
Tembel yatmayı, geveze atmayı, pazarcı satmayı sever.
Ebe bebeği ,kahve dibeği ,çengi göbeği sever.
Memur masayı , ermiş asayı,hakim yasayı sever .
Haylaz döveni, dalkavuk öveni, hergele söveni sever.
Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonu sever.
Hatip lafı , suçlu affı,açıkgöz safı sever.
Orman çamı, kedi damı, işçi zammı sever.
Mektup pulu , zampara dulu,tanrı kulu sever.

7 Nisan 2008 Pazartesi

ANAYASA MAHKEMESİ OLSAYDI...

Türkiye'de her şey saptırılıyor:

Bütün kavramlar, terimler, kurumlar…

Demokrasi, Laiklik, Milli İrade, Milli Egemenlik, İktidar, Seçim,
Meşruiyet, Anayasa, Yargı, Anayasa Mahkemesi, Anayasal yargı süreci…

En başta da tarih!

Üstelik bu saptırma "resmen" yapılıyor.

Yani resmi kurumlarca.

Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı'nın ders kitaplarında…

Örneğin hükümetlerin, belediyelerin kararlarıyla…

Çünkü saptırma "siyasal" kaynaklı.

Kavramları, terimleri, kurumları ve tarihi, "politikacılar" saptırıyor…

İktidar sahipleri de politikacılar oldukları için, bu saptırma "resmi"
bir nitelik kazanıyor…

***

Tarihimizin en çok ve en şiddetle saptırılan konusu 1950-1960 arasında
Türkiye'yi yöneten Demokrat Parti iktidarı dönemidir.

Tabii bu dönemi sonlandıran 27 Mayıs 1960 hareketi, bu hareketin
nedenleri ve sonuçları da asla soğukkanlı ve bilimsel, gerçeklere
uygun bir biçimde tartışılmaz:

Çünkü politikacılar, bu dönemi, geniş kitlelerin duygularını istismar
edecek biçimde kullanmayı, siyasal çıkarlarına uygun biçimde
saptırmayı tercih etmişlerdir.

***

En belirgin ve en sert saptırma, toplumsal ve tarihsel gerçeği adeta
tam tersine çevirme, "Demokrasi şehidi Menderes" söyleminde görülür.

Ne yazık ki bu dönemin sonunda asılan Adnan Menderes, kendisine
yapılan bu haksızlıktan sonra, sanki bütün günahlarından arındırılmış,
katlettiği demokrasinin kurucusu, koruyucusu ve şehidi ilan
edilmiştir.

***

27 Mayıs müdahalesine yol açan süreç, Demokrat Parti'nin kendisini
iktidara getiren demokratik mekanizmaları, kurum ve kuralları rafa
kaldırmasıdır.

Bardağı taşıran son damla, "Tahkikat Komisyonu" adıyla Meclis'te 15
milletvekilinden kurulan özel yetkili bir mahkemedir.

Bu karar demokrasiye karşı tam bir sivil darbedir:

Menderes , bu kararla, Meclis'te politikacılardan oluşan bir mahkeme
kurmuş ve muhalefet partisini bu mahkemede yargılamak istemiştir.

"Tahkikat Komisyonu" sadece milletvekillerinden oluşur…

Hem sivil hem askeri yargı yetkilerine sahiptir…

Hem savcı hem yargıç görevi yapacaktır…

Temyizi yoktur…

İşte askeri müdahaleye yol açan "bardağı taşıran son damla" budur.

İktidarın, yetkilerini aşmasını ve meşruiyet dışı kararlar almasını
önleyecek demokratik bir mekanizma, bir kurum, yani Anayasa Mahkemesi
o dönemde yoktur.

***

Askeri müdahale sonrası hazırlanan ve halkoylaması ile kabul edilen
1961 Anayasası, pek çok çağdaş ve demokratik kurum ve mekanizma ile
birlikte, Anayasa Mahkemesi'ni de kurmuştur.

Şükredelim ki, bugün bir Anayasa Mahkemesi var.

Rejim, kendi kendini denetleyebiliyor.

Anayasa Mahkemesi'nin yargı sürecini ve bu sürecin bir parçası olan
Yargıtay Başsavcısı'nın iktidardaki AKP hakkında iddianame
hazırlamasını "Yargı darbesi" veya "Demokrasinin böğrüne saplanmış
hançer" olarak niteleyenler, demokrasiye asıl hançeri saplayanlardır.


ekongar@cumhuriyet.com.tr;

www.kongar.org

Emre Kongar

Cumhuriyet

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/