28 Kasım 2009 Cumartesi

KURBAN BAYRAMI FIKRASI.

Bir köyde ağa ve çobanı Mehmet varmış, Kurban Bayramı gelmiş. Ağa, Mehmet’e sormuş, “Mehmet, ben bu bayramda koç kestim, sen ne kestin?”

Mehmet cevaplamış:

“Ağam, ben eski çoraplarımı kestim, çocuklara bayramlık çorap yaptım” demiş.

Bir sonraki bayram da ağa, Mehmet’e yine sormuş: “Mehmet ben bu bayram dana kestim, sen ne kestin?”

Mehmet biraz buruk:

“Ağam, ben eski gömleklerimi kestim, çocuklara bayramlık diktim” demiş.

Bir sonraki bayram gelmiş çatmış, ağa yine sormuş Mehmet’e: “Mehmet, ben bu bayramda deve kestim, sen ne kestin?” Mehmet, derince içini çekmiş, “Ağam ben senden umudu kestim” demiş.


27 Kasım 2009 Cuma

Erzurum'dan Bayramlık Fıkralar.

Erzurumlular

Hükümet, Erzurum'a bir yazı göndermiş:
Kışın soğuk geçeceği anlaşılmaktadır...
Kullandığınız yakıtın cinsini, kod numarasını ve stok durumunu acele bildiriniz.
Erzurumlu bir köy muhtarıda hemen Ankara'ya cevap yazmış: 'Yakıtımız pohtir... Kod numarası yohtir. Stokumuz ise çohtir.'
Kadın lafıyla
Erzurum havaalanında yolcular uçağa binmişler.
Kapılar kapanmış ve hostes 'sayın yolcular' demiş:
Lütfen kemerlerinizi bağlayınız. Kimse bağlamamış.
Hostes 'durumu' pilota anlatmış.
Pilot, mikrofonu eline almış:
Hele dadaşlar, kemerlerinizi bağlayın da havalanah.
Herkes bir anda kemerlerini bağlamış.
Hostesin şaşkınlığını gören pilot şöyle demiş:
Erzurumlu, kadın lafıyla iş yapmaz.
Çay destanı
Erzurumlu, Bayburt'a gitmiş, kahveye girmiş:
Hele gardaş bir çay getir de içek. Ve peş peşe 29 bardak çay içmiş.
Bayburtlu sormuş: Abi, daha getirim mi?
Erzurumlu, elini kalbine götürüp, yanıt vermiş:
Yok gardaş. 30 bardak oldu mu çarpıntı yapiy.
Bilgisayar: 'bende diyirem Hee
Erzurum'a bilgisayarın daha yeni yeni gelmeye başladığı zamanlarda
Bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır. Teknik servis elemanı
bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımı ile
ilgili bilgi verir ve ayrılır. Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
Kardeşim sizin anlattığınız gibi yapirem fakat program düzgün çalışmiir.
Teknik servis elemanı sorar: 'Nasıl yapıyorsunuz?'
Senin anlattığın gibi.
'Hata ne?' 'Yazdığım bilgiler kaydetmeme rağmen saklanmir.'
'İşlem basamaklarını tek tek anlatın.' 'Tamam' diyor ve başlıyor anlatmaya.. 'Programı açirem. Malın adı bölümüne adını,adedi bölümüne adedini, birim fiyatını vb. yazirem. Hepsini yazdıktan sonra senin anlattığın gibi kayıt bölümüne basirem. Ekrana bir yazı geliir:
 Kaydetmek ister misiniz?
 E / H yazısı çıkir.
Bende diyirem He.

BAYRAM KUTLAMASI.

Bayramlar, insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının
perçinlendiği günlerdir. Bayramlar, insanların birbirleriyle olan
dargınlıklarını unuttukları, barıştıkları, kardeşçe kucaklaştıkları
günlerdir. Bayramlar,milli ve dini duyguların, inançların, örf ve
adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olma şuurunun
şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir. Hep bir arada, sevgi dolu ve
huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle,
Kurban Bayramınız kutlu olsun!
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
http://turgutibis.blogspot.com/

25 Kasım 2009 Çarşamba

Paranoya ve aydın koyunlar

KURBAN satışları yapılacak olan arazide bir araya gelen koyunlar hem
otluyor, hem kendi aralarında konuşuyorlarmış.

Birisi şöyle demiş:
"Arkadaşlar, aldığım bir habere göre bu insanlar hepimizi birer birer
kuytu yerlere götürüp keseceklermiş. Derimizden ayakkabı, yünümüzden
kazak, boynuzumuzdan tarak, sütümüzden peynir, ayaklarımızdan paça,
işkembemizden çorba yapacaklarmış."

"Yok canım öyle şey yapmazlar!" demiş aydın koyunlardan biri...
Diğeri devam etmiş:
"Bana da öyle geliyor kardeşim ama aldığım haber böyle. Etlerimizi de
döve döve biftek, bonfile, pirzolaya dönüştürecekler, kalanını kıyma
makinelerinden geçireceklermiş. Anlatılanlar bana da pek mantıklı
gelmedi ama bilmem ki siz ne dersiniz?"

Koyunlar arasında aydın geçinen biri, günlük güneşlik havaya şöyle bir bakmış:
"Yok yaa... İnanma" demiş. "Şu etraftaki güzel insanlardan bu kadar
kötülük beklenir mi? Üstelik de hayvanseverliğin bu kadar geliştiği
bir çağda..."

"Bunu kötü oldukları için değil, inançları gereği yapıyorlarmış. Sevap
işlediklerine inanıyorlarmış bizi keserek... Bir de etlerimizi dağıtıp
bayram ediyorlarmış!"

"Yok canım, yapmazlar. Bütün bunlar ulusalcıların ürettiği komplo
teorisi... Hayvanlarla insanların arasını bozmak için üretiyorlar. Biz
böyle ömür boyu bir arada yaşarız. Bak görmedin mi demin geçen adamı?
Nasıl da sevgiyle başımızı okşadı? İnanma bunlara Allah aşkına...
Paranoyadır bunlar, paranoya!"

"Öyle mi dersin? Dediğin gibi paranoyak mı bu haberi verenler?"
"Tabii... Bırak vesveseyi. Kötü şeyler düşünme. Her şey iyi olacak,
merak etme sen!"

"Ah ne iyi... Meeee... Meeee... Hava çok güzel, yeşil otlar da
nefis... Meee... Meee..."

"Hah işte böyle... At üzerinden paranoyayı, biraz neşeli ol be koçum!"
NOT:YUKARIDA OKUDUĞUNUZ YAZI Hürriyet Gazetesi yazarı Rahmi TURAN'ın
köşesinden alıntılandı.
rturan@hurriyet.com.tr 26 Kasım 2009

24 Kasım 2009 Salı

Öğretmenler günü

Ulu Önder Atatürk'e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım tarihi,
1981 yılından itibaren Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
En zor şartlarda bile, ülkemizin her köşesine ulaşarak ışık olan,
fedakarlıkların en büyüğünü gösteren, eğitmeyi ve öğretmeyi bir ideal
olarak benimseyip ülkemizi çağdaş medeniyet seviyesine çıkarma gayreti
gösteren tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.





tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.
Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli
sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.
Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle
orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen
kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu
özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Sizin
başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.
(25 Temmuz 1934)
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal

http://www.mka-kizi.tr.gg/

23 Kasım 2009 Pazartesi

Gençlik iksiri / kıssadan hisse

Evvel Zaman içinde Memleketin Birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
‘bu gençliğin sırrı nedir’ diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:
-”Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!..” Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet” demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
” Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin ” demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.
Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. “Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??
Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış..”Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!” Dedecik gülmüş.”Efendiler” demiş “O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca..” demedi.
Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ Demiş.
SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.


SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.


ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ, ANLATTIĞINI ANLATMAK


ZORUNDA KALMAYASIN!!!


Hayatınız seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız


zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, zeki bir kadına


rastlarsanız zekanız gelişir.


Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri


gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi


kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara,


gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve


hayatıdır…


Hayatınız seçtiğiniz kadındır…
NOT:Bu öğkü http://www.mailce.com/genclik-iksiri.html  Sayfasından alıntılandı.

21 Kasım 2009 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL'İN ÖĞRETMENLERİ

Figen Bilgiç 16 Kasım, 20:00
Sevgili arkadaşım,msj.ına karşılık verdiğim için yazdığın teşekkürü
görmemiş olayım.Hatırlarsan bizler aile gibiydik.Aradan geçen yıllar
sadece dış görünüşümüzü değiştirdi,düşünceler,dostluklar aynen duruyor.
(Hanım nasıl,neler yapıyor?
Onun güzel yemeklerinin,böreklerinin tadını hala unutmadık.
Melike'lerle sık sık buluşuyoruz ve sizleri de anıyoruz.
Bu hafta sonu Güzelyalı sahilinde(Göztepe isk.karşısında) Kumrucu İzzet diye
bir yer varmış,orada Mustafa Kemal Öğrt.leri yıllar sonra ilk kez toplanıyoruz.
Bana tlf.la bildirdiler ve herkes ulaşabildiğine iletsin dediler.
haber verebileceğin kimse varsa iletiver arkadaşım.İnşallah işin
yoktur orada görüşürüz(Cumartesi saat 2'de)selam ve sevgiler.

Yukarıda okuduğunuz E-Posta iletisine uyarak verilen adrese
21 kasım 2009 cumartesi günü saat 14.00 da vardım.Orada şimdi
isimlerini yazdığım arkadaşlarım vardı.Hepsi ile ayrı ayrı hal
hatır sorduk eski günleri yadedettik.Aradan tabiiki yıllar geçti
hepimizde elbetteki fiziki bir takım değişmeler oldu.Fakat bana
sen "hiç değişmemişsin" dediler ben de gelişerek değişmediğimi
bir fıkra ile anlattım.Çok gülüştük.Bir şeyler yedik içtik.
Hava iyice soğumaya başladı , bulunduğumuz yer açık hava olduğu için
fazla üşümeden arkadaşlarımızla vedalaşarak ayrıldık.
Cumhur Yeşil arkadaşımızın bir önerisi üzerine baharda bir gün
Seferihisar tarafında bir mekânda bir piknik temeğinde buluşmaya
karar verdik.Bu toplantıya vesile olan arkadaşlarıma ve bu davete
katılma inceliğini gösteren arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.
Davete benimle birlikte 22 kişi katıldı.1980-1990 Yılları arasında
Mustafa Kemal ilkÖğretim okulunda çalışan öğretmenler elbetteki
bu kadar değildi,ancak ulaşabildiğimiz arkadaşları haberdar edebildik.
Bir dahaki toplantıya daha organize bir şekilde katılım sağlamak için
hep birlikte gayret edeceğiz.

Toplantımıza katılan arkadaşlar:
1-TURGUT iBİŞ
2-FEHMİ ÜNALMIŞ
3-SEZAYİ CEREN
4-NURTEN TUĞCU
5-MELİKE AYAR
6-FİGEN BİLGİÇ
7-GÜLGÜN YEĞEN
8-NERMİN AKDOĞAN
9-NURTEN ERKAL
10-SEMRA ÜNALMIŞ(KOLALI)
11-EMİNE HANIM
12-CUMHUR YEŞİL
13-BAHRİ YEYEN ve eşİ SEVGİ YEĞEN
14-P.ŞERMİN TÜMER
15-MURAT ATAY
16-MUSTAFA TARGİL
17-NAMIK ELİF ÖZTÜRK
18-İBRAHİM CANAT
19-BAHAR BERKİLER
20-ÖZGÜL ALTAN

21-ÜLKÜ PEKER
22-NURTEN AKÇA



http://turgutibis.blogcu.com/
http://turgutibis.blogspot.com/

17 Kasım 2009 Salı

İşte Kürt Açılımının Komisyonları.

AKP-FG hükümetinin "Kürt açılımı"
kapsamında kuracağı komisyonlarda
görev alacak kişilerin belirlenmesine
başlandı.Komisyonlarda,kamuoyunda
tamamen bağımsız kimlikleriyle
tanınan en az beş uzman görev alıyor.
İktidar partisine ve iktidar ortağı
tarikata yakın kaynaklardan edinilen
bilgiye göre komisyon üyeliklerinde
adı geçen mümtaz şahsiyetler şöyle:
Ayrımcılıkla mücadele komisyonu:
Baskın Oran,Hasan Cemal,Fehmi Koru,
Hüseyin Gülerce,Taha Akyol.
Jandarmayı şikâyet mekanizması komisyonu:
Baskın Oran,Ahmet Altan,Mehmet Altan
(promasyon olarak Çetin Altan) Ali
Bayramoğlu,Zekeriya Öz.
Kürt insan hakları kurumu komisyonu:
Baskın Oran,Oral Çalışlar,Oya Baydar,
Leyla Zana,Mümtaz Apostrol Er Türköne.
Kürtçe ibadet komisyonu:
Baskın Oran,Etyen Mahçupyan,Sevan Nişanyan,
Kezban Hatemi,Hüseyin Üzmez.
Kürtçe siyasi hitabet komisyonu:
Baskın Oran,Dengir Mir Mehmet Fırat
Şahin Alpay,Yasemin Çongar.
Kürt kültür hakları komisyonu:
Baskın Oran,Sezen Aksu,Mahsun Kırmızıgül
Kâhtalı Mıçı(promosyon olarak Doğu Ergil),
Hadi Uluengin.
Not:Yukarıda ki yazıyı Cumhuriyet Gazetesi yazarı Sayın
Deniz Som'un köşesinden alıntıladım Deniz Bey'e teşekkür ederim.
denizsom@cumhuriyet.com.tr- 
 www.denizsom.com

12 Kasım 2009 Perşembe

“BEDEVİ HİKÂYESİ”

Bir bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında çölde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, kuşlar uçuşarak kaçar, çöl mutlak bir sessizliğe bürünür.



Tecrübeli bedevi, bu belirtilerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu anlar. Hemen devesini çökertir, üzerinden iner. Heybeden çıkardığı sağlam bir kazığı kumlara çakar ve devesini bu kazığa bağlar.


Sonra diğer heybeden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırı alelacele kurup içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler. Son düğümü henüz atmıştır ki, kara bulutlar bölgeye gelir ve fırtına patlar. Küçük çadır sökülecekmiş gibi sallanmakta, rüzgârın savurduğu kumlar, neredeyse delip geçecek hızda çadır yüzeyinde çarpmaktadır.
Vücuduna saplanan her kum tanesinin verdiği acı büyük olduğu için deve dile gelir:
“Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?”
Dışarıda bulunmanın zorluğunu iyi ilen bedevi zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve:
“Peki, başını çadıra sokabilirsin” diyerek kapıyı bağlayan düğümleri açar. Durmak bir yana, fırtına daha da artarak gemi azıya alır. Deve, sahibine tekrar yalvarır:


“Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.”
Bedevi biraz tereddüt eder ama bu isteğe de peki der.


Fırtına sanki sonsuza kadar sürecek gibidir. Deve bu kez, daha acıklı bir sesle yalvarır:


“Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver.”
Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma bedeviden önce deve tepki gösterir:
Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...”


* * *


Lider kimdir? Lider, devenin başını dahi çadıra sokmasına izin vermeyen insandır.


Atatürk’ten sonraki bütün liderler, devenin başını çadıra sokmasına izin verdiler, şimdi o deve, laik cumhuriyetçileri çadır dışına itiyor!


NOT: Buyazı Rahmi TURAN'ın 12.kasım 2009 tarihli yazısından alıntılandı  

rturan@hurriyet.com.tr

08 Kasım 2009 Pazar

PARA VE FAZİLET

Melih Aşık Açık Pencere
m.asik@milliyet.com.tr
8 Kasım Pazar 2009
Para ve fazilet
Atinalı ünlü devlet adamı Solon (MÖ 638 - 558) şiir de yazar.
Bir şiirinde der ki:
"Devlet, büyükler yüzünden mahvolur gider
Halk bilgisizlikten müstebitin kölesi olur
Gemi azıya almış olanı sonradan dizgine vurmak
Kolay iş değildir
O yüzden önceden düşünmek gerekir her şeyi...
* * *
Solon bir başka şiirinde şöyle diyor:
"Pek çok kötüler bolluk içinde yüzüyor
İyiler ise fakirlikle pençeleşmekte
Ama biz faziletimizi onların servetine değişmeyiz
Zira fazilet değişmez, ebediyyen bakidir
Fakat para, insanlardan
Bugün birinin, yarın öbürünün eline geçer...

05 Kasım 2009 Perşembe

OTOBAN!..

Bekir Coşkun
Otoban...
04.11.2009 20:57:40

POLİTİKA otobanı hareketlendi.
ANAP Turizm A.Ş. ile Doğru Yol Nakliyat Ambarı'nın birleşmesiyle oluşan çift
dingilli DP Seyahat, merkez sağ şeritte trafiğe çıktı.
Kaptan Hüsamettin Cindoruk; daha önce Süleyman Usta'nın her seferde
tanka çarpıp şarampole yuvarlanmasında yer aldığından, oldukça
deneyimli bir sürücü sayılır.

Ecevitler'in iki kişilik D-sepetli motosikletinin ikinci yolcusu
Rahşan Ecevit'in de otobana çıkma hazırlıkları haberleri geliyor.
Ecevit'in ölümüyle motorun gitmesi sepetin kalması üzerine, Rahşan
Ecevit'in ittirip ittirip içine atlayacağı bir araçla trafiğe
çıktığını göreceksiniz maazallah...

Ancak gözler daha çok yolcu kapasitesi yüzde 27'lere çıkan sol
şeritteki CHP körüklü halk otobüsünde...
Sık sık kurultay garajına çekilip revizyondan geçirilen halk
otobüsünün önümüzdeki günlerde de yeni bir kadroyla boya ve kaportaya
sokulacağı
söyleniyor.
Sol şeritteki partilerin, yolun sağındaki duraklardan yolcu alması bu
memlekette her zaman zorsa da... CHP halk otobüsünün en büyük sorunu,
Kaptan Deniz Baykal'ın genelde halka denk getiremeyip iki durak
arasında durması bence...

AKP İtikat Turizm A.Ş.'ye gelince...
"Tank çıkabilir" uyarı levhalarını
"ıslak belge çıkabilir" şekline çevirmiş olsalar bile, tehlikeli seyir
nedeniyle yolcu kapasitesi yüzde 30'a kadar düştü...
Özellikle son viraja Apo'nun yol haritasıyla girilmesi... "U" dönüşü
ile AB'ye gitmek isteyen yolcuları Suriye'ye götürmeye kalkması...
Açılım işinde
zorunlu "ihtiyaç molası" verilmesi...
Geri gittiklerini anlamasınlar diye ters oturtulan yolcular sonunda uyanıyorlar
sanki...
Ne yapacaksınız?
Geri geri hayırlı yolculuklar...


Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr


Kimler risk grubunda?


Domuz gribi aşısının ilk yan etkisi ortaya çıktı: Sağlık Bakanımız komada!


*


Aşıyı yiyince geri geri yürümeye başlayan bi amigo kız görülmüştü
Amerika'da... Ama, aşıyı yiyince, feleği şaşıp gerisin geri giden
Sağlık Bakanı ilk kez görülüyor dünyada.


*


(Aslına bakarsanız, Sağlık Bakanımız "Öpüşmeyin, dokunmayın"
dediğinde, bi maraza çıkacağını tahmin etmiştim ben... Çünkü o
şartlarda 3 çocuğu nasıl yapacağız?)


*


Neyse... Başbakanımız "Ben aşı maşı yaptırmam, bana mı sordunuz
aşıları alırken" deyince, "Kimler risk grubunda?" sorusu ciddiye
bindi... Ahaliyi bilgilendirmek lazım.


*


Mesela, emekliler ciddi risk grubunda... 20 kuruş zam aldılar, bu 20
kuruşla anca iki portakal dilimi alabiliyorsun... E iki dilim
portakal, değil domuz gribinden, nezleden bile korumaz. Aşı şart.


*


Kredi kartı borçluları, çok riskli... Yatağı yorganı haczettiler, soba
gitti, yazın idare ettin de, kışın donarak grip olacağın kesin...
Üstelik, zaten ayvayı yemişsin, bi de aşı yesen n'olur yani.


*


Esnaf desen, kahırdan sigara içmekten, ciğerler nanay... Ümmin
sistemle beraber, çek-senet sistemi de çökmüş vaziyette... Kepengi
indirmen, bi virüse bakar.


*


İmamlar da risk altında.


Mümin sistem hasta.


*


İşsizler?


Bütün gün elin cebinde boş boş gezeceğine, bari aşı olmaya git,
oyalanırsın hiç olmazsa... Hem, CV'ne de eklersin... ODTÜ mezunu,
makine mühendisi, İngilizce-Almanca, askerliğini yapmış, seyahat
etmeye müsait, aşılı.


*


Başka?


Eskiden biz risk grubundaydık, Allah'ın tokadı yok, şimdi artık,
yalaka gazeteciler risk grubunda... Çünkü, Başbakan'ın gözüne girmek
için, gözü kapalı "aşılım"ı desteklediler, "Aşıya karşı çıkanlar
cahildir" filan dediler, güvendikleri dağlara karlar yağdı, Başbakan
çıktı "Ben aşı maşı olmam" dedi, ayazda kaldılar!

*


Ne halt ettik biz diye, tir tir titriyorlar...


Üşütecekler korkudan.


*


Bu arada, kafayı Genelkurmay'a takan meçhul subaydan yeni mektup gelmiş...


Şöyle diyor:


"Çiçek aşısı olmayın, bir dost!"


Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr


Hangi grip daha tehlikeli?


BUGÜNKÜ iktidarın yönetim anlayışı ve uygulamaları hayli ilginç...


Sağlık Bakanı "domuz gribi" diye yeri göğü inletiyor, yurtdışından
milyarlarca liralık aşı getirtiyor, insanlara korku salıp aşı olmaya
zorluyor... Televizyon kameralarının önünde önce kendisi aşı oluyor...
Tam o sırada Başbakan "Ben bakanımla farklı düşünüyorum. 'Muhakkak aşı
yaptırmak gerekir diye kampanya yürütmek yanlış. İsteyen olur, isteyen
olmaz. Ben aşı olmayı düşünmüyorum" diyerek pişmiş aşa su katıyor.


Vatandaşlar zaten kuşkuluydu. Başbakan'ın sözleri milyonlarca insanın
kafasındaki soru işaretlerini iyice artırdı. Şimdi kim aşı olur?


* * *


Aslında ülkemizde, domuz gribinden çok daha tehlikeli olan ve sosyal
yaşamı altüst ederek insanları çökerten bir hastalık var: "İşsizlik
gribi!"


Türkiye'yi asıl mahveden "işsizlik gribi"ne karşı hiçbir önlem
alınmaması ilginç!


İktidar, akla hayale gelmedik her şeyi yapıyor ama asıl büyük tehlike
olan işsizlik karşısında kılı kıpırdamıyor!


İşsizlik insanlara en büyük darbedir.


İşsizlik zulümdür, işkencedir, toplumu için için kemiren bir kurttur.


İşsizlik darbesinin sorumlusu bugünkü iktidardır.


Peki, ne yapıyorlar bu konuda.. İnsanlarımızı yiyip bitiren bu kurda,
bu virüse karşı ne gibi önlem alınıyor? Hiç!..


Allah aşkına, domuz gribini, darbe paranoyasını, Ermeni açılımını,
Kürt açılımını filan bir yana bırakın da, önce şu işsizlik canavarını
yok edin!


İşsizliğe savaş açmayan bir iktidarın yaptığı diğer tüm işler göz boyamadır.


* * *


İşsizliğin ne kadar büyük sosyal tehlike olduğunu gören CHP İzmir
Milletvekili Canan Arıtman, TBMM Başkanlığı'na başvurarak, bir soru
önergesi verdi.


Arıtman, Başbakan'ın şunları yazılı olarak cevaplandırmasını istiyor:

"7 yıllık iktidarınızda işsizlik sorununun nereye geldiğini, işsizlik
ve yoksulluk nedeniyle yurttaşlarımızın organlarını satmalarından,
böbrek satan köyler oluşmasından anlıyoruz.


Buna rağmen, yaptığınız çeşitli konuşmalarınızda "İşsizlik sürecek"
dediniz. Üniversite mezunlarının yüzde 37'sinin işsiz olduğu ülkemizde
soruna çözüm getireceğinize "Her üniversite bitiren iş bulacak diye
bir kural yok" dediniz.


1) İşsizlik sürecekse, üniversite mezunları bile iş bulamayacaksa siz
neden hâlâ başbakanlık koltuğunda oturuyorsunuz?


2) "Kürt açılımı", "Ermeni açılımı" gibi halkta kaygı ve karamsarlık
yaratan açılımlarla meşgul olacağınıza "işsizlikle mücadele açılımı"
yapmayı
düşünüyor musunuz?"


* * *


Başbakan'ı son zamanlarda çok sinirli ve dertli bulan DSP İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız da Meclis Başkanlığı'na verdiği önergeyle
ona şu soruları yöneltti:


* Sayın Başbakan, geçim sıkıntısı çektiğiniz için mi dertlisiniz?

* Çoluk çocuğunuz için ekmek parası bile bulamadığınız için mi dertlisiniz?

* Yıllarca çalışıp emekli olduktan sonra başınızı sokacak bir yuvanız
bile olmadığı için mi dertlisiniz?

* Kredi kartı borcunuzu ödeyemez duruma geldiğiniz için mi dertlisiniz?

* "Demokrasi, insan hakları, hak, hukuk" derken ülkemizin neredeyse
bir polis devleti haline getirilmesinden mi dertlisiniz?

* Sahi, Sayın Başbakan, siz neden dertlisiniz?"


--

01 Kasım 2009 Pazar

Frankeştayn

Frankeştayn adını duymuşsunuzdur,acımasız katil can alıcı bir tip.Sinamalarda onu çokca izlemişsinizdir.

Şimdi anlatacağım şey ise başka bir Frankeştayn türü olan yediğimiz gıda maddeleri,meyve ve sebzeler.İnsan kendine kötülük eder mi?
Aşağıda ki yazıyı okuduğunuzda olabileceğine sizlerde şahit olacaksınız.Bu konu hakkında elbette az çok okuyan televizyon,radyo haberlerini izleyen her birey elbetteki fikir sahibi olabilir.

Tüm dünya devletleri kendi yurttaşının sağlığı için elinden gelen gayreti gösterirken maalesef bizim hükümetimiz bu duyarlılığı göstermiyor.Bu kanıya nerden vardığımı öğrenmek isterseniz hükümetin çıkardığı yönetmeliğe bakabilirsiniz.
GDO nedir?Bu nesne genetiği değiştirilmiş organizmalar demektir.Yani ekip diktiğimiz sebze meyve ve bunlardan üretilen diğer gıdalardır.

Bu gıdalar ne yapar?
Hem insan sağlığını tehdit eder hemde tarım topraklarımızı kirletir.Topraklarımız GDO'ların saldırısına uğrar toprağın verimini düşürür bizi dışarıya bağımlı kılar.Her yıl İsrail 'e ,Hollanda'ya ödediğimiz tohum paralarının miktarı dudaklarınızı uçuklatır.

Onun için aşağıya eklediğim Sayın Yılmaz Özdil'in yazısını okuyup bilginize katkı sunmak istedim.Yılmaz Özdil'e bu yazısından dolayı teşekkür ederim.
Frankeştayn


Yılmaz Özdil

1 Kasım 2009

Kürt açılımı yapılmasını anlarım… Çünkü, karşı çıkanlar olduğu gibi, destekleyenler de var. Ermeni açılımı da böyle…

Sen itiraz edersin belki ama, şahane diyen de var.
*
Peki, “Milletim öyle istiyor, açılım yapıyorum” diyen arkadaşlardan biri, bana izah edebilir mi lütfen, “genetiği değiştirilmiş organizma açılımı”nı niye yapıyoruz?
*
Ortalık toz dumanken… Ahali, PKK’lıların memlekete gelişiyle meşgulken, dikkatler darbe marbe iddialarına yoğunlaşmışken, ana-babalar domuz gribi endişesine kafa yorarken… Kaşla göz arasında, TBMM’yi bypass ederek, şak diye yönetmelik çıkardılar… Ve, “genetiği değiştirilmiş organizma”ların ithalatını

serbest bıraktılar.
*
Hangi millet istiyor bunu?

*
Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da… Mesela, genetiği değiştirilmiş domates istiyorum diyen Kürt var mı Türkiye’de? Genetiği değiştirilmiş çikolata istiyorum diyen Laz? Çocuğuma genetiği değiştirilmiş patates cipsi yedirmek istiyorum diyen Türk var mı aramızda? Kim istiyor bu işi kardeşim? Kim?
*
Genetiği değiştirilmiş organizma, eğer angutsan, entel bi sıfat gibi geliyor kulağa, bilimsel gibi duruyor… Aslında “frankeştayn gıda” onların adı!

*
Çünkü, normal yollardan insan evladı doğurmak varken; birinin kulağını birinin kafasına, birinin burnunu öbürünün suratına

takmak gibi bi şey…
*
Kabaca anlatırsak, dayanıklı olsun diye balık genini domatese, bakteriyi patatese monte ediyorlar… Sonradan tonla para verip ilaçlama yapılacağına, haşere ilacını daha tohumundan mısır genine kakalıyorlar. Sinek yuttuğu için böcek ilacı içen süper zekâ vatandaşımız gibi yani… Sevgili halkımız, adında domuz var diye, domuz gribi aşısı caiz mi diye soruyor ama, belki domuz genini soya fasulyesinde yiyor, haberi yok…
*
Peki, niye yapıyorlar bunu? “Açlığı önlemek için” diyorlar… İnsanoğluna gıda yetişmiyormuş, böylece verimi arttırıyorlarmış…

Raf ömrünü uzatıyorlarmış.

*
İyi de birader…

Buğday mı yetişmiyor bu ülkede? Pancar mı eksik? Pirinç mi yok? Yanlışlıkla elinden düşürsen, fışkırmıyor mu topraktan? Şapşal politikalar yüzünden, fazla geldiği için, para etmediği için, mahsulümüzü yakarken, derelere dökerken, hangi açlık?
*
Allah’ın bu millete lüftu Anadolu’da, şu ürün yetişmiyor, o yüzden genetiği değiştirilmiş organizmaya ihtiyaç var, denebilir mi, utanmadan?

*

Üstelik, sadece sebze-meyve değil hadise… O sebze-meyvelerle yapılan, bin küsur üründe var bu genetiği değiştirilmiş organizma… Çikolatadan cipse, meşrubattan ketçapa… Şeker ayaklarıyla, baklavada bile kullanıyorlar… Bebek mamasında var!
*
Yersen ne oluyor? Avrupa’da resmen kanıtladılar; bağışıklık sistemini çökertiyor, kansere yol açıyor, kan yapısını bozuyor, sindirim sistemini harap ediyor, karaciğeri haşat ediyor, erken doğuma-kısırlığa sebep oluyor… Antibiyotik şırınga ettikleri için, farkında olmadan bağışıklık kazanıyorsun, hastalandığında antibiyotik alıyorsun, havagazı.

*
İsviçre sokmuyor, Yunanistan sokmuyor, o beğenmediğin Sarkozy “Bunları Fransa’ya sokanı oyarım” diye yasa çıkardı…

Burası dingonun ahırı mı?


*

Aman yemeyelim dersen, nasıl yemeyeceksin? Nasıl ayırt edeceksin? Koklasan aynı, ellesen aynı, tatsan aynı, laboratuvara götürüp analiz ettirecek değilsin… Nereden anlayabilirsin? Etiketinden… Etiketin üzerinde “Bu üründe genetiği değiştirilmiş organizma var” yazmalı ki, bakıp anlayabilesin, di mi? Şimdi sıkı durun…


*


Bunların memlekete girişine izin veren yönetmelik diyor ki, “Etiketlere genetiği değiştirilmiş organizma içermez yazılamaz!”

*
Efendim?



Yazılamaz!


*

“İsteyen yemesin, baksın etikete görsün” diyeceklerine… “Etikete baksın, görmesin” diyorlar! İlla yedirecek.

*
Tekrar soruyorum:


Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da, bu açılımı hangi millet istiyor? Türk mü, Kürt mü, Rum mu, Ermeni mi, Laz mı? Bunu bu millete niye yapıyorsunuz?

23 Ekim 2009 Cuma

DOMUZ GRİBİNDEN KORUNMA YOLLARI.

DOMUZ GRİBİ'nden korunmak için basit fakat etkili önlemler
Aşağıda okuyacağınız önlemler Dr.Vinay Goyal tarafından herkesin
yararlanabilmesi için yayınlanmıştır. Dr.Vinay Goyal: Yoğun bakım ve
Tiroit uzmanıdır. MBBS, DRM, DNB.

20 yıldan fazla klinik tecrübesi vardır.
Hinduja Hastanesi, Bombay hastanesi, Saife Hastanesi, Tata Memorial
hastanesi gibi önemli kurumlarda görev yapmıştır.
Şu anda Malad'da, Riddhiviayak Cardiac and Critical center'da Nükleer ilaç
departmanı ve tiroit klinikleri şefi olarak görev yapmaktadır.
Mikrobun vücuda giriş noktaları yalnızca burun delikleri, ağız ve boğaz
yoluyla olmaktadır. Çok bulaşıcı bir yapıya sahip olmasından dolayı her
türlü önleme karşı H1N1 virüsüyle temas etmekten kaçınmak veya korunmak
imkânsızdır. H1N1 virüsüyle temas etmek virüsün vücutta çoğalması kadar
önemli değildir.
Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün
vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil
enfeksiyonları n gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi
ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok
basit önlemleri uygulayabiliriz.

1. Ellerin sıklıkla yıkanması ( Bütün bildirgelerde bahsedilmiştir)
2. "Hands-off-the- face" "Ellerinizle yüzünüze dokunmayın" yaklaşımı.
Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi
bir yerine dokunmaktan kaçınınız.

3. Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız (tuza güvenmiyorsanız
listerin kullanınız). H1N1 'in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp
enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3
güne ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara
yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması
ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.

4. Yukarıdaki 3. önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere
ılık tuzlu suyla temizleyiniz. *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra
ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla
burnunuzda bulunak virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.

5. Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler
kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin
kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte
alınız.

6. Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden
içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla
aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri
yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak
götürürler. H1 N1 virüsü mide'de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve
hayatiyetını devam ettiremez.

Herkesin faydalanabilmesi için bu bilgiyi lütfen e-mail listenizde bulunan
herkese iletiniz.

Sağlıklı günler dileğiyle.

Not:Yukarıda okuduğunuz yazı arkadaşım Feramuz Topal tarafından
E-Posta kanalıyla gönderildi.

İşte domuz gribinden koruyan besinler

Domuz gribine yakalanmaktan korkuyorsanız bu besinleri tüketmeye dikkat edin...


Vatan Gazetesi'nin haberine göre domuz gribi aşısını beklerken hastalığa yakalanmaktan korkuyorsanız, bilim adamları aşıdan önce dikkat edilmesi gereken noktanın bağışıklık sistemini güçlü tutmak olduğuna dikkat çekti. Bunun yanında hastalığa yakalandığınız zaman virüsü yenebilmek için de en önemli önkoşul bu. İşte bağışıklık sistemini domuz gribine karşı güçlü tutmak için tüketmeniz gereken gıdalar:



Kırmızı biber: Portakalda bulunan C vitamininin 2 katını içerir. C vitamini gribin etkisini yüzde 80 oranında azaltabilecek kadar güçlü bir silahtır.


Yoğurt: İçinde bağırsaklarda mikroplarla savaşan yararlı bakteriler olan probiyotik bulunur. Böylece grip virüsü vücutta barınamaz.
Yeşil çay: Bağışıklığı güçlendiren “epigallocatechin gallate” isimli kimyasalı içerir. Günde 3 fincan tavsiye ediliyor.


Ginseng: ABD’li bilim adamları günde 2 tane 200mg’lık ginseng kökü kapsülü alan insanların grip riskinin yüzde 31 azaldığı belirlendi. Bağışıklığı harekete geçirir.


Badem: Hastalıklarla savaşan antioksidan E vitamini bakımından zengindir. Gripten korunmak için her gün bir ara öğün olarak 24 tane badem yemeye çalışın.


Taze patates: İçindeki “beta carote ”, gribe karşı koruma özelliğini verir. Vücutta A vitaminine çevriliyor ve grip tedavisinde önemli rol bir oynuyor.


Tavuk suyuna çorba: Vücutta mukus üretimini artırarak gribin boğaz ağrısı ve öksürük gibi etkilerini yatıştırmaya yardımcı olur.
Sarımsak: Sülfür maddesi grip sezonunda bu hastalığa yakalanma riskini 2.5 kat azaltıyor ve virüsü öldürme özelliği de bulunuyor. Taze sarımsak daha etkili.


Zencefil: İçeriğinde doğal olarak bulunan “gingerol” maddesi, her türlü enfeksiyonu uzakta tutmaya yardımcı. Zencefil çayını tercih edebilirsiniz.


Ceviz: Antioksidan selenyum soğuk algınlığı, grip ve kansere karşı koruma sağlar. İçindeki selenyum oranı diğer tüm gıdalardan 10 kat oranında daha fazladır.


Turunçgiller: Önemli bir C vitamini kaynağıdır. Özellikle sigara kullanıyorsanız gribe yakalanma riski daha yüksek olduğu için bol bol C vitamini almanız gerekiyor.


Bal: Doğal olarak antibakteriyel özelliklere sahiptir. Çaya ya da yoğurda katarak tüketirseniz etkisi daha da güçlü olur.


Lahana: Ispanak ve lahana gibi koyu yeşil renkli yaprağa sahip sebzeler, bağışıklık sistemini gribe karşı güçlendiren D vitamini bakımından zengindir.


Mantar: Beta-glucan isimli gribe karşı koruyan bir madde içerir. Bağışıklığın grip virüsünü tanımasını ve onu yok etmek için harekete geçmesini sağlar.


Yulaf: Lif, E ve B vitamini ayrıca bağışıklık sistemini güçlendiren mineraller ve beta-glucan’lar bakımdan zengindir.


Elma: Bilim adamları, düzenli olarak elma yiyen insanların gribe yakalanma riskinin azaldığını ortaya koydu. Günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 25’ini karşılar.


Kırmızı et: Bağışıklık sistemini harekete geçirmek için kırmızı et tüketmek gerekiyor. Yetişkinlerin günde ortalama 40-60 gram et tüketmesi tavsiye ediliyor.


Balık: Omega 3 tüketimini artırarak grip ve benzeri enfeksiyonları uzakta tutabilirsiniz. Haftada 2 porsiyon balık tüketilmeli.


Soğan: Doğal antibiyotikler içerir. Bunun yanında gribe karşı bağışıklık sistemini güçlendiren “quercetin” isimli bir madde de bulundurur.

05 Ekim 2009 Pazartesi

ANA DİLİNE SAHİP ÇIK!

TÜRKÇESİZ
Annenden öğrendiğinle yetinme
Çocuğum,Türkçe'ni geliştir.
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru,
Akar sularımızca coşkulu...
Ne var ki çocuğum,
Güzellik de bakım ister
Önce türkülerimizi öğren,
Seni büyüten ninnilerimizi belle,
Gidenlere yakılan ağıtları...
Her sözün en güzeli Türkçe'mizde,
Diline takılanları ayıkla,
Yabancı sözcükleri at
Bak, devrim,ne güzel
Barış, ne güzel
Dayanışma, özgürlük...
Hele bağımsızlık
En güzeli, sevgi
Sev Türkçe'ni, çocuğum,
Dilini sevenleri sev
RIFAT ILGAZ

30 Eylül 2009 Çarşamba

Fwd: [Günlüğüm] DERS...

İnönü bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor. Atatürk'ün huzuruna çıkıyor,
saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz.. . Ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün,
atın... Derhal...
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü boş yere söylemedim....
Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı...
Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin....
Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın...

Not:Yukarıdaki alıntı E-Posta kanalıyla Nihat Sakarya tarafından gönderilmiştir.Kendisine teşekkür ederim.

25 Eylül 2009 Cuma

Vazo


09 Eylül 2009 Çarşamba

McDonald's

Tanrı yeryüzünü "Lahana, Karnabahar, Ispanak" gibi çeşit çeşit yeşil
ve sebzeyle donattı.

"Adam ve Kadın" sağlıklı ve uzun hayatlar yaşasın diye.
Bunu gören şeytan McDonald'sı yarattı .
McDonald's ise 99 centlik iki katlı cheeseburger'i icat etti.
Şeytan Adam'a dedi ki; "Yanında patates, cips ister misin?"
Ve Adam dedi ki; "Süper boy olsun!"
Böylece Adam kiloları almaya başladı.
Ve Tanrı sağlıklı yoğurdu yarattı.
Kadın onu yesin ve bedenini Adam'ın beğendiği boyutlarda tutsun diye.
Bu sefer şeytan, yoğurdu dondurdu. çikolata getirdi, fındık getirdi.
Yoğurdun üzerine konacak parlak renkli şekerler getirip serpti .
Ve Kadın da kiloları almaya başladı.
Ve Tanrı dedi ki; çok taze salatamı bir deneyin"
Bunun üzerine şeytan kremalı hazır salata soslarını icat etti, üzerine
salam ve dilimlenmiş peynir parçalarını da ekledi. Sonra tatlı için
dondurmayı çıkardı. Ve kadın daha da kilo almaya başladı.
Ve Tanrı bu sefer dedi ki; "Sana saIıklı sebzeler verdim. Onları tüketesin diye
zeytinyağını da veriyorum"
Ve şeytan, Cracker Barrel'dan tavukla kızarmış biftek getirdi. Öyle
büyüktü ki, kendi ayrı tabağı bile vardı.
Ve adam kiloları yüklendi, kötü kolestrol tavanı delip çıktı.
Ve Tanrı, koşu ayakkabılarını yarattı ve adam bu fazla kilolardan
kurtulmaya karar verdi.
Ama bu sefer şeytan, kablolu TV'yi yarattı, uzaktan kumandayı yarattı.
öyle ki, adam TV1 den TV2 ye giderken bile yerinden kalkmadı.
Tanrı dedi ki; "Ey şeytan, her seferinde sen kazanıyorsun!..."
Ve tanrı patatesi yarattı. Besinle dolu, dogal olarak, yağ düzeyi
düşük, sağlıklı bir sebze olsun istedi.
Sonra şeytan geldi ve patatesin sağlıklı kabuğunu soydu attı.
Nişastalı gövdesini çabuk çabuk kesip, derin tavada katı yağ ile
kızarttı. içine banıp yensin diye de kremayı icat etti.
Ve adam uzaktan kumandasına sarıldı, kızartılmış patatesini kremaya
banıp yedi. Yedikçe kolestrole battı. Ve şeytan baktı, iyi olduğunu
gördü. "iyi oldu" dedi...
Ve Tanrı içini çekerek baktı, düşündü ve "by-pass" cerrahiyi yarattı...
Bunu gören şeytan da
"Sağlık Sigortası şirketlerini" getirdi!
Not:Yukarıda okuduğunuz yazı Nihat Sakarya tarafından sayfama
gönderildi.Kendisine teşekkür ederim.

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

06 Ağustos 2009 Perşembe

YATIRIM

YATIRIM
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?- Ahmet arkadaşımız var ya…- Evet, ne olmuş Ahmet'e?- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.- Eee?- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.- Nerede çalışıyorsun?- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.- Çok zengin bir işadamı…- Niçin?- İnsanlara daha çok yardım etmek için…- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.— Neden olmaz?— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın. Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın. Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin. Yeter ki boş durmayın!Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

Not:Yukarıdaki öykü E-Posta kanalıyla Bünyamin Can tarafından gönderildi.

09 Haziran 2009 Salı

TUZAK

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir.

Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığabağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.

Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dişarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır,yiyeceği yakalamak icin elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dişarı çıkarması imkansızdır. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama, kaçamaz. Çünkü elindekini bırakmak istememektedir.
Aslında bu maymunun tutsak eden hiçbir şey yoktur onu sadece, onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmistir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, Bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmak...
Biz de bu maymunlar gibi sahip oldugumuz , sahip olmak istediğimiz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmiyoruz
.

-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarina sahip olmak,

-Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat büyük evlere sahip olmak,
-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun süre dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
-Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
-Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en güçlü arabaya sahip olmak,
-Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına ise sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak -tabiri caizse- yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir tatil evine sahip olmak,
-Faizi, getirisi ziyana uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,
-Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız, ama başarılı ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile, bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile, envai çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
-Oturmadığımız koltuk takımları,
-İzlemediğimiz dev ekran televizyonlar,
- Kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha neler nelere sahip olmak... Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
O maymun gibi bunları avucumuzda tuttuğumuz müddetçe (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vaz geçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?Oysa biz bu dünyaya sahip olmaya degil, şâhit olmaya gelmiştik. Ah unutkan aklımız
...

Not:Yukarıdaki yazı E-Posta kanalıyla , Sayın Feramuz Topal tarafından sayfama gönderildi..

21 Mayıs 2009 Perşembe

Torpil Nasıl Yapılır?

http://www.tomsuk.name.tr/flash_animasyon.htm
Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır.Bakanın gür sesi:
"Giriniz!" Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu:
"Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı..."
Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
"Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın..."
Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
"Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğunevrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN dekısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.
Mektubun içeriği şöyle:
"Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hemyasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek:
"Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı." diyerek olayı anlatmış.
İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:
"Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse vedoğruyu gösterebilse."
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar.
İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir...
Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi. Ya şimdi?

YAŞ DAL...

Eğer bir çocuk kavga ve gürültü içinde yaşarsa,kavgacılık öğrenir.

Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa,korkmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa,kendini
zavallı hissetmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa,nefret etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede
yaşarsa,kendine güvenmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşarsa,sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kendisini adam yerine koyan bir çevrede yaşarsa,hayatta
erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.

Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa,adaletin ne
olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk sözlerine güvenilir insanların içinde yaşarsa,hakikatin
ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk açık kalpli,güler yüzlü ve anlayışlı insanların
arasında yaşarsa,dünyanın gerçekten yaşamaya değer güzel bir yer
olduğunu öğrenir.

ANN LANDER


--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

20 Mayıs 2009 Çarşamba

ÜÇ HİKÂYE - ÜÇ DERS - BİR SÖZ

1.Hikâye

Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar
ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse
kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.

-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!

-Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında
kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da
aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:

-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.

-Niçin?

-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.
Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek
şarttır.

2. Hikâye

En iyi Buğday
Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi
kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla
paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama
neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

-Neden olmasın, dedi çiftçi.

-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni
alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday
yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması
demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da
iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak
devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar
değildir.

3. Hikâye

Geleceğini biliyordum...
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az
ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye
bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam
siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı
onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük
bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok.
Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı.
İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru
altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü.
Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı
arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;

-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi...

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son
sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

-Geleceğini biliyordum... Geleceğini biliyordum...

3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan
güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.

Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.

Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya
başlasanız iyi olur.' (Afrika Atasözü )


Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın
anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım
dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun
olması değil, iyi olması önemlidir.


Hep sevgiyle kalın...

--
Prof.Dr. Metin CEYHAN
05304337066-Karşıyaka

Yukarıdaki Hikâyeler bana E-Posta yoluyla Nihat Sakarya tarafından iletildi.

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

19 Nisan 2009 Pazar

KÜÇÜK BİR HİKÂYE

Küçük Bir Hikâye
Ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahlarıErkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaçDevrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu neDinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş.Akşamları da arkadaşından birkaç saat sonra ağaçKesmeyi bırakıyormuş.İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmayaBaşladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca buTempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestikleriniSaymaya başlamışlar.
Sonuç:
İkinci adam çok fazla ağaç kesmiş. Birinci Adam öfkelenmiş:
“Bu nasıl olabilir? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken işebaşladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Bu işin sırrı ne?”İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş:
“Ortada bir sır yok… Sen durmaksızın çalışırken, ben aradaBir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla Daha çok ağaç kesilir.“Kendimizi geliştirmek, baltamızı bilemektir. KendimizeZaman ayırıp, yaşamımızı objektif bir bakışla gözden Geçirmektir. Zayıf bulduğumuz alanlarımızı geliştirmek İçin çaba göstermektir. Bu, zihnimizin, ruhumuzun,Karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz birKoşuldur. Delhi’deki ünlü mekânda Sokrat’ın şu sözü yer Alır:
“İnsan kendini tanı.” Kendini tanımak, şu anda Olduğumuz noktayla olmak istediğimiz nokta arasındaki yoldur…

18 Nisan 2009 Cumartesi

KIZILDERİLİ ATA SÖZLERİ

Kızılderililerin bazı sözleri yüzyıllarca yıl öncesinden günümüze
bilgelik taşıyor. İşte Apache, Siouw, Cherokee, Karaayak, Comanche,
Arapaho, Mohican ve Cheyenne gibi ünlü Kızılderili kabilelerinin
yüzyıllardan süzülüp günümüze gelen atasözleri:
* Ağlamaktan korkma, zihnindeki ıstırap veren düşünceler gözyaşı ile temizlenir.
* Bir düşman çok, yüz dost azdır.
* Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap. Eğer onu yenersem utanç duymayayım.
* Sen ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde,
beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.
* Derinin rengi insanları farklı kılmaz.
* İyi iyidir, Kötü kötüdür. Büyük yaratıcı hepimizi kardeş olarak yaratmıştır.
* Verdikleri sözün sadece birini tuttu. Çatal dilli, soluk yüzlüler;
Topraklarınızı alacağız dediler ve aldılar.
* İnsanlar tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
* İnsanların gözleri öyle kelimelerle konuşur ki; Dil onları telaffuz edemez.
* Senin vicdanını senden başkası temsil edemez.
* Şeytan hakkında konuşmayın. Gençlerin kalbinde merak uyandırır.
* Yanlışı gören ve önlemek için elini uzatmayan, yanlışı yapan kadar suçludur.
* Yapmamız gereken: Her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece
bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
* Kehanet, muhtemel bir olayı kesin bir bakış ile görmekten başka bir
şey değildir. Hava ya bulutlu olacaktır. Ya da güneş açacaktır.
* Gözün ile değil, yüreğin ile hüküm ver.
* Bir kere"Al şunu"demek, iki kere"Ben vereceğim"demekten iyidir.
* Ölüler güç ve bilgilerini beraberlerinde götürmez, yaşayanlara ilave eder.
* Arkamdan yürüme, ben öncün olmayabilirim. Önümden yürüme, takipçin
olmayabilirim. Yanımda yürü, böylece ikimiz de eşit oluruz.
* Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun makosenleriyle yürü.
* Sevgi ile yorulmadan ilerleriz. Sevgi ile sadece onunla başkaları
için fedakârlık yapabiliriz.
* Su gibi olmalıyız. Her şeyden önce aşağıda ama kayadan bile kuvvetli.
* Her şey halkadır. Her birimiz kendi hareketlerimizden sorumluyuz.
* İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden
parlak yapar.
* Yeryüzüne iyi muamele et. O babanızın malı değil, onu
çocuklarınızdan ödünç aldınız.
* Nimette külfette"buyük ruh"un elindedir. Bazen onun külfeti bizi
nimetinden daha fazla akıllandırır.
* İlkbaharda usul usul yürü, toprak ona hamiledir.
* Gözlerde yaş yoksa ruh gökkuşağına sahip olamaz.
* Fakir olmak, şerefsiz olmaktan daha küçük meseledir.
* Üç barış vardır: Birinci barış, insanın ruhundadır. İkinci barış,
iki fert arasında. Üçüncü barış, ise iki millet arasında yapılır.
Fakat" gerçek barış"insanın ruhundaki barış yoksa ne fertler arasında
nede milletler arasında barış olabilir.


Meral Öncü

http://celebigrubu.blogspot.com dan E-Posta
olarak sayfama alıntıladım.

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

10 Nisan 2009 Cuma

ÖNEMLİ ŞEYLER

Beş yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi,
aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu
Çocukluk iste,

-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk
çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri,
emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.


Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu.
Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın
teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim.
Geceydi. Sabahleyin, traş olmak i çin
lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın,
yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç
çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık
jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,
gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar
bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz,
kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa,
kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla
ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen
tekamül edememiş,
hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir..
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar
gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

-Şu andan itibaren der,

-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna
kadar ödenmeden,
pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun
bütün kesimlerini, tek istisna olmadan
kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...


*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta,
gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla,
yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına
geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlk okul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun,
ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.


--

Not:Bu yazı internet yoluyla elime ulaştığı için kaynağını belirtemedim.
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

03 Nisan 2009 Cuma

KAZANAN KAYBEDEN

Bir E-Posta geldi okudum anlamlı buldum sayfama ekledim.
Okuyun belki sizlerinde hoşuna gidebilir.

KAZANAN

Her zaman çözümün bir parçasıdır

KAYBEDEN

Herzaman problemin bir parçasıdır

KAZANANIN

Her zaman bir programı vardır

KAYBEDENİN

Her zaman bir özürü vardır

KAZANAN

"Bu işi senin için yaparım" der

KAYBEDEN

"Benim işim değil ki" der

KAZANAN

Her sorunda bir çözüm görür

KAYBEDEN

Her çözümde bir sorun görür

KAZANAN

"Uzak ama yolu biliyorum" der

KAYBEDEN

"yakın ama yolu bilmiyorum" der

KAZANAN

Çakılların yanındaki çimeni görür

KAYBEDEN

Çimlerin yanındaki çakılları görür

KAZANAN

"Zor olabilir ama mümkün " der

KAYBEDEN

"Mümkün ama çok zor"

KAZANAN

Konuşmak yerine yapar

KAYBEDEN

Yapmak yerine konuşur

KAZANAN

Ağlamak yerine çalışır

KAYBEDEN

Çalışmak yerine ağlar

KAZANAN

Beynini çalıştırır

KAYBEDEN

Çenesini

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

22 Şubat 2009 Pazar

Göbeğini kim kaşıyor?

Epey zamandır Hürriyet Gazetesi yazarı Sayın Bekir Coşkun'un isim babası olduğu "göbeğini kaşıyan adam" sözü gündemden düşmüyor.Hatta Sayın Başbakan da sürekli bu konuda cevaplar veriyor.Bu konu o kadar uzadı ki ne olduğunu, niye böyle bir şey söğlediğini, kime söğlediğini gazeteci Sanem Altan'a verdiği röpörtajında anlatmış.Bu röportajı Vatan gazetesinde okudum sizlerde okuyun bilgilenin diye sayfama taşıdım.Bu röpörtajda daha başka konularda işlenmiş okuyunca hoşunuza gideceğine eminim.Emeği geçenlere teşekkür ederim.

"Göbeğini kaşıyan adam" lafı sırtımda kambur oldu, beni eziyor

Tayyip Erdoğan, Bekir Coşkun'a kızıp da "Bunlar köpekleriyle yatarlar"
deyince "Bunun devamında ne olacak?" diye merakla beklemeye
başlamıştım
.


Sonra geçen pazar, Coşkun'un köpeği Postal'ın ağzından Erdoğan'a
verdiği cevabı okuyunca merakım yerini "Bekir Coşkun'la konuşmalıyım"
heyecanına bıraktı. Haftabaşı hemen Ankara'ya gittim. "Karşıt
fikirlerde olsanız, hatta birbirinize çok kızsanız bile çok iyi
anlaşabileceğiniz bir 'düşman' olur Bekir Coşkun" diye düşündüm
röportaj boyu. Çok samimi ve eğlenceliydi. Sanki Erdoğan da tanısa
Bekir Coşkun'u 'En iyi anlaştığım düşmanım' der. Bu da onlar için
benim benzetmem. Umarım kızmazlar.


Kim bu yazılarınızda sık sık bahsettiğiniz göbeğini kaşıyan adam?
Sadece AKP seçmeni mi?


Tepkisi olmayan, sessiz, pısırık, beleşçi, avantacı, yağmacı,
hırsızları hoş gören, çalsın ama iş yapsın diyen, kendisi de çalmaya
bakan, şehirlere gelen, orman arazisine gecekondu yapan, kaçak
elektrik kullanan, kaçak su kullanan, para kazansa bile vergi
hayatında vermeyen, seçim geldi mi iki çuval kömüre, bir torba nohuta
oyunu satan, asla başını kaşımayan ve gazete-kitap okumayan birileri
bunlar. Kuran'da "Oku" emri vardır, "Sor ona" emri vardır. Bunları
bile yapamayan... Üç şeyi ezberleyen; hamdolsun, şükürler olsun, Allah
razı olsun. Hayatını bununla yürüten tiptir bu. Türkiye'nin başına
beladır bu tipler.
Her kesimde olabilir bundan. Sağı-solu yok. Meydanda Menderes'i
alkışlayan, asıldığı zaman kafasını bile kaldırmayan, soru dahi
sormayan insandır.

Çok iyi tanırım ben göbeğini kaşıyan adamı. Uzaktan gelişinden
tanırım. Bu adam Demirel'i 7 defa geri getirmiş adamdır. Erbakan'ı
Başbakan yapmış adamdır. Hep aynı sloganı söyler bu: "Çalsın ama iş
yapsın." Gözü de devamlı avantadadır. Bunun eğitimlisi de vardır
eğitimsizi de, sağcısı da vardır solcusu da, zengini de vardır fakiri
de. Sırf çıkarı için, ihale için, köşeyi dönmek için siyasi iktidara
yanaşmış adam da göbeğini kaşıyan adamın zengin olanıdır.

Toplum hasta, bu adam tipi her zaman vardı ama şimdi çok iyi bir
siyasi muhatap buldu

Bu tipi ben de tanıyorum. Ama bu tip sizin de söylediğiniz gibi her
dönemde vardı. Sizi bu denli rahatsız eden yeni şey ne?

Türkiye'de 58 tane hükümet kurulmuştur, 11 defa Cumhurbaşkanı
değişmiştir, Anayasa 7 defa değişmiştir, 30 defa parlamento
değişmiştir. İki tane değişmeyen şey var, Türk toplumunun yapısı bu
göbeğini kaşıyan adam, ikincisi de Türkiye'nin kara yazgısı. Bu ikisi
birbirini çoğaltır hep. İnsanlar da bana sizin sorduğunuzu soruyor,
"Niye toplumun bu yönünü diline doladın?" diye. Soruyorum ben de
"Apartmanda yöneticinin yakıt parasını çaldığından şüphelenmeyen tek
kişi tanıdınız mı, evinize gelen bir ustanın hiç arkasından 'Süper iş
yaptı, üstelik çok ucuz' dediğiniz oldu mu, kooperatife girip de
dolandırılmamış birini tanıdınız mı?" Eğer bunların üçünün de cevabı
evetse, ben gazeteciliği bırakacağım. Buna hazırım. Bu bizim
toplulumuz. Bu biziz. İnkâr etmeye gerek yok. Toplumda müthiş bir
hastalık var. Bunu sorgulamak benim işim değilse kimin işi yahu.
Gazeteciler bugüne kadar politikacılar gibi sürekli halk dalkavukluğu
yaptı. Halkın bir bölümünü tenzih ediyorum ama çoğunluk göbeğini
kaşıyan adamdır.

Tekrar aynı soruyu soracağım izninizle, bu adamda kızdığınız yeni şey
ne, dindar olması mı?


Çünkü bu konuştuğumuz toplumsal yapı, çekiciliğini kaybetmiş, eski bir dert.
AKP'ye oy vermiş dindar olmayan ya da oy vermiş aklı başında birçok
dindar vardır, tenzih ederim onları. Mesele dindarlık değil. Evet, hep
varlardı ama şimdi göbeğini kaşıyan adamın en çok gözüktüğü, en
belirginleştiği dönemi yaşıyoruz. Nohutla fasulyeye oyunu satan adam.
Çünkü çok iyi siyasi muhatap buldu göbeğini kaşıyan adam. Eskiden beri
de vardı, zaten kirli siyasetin sürmesinin tek nedeni de bu. Hangi
toplumda eli kanlı katili kahraman diye alkışlayan biri vardır.
Siyasetçiler meydanda o adamın beklediğini biliyor, çıkıyor oraya
utanmadan konuşuyor.

Sadece AKP'de değil, CHP'de bile 'genel başkan olmuş' göbeğini kaşıyan adam var

O halde yöneticiler mi acaba göbeğini kaşıyan adam...

Bir tek AKP değil. Solda da var. Konuşturma şimdi beni, seçim geçsin,
onları da açıklayacağım. CHP'nin içinde var, hatta bunlar arasında
genel başkan olmuş olan bile vardır. Şimdi susuyorum. Ama göbeğini
kaşıyan adam genel başkan bile olabilir.

Siz Deniz Baykal'a çarşaf açılımı denen meseleden çok kızdınız değil mi?

Nasıl kızmam? Şu anda Türkiye'de kimse olduğu yerden memnun değil,
herkes başkasının yerinde olmak istiyor. AKP çağdaş gözükmek istiyor
aslında, CHP de imamımsı gözükmek istiyor. Ulusalcılara bakın onlar da
küreselci gözükmek istiyor. Zaten yeterince göbeğini kaşıyan adam var,
toplumu aydınlatacak parti lazım. CHP buydu güya. Şok yarattı
hepimizde. İnanmadığından eminim ama bilerek yaptı tabii çarşaf
meselesini. Oy almak istedi. Ama görecek, geri tepecek bu. Oy-moy
patlamayacak.
n Aranız nasıl şu an Deniz Baykal'la. Arkadaşınız aslında, oğlunuzun
da nikâh şahidi diye okumuştum...

Nikah şahidiydi evet. Çabuk küser bu. Küsünce de konuşmaz. Ama kindar
değildir. Seçimleri atlatalım, CE-HA-PES rayına otursun, yine
Balıkçılar Kahvesi'nde otururuz Deniz Baykal'la.

Tayyip inişe geçti, o da bunu biliyor o yüzden gergin. Tek şansı,
Baykal'ın tembel olması

Tayyip Erdoğan'la da kavga ediyorsunuz...
Ben kavga etmiyorum. Tayyip Erdoğan'la kavga etmem. Çünkü bugün var
yarın yok Tayyip. 30 senedir birçok cumhurbaşkanı, başbakan gördük,
onlar gitti. Biz hâlâ varız. Tayyip de yarın yok. Ben artık inişe
geçtiğini düşünüyorum. Yerel seçimlerde başarılı olsalar bile iniş
süreci başladı. Grafik tepetaklak aşağı gidiyor.

Bu bir kamuoyu araştırması sonucu mu yoksa sezginiz mi?

Benim sezgim. AKP yakında ana muhalefet partisi olacak. Tayyip de
bunun başkanı olabilir. O da biliyor bunu o yüzden gergin. Bütün
insanların ortak tepkisidir bu, foyamız ortaya çıkınca kızmaya
başlarız. Ben de, Andree beni yakaladığı anda hemen parlarım. Son bir
deneme o işte. Tayyip Erdoğan da bunu yaşıyor. Gökten yolsuzluk
yağıyor, pırlanta-altın ticareti işi çıktı, belediye başkanlarını her
gün jandarma-polis topluyor. Davos'taki rüzgâr daha uzun sürer
zannetti, tutmadı. Tayyip inişe geçti. O da bunu hissediyor. Tek gücü
var, yerine oturacak kimsenin olmaması. Göbeğini kaşıyan adam olduğu
kadar, bilinçli-akıllı da bir sürü insan var. Onlar Tayyip'ten umudunu
kesti. Ama getirecek kimse yok. En büyük şansı bu zaten Tayyip'in.
Deniz Baykal çok tembel. Yerel seçimler var, Tayyip 10 günde 10 yer
dolaşıyor. CHP'nin umrunda değil. Deniz Baykal Brüksel'de.
n Erdoğan'la kavga etmiyorum diyorsunuz ama o size meydanlardan
"Bunlar köpekleriyle yatar" diyor. Siz ona köpeğiniz Postal'ın
ağzından yazı yazıyorsunuz.

Anadolu'daki gazete tirajları belli. 30 adet gazete satılan yerler
var. Tayyip meydanda kızgın, konuşuyor, onu dinleyen ne gazeteci kim
onu anlıyor, ne niye kızgın onu biliyor. Tuhaf yani meydanlardaki
hali.


Ciner çok büyük para teklif etti

Ciner Grubu'nun çıkacak olan yeni gazetesinden size transfer teklifi
geldi. Sonra ne oldu?

Aslında bunu anlatmam doğru mu bilmiyorum ama herkes bir şey söylüyor,
doğrusu bilinsin artık. Ciner Grubu'ndan teklif geldiğinde ben, "Daha
gazete çıkmasına çok var, olabilir, görüşebiliriz" dedim. Açık
söyleyeyim o sırada bende aslında hâlâ da Emin'in kovulmasından dolayı
Hürriyet'e karşı bir güvensizlik, bir kırgınlık vardı. Bir gün aynı
şey benim de başıma gelir endişesi. Hürriyet'in genel yapısı içinde, o
yazar kim, bu yazar kim, Bekir Coşkun kim? Kenarda köşede unutulmuş
insanlarız. Bütün bunlar beni kırdı-ezdi. O yüzden Hürriyet'ten
ayrılmayı düşünüyordum. Fatih Altaylı Cunda'ya geldi, sözleşme
dosyasını dahi getirmişti. Fatih arkadaşım, onunla çalışabileceğimi de
düşünmüştüm ama hiçbir şey konuşmadık, o anlattı ben "Şu an
Hürriyet'te çalışıyorum, sana bir şey diyemem, dersem Hürriyet'ten
hemen ayrılmam gerekir" dedim. O da "Saygıyla karşılıyorum ama seni
aramızda görmek istiyoruz" dedi. Sonra bir kez Ankara'da görüştük.
Artık kararımı vermiştim, Ciner Grubu'yla anlaşacaktım. Ertuğrul'a
haber vermek için İstanbul'a gittim. Çünkü daha önceden ona sözüm
vardı, "Sana kazık atmayacağım" diye. Gittim "Bak Ertuğrul, sizin
yapınızda gitme, sana şunu verelim yoktur, ben de bunu istemeye
gelmedim zaten, sakın böyle algılama. Sadece sana verdiğim sözü
kaldırmaya geldim. Senden izin istiyorum" dedim. Ertuğrul "Olmaz"
dedi. Bütün Hürriyet üzerime geldi. Okuyucular da öyle. Sanki
biliyorlarmış gibi otelin lobisinde karşılaştıklarım "Sakın
Hürriyet'ten ayrılmayın" diyenler. "Bırakırsanız biz de bırakırız"
diyenler. Bir de bir gün bir işadamı bana uçakta demişti ki
"Servetimin yarısını veririm 10 gün sizin yerinizde Hürriyet'te yazmak
için." Bütün bunlar beni çok etkiledi. Ayrıca ekonomik kriz döneminde
Hürriyet'i bırakıp gitseydim sadece para için gitmiş gibi olacaktım.
Çok da büyük para vardı gerçi. Kalmaya karar verdim. Gitmek istiyorsam
Ertuğrul'u hiç görmemem gerekiyordu, bir mektup yazıp odasına bırakıp
kaçmam lazımdı.

Erdoğan hayvan sevgisini böyle küçümsemenin hesabını öteki tarafta
bakalım nasıl verecek?

"Köpekleriyle yatar bunlar" sözü sizi üzdü mü?

Beni çok rahatsız etti. İki hafta önce dedem ödül alırken yaptığı
konuşma inanılmazdı. O konuşmayı yapan başbakanın, bir gazeteciye bu
sözü söylemesi gerçekten tuhaf...

Kırıldım, ağzı dili olmayan o hayvanları küçümsemesine. Bana. "İnsan
sevmez, insanları aşağılar, hayvan sever hatta insanları köpekler
kadar sevmiyor" demek istedi. Açık söyleyeyim, cevap vermekte
zorlandım. Öteki tarafta bunun hesabını nasıl verecek bakalım. Bana ve
hayvanlara haksızlık etti çünkü. "Halkı aşağılıyor" diyor benim için.
Halkı seven, gözünü açmasını isteyen, halkın mutlu olmasını isteyen
biriyim oysa ki. Tayyip Erdoğan düşüncesindeki adamlar bir hayvan
yaşatmaktansa hayvan kesmeyi tercih eder.

Niye Postal'a cevap verdirdiniz de kendiniz cevap vermediniz? O
yazınızı eğlenceli buldum ama merak da ettim doğrusu?

Ben her gün cevap veriyorum. Bir de pazar gününe denk geldi. Ben pazar
günlerini ne olursa olsun, dünya yansa doğaya, hayvanlara ayırırım. O
gün de ben zaten Postal yazacaktım. O zaman Postal savunsun kendini
ben nasılsa savunurum dedim. Pako yaşasaydı bilge kişi olarak o cevap
verecekti ama yok. Onun yerine Postal'a düştü bu görev. Suşi, ağır
başlıdır konuşmaz, Çıtır dişi olduğu için söz ona düşmez. Postal cevap
verdi. Terbiyesini de bozmadı.

Tayyip Erdoğan yüzünden halkı aşağılayan
onlara küfreden biri gibi gözüküyorum

Bu mesele, göbeğini kaşıyan adam benzetmesi yüzünden mi çıktı?


Bu benzetme artık sırtımda bir kambur oldu aslında. Altında ezilmeye
başladığım bir benzetme olmaya başladı. Ben söyledim bunu ama beni
ezmeye başladı, çünkü o kadar çok insan bunu başka yere çekiyor ki.
Toplumda bunu anlamayan çok kişi var. Tayyip'ten duyuyor bunu, benden
okuyarak bilmiyor. O yüzden halka küfür etmiş, halkı aşağılamış biri
olarak biliyor beni. Ben halkı aşağılamak için söylemiyorum ki bunu.
Ben halkla içiçe yaşayan biriyim. Lüks bir yerde göremezsiniz beni.
Bayıldığım yerler var, Cunda'daki Balıkçılar Kahvesi, Taş Kahve. Beni
bunlar çeker.

Siz Urfalısınız değil mi?

Kara Meydanı Mahallesi, Kara Camii'nin yanındaki karanlık sokakta,
kara kaplı evde doğdum büyüdüm. Böyle bir yerden geldim. Ailem orada.
Ben niye o halkı aşağılayayım canım. Ben bambaşka bir insan tipinden
bansediyorum. Aziz Nesin o oranı vermişti, ben tam bilmiyorum ama
halkımızın içinde göbeğini kaşıyan adam var. Bir partiyi tek başına
iktidara getirebilecek kadar güçlüdür bu kesim. Bu kesim Türkiye'nin
canına okuyan kesimdir.

Bunlar kimse
yokken aynanın karşısında dans ediyorlar mıdır?

Abdullah Gül için de demiştiniz ki "Benim cumhurbaşkanım değil."


Hâlâ da diyorum. Bir kere Abdullah Gül, sanık. Daha önce milletvekili
sonra da cumhurbaşkanı olduğu için dokunulamıyor. Kayıp trilyon
davasından. Parti için hazineden alınan yardımın 1 trilyonu nerede
bilinmiyor. Diğer iddia altında olan Erbakan. O hapiste -sonradan
Erbakan'ı Abdullah Gül affetti- Sonra Abdullah Gül cumhurbaşkanı
oluyor. Bu benim çok tepkimi çekti. Kabul edemiyorum bunu. Ayrıca
yaşam biçimi ve dünya görüşü onun Türkiye'nin cumhurbaşkanı olmasını
engellemesi gerekirdi. Siz onun eski laflarını bilir misiniz? Türk
olmanın içeriğini anlatan laflara kızıyor, Avrupa Birliği'ne kızıyor.
Kızıyor da kızıyor. Bunları söyleyen adam nasıl cumhurbaşkanı olur ya?
Ayrıca Çankaya'da tesettürlü-türbanlı kadın olmaz. Gerçi kendilerine
göre giyim reformu yaşadılar. Gerçi kara çarşaftan buraya geldiler.
Sıkmabaş oldular. Daracık etekler, yüksek topuklar, yeşiller morlar.
İç çamaşırı dükkanlarından çıkmayan türbanlılar dolu.

Ben Abdullah Gül'ün değiştiğini ve bu değişimin samimi olduğunu
düşünüyorum. Siz buna katılmazsınız sanırım?


Bu adamların en büyük özelliği çabuk değişebilmeleri zaten. Fırsat
olsa yine değişir bunlar. Ben öyle düşünüyorum. Ruh hallerini de
anlıyorum aslında, hiç ummadıkları anda devletin başına geldiler.
İktidar olmanın, büyük bir devletin başında olmanın çağdaş dünyadaki
yerini ve nimetlerini gördüler.

Artık değişmek istiyorlar bence de. Bazen benim aklıma geliyor, acaba
kimse yokken ayna karşısında dans eder gibi figürler yapıyorlar mı,
hanımlar türbanları çıkarıp aynanın karşısında kendilerine bakıyorlar
mıdır?


Bazen ben yaparım bunu, aynanın karşısında kafama külah geçirip acaba
imam olsaydım nasıl olurdum diye bakarım.

Demirel'e de karşıydım ama artık o ulu önderimiz ve en iyi dostum

En büyük tepkiniz...

Çağdaş yaşam biçimini savunarak bir yerlere gelselerdi. Türk toplumunu
Arap kültürüne ve Ortaçağ'a sürükledikledikleri için tepkiliyim.
Demirel'e de karşıydım ben. Tansu Çiller'e de. Ben herkese karşıydım
aslında. Ama şimdi en büyük dostum Demirel. Son günlerde ona
bayılıyorum. Neredeyse bugünlerde ulu önderimiz oldu. Tayyip'le bunu
yapmamız çok zor. İçinde yok çünkü bu duygular. Ama inanın Türkiye'de
toplum çok değişti. Büyük şehirlerde yaşadığımız için bunu
anlamıyoruz. Anadolu'ya bakın. Ayvalık Plajı'na kimler gelmeye başladı
biliyor musunuz, tesettürlü kadınlar denize giriyor. Propagandayı çok
iyi biliyor bunlar. Defileyle, modayla falan tesettürü hayatımıza
soktular. Uzaktan bakınca çok güzel gözüken, albenili, tesettürlü
kadınlar ortada dolaşıyor. Toplumu bozarsanız düzeltmek çok zor olur.
Toplumun canına okudular. Bunlardan çağdaş Türkiye olmaz. Tıynetlerini
biliyorum. Yapılarında yok, kimliklerinde yok. Bunlar klozet görünce
kızıyorlar, taş istiyorlar. Danstan nefret ediyorlar, içki gördükleri
zaman tahammül edemiyorlar. Geldiler, parlamentoda ilk su bardaklarını
rakı bardaklarına benziyor diye değiştirdiler. O yaptıkları yardım
bile toplumu biraz daha sadakacı, dilenci, avantacı yaptı.

İki kız kardeşim ile annemin başı örtülü. Onlara da çok yakışıyor

Türbana şiddetle karşısınız. AKP'nin bunu kullanma biçimine,
siyasetine tepki duymamak mümkün değil ama kafasını kapamak isteyen de
niye kapamasın ki?


Estetik olarak karşı çıkmayabilirdim ya da özgürlük anlamında
destekleyebilirdim belki. Benim iki kız kardeşim ve annemin başı
örtülüdür, hatta ablam hacıdır. Onlara çok da yakıştığını düşünürüm o
kıyafetlerin. Ama siyasi simge haline getirmeleri her şeyi alt üst
etti. Genç kızlarımızın hayatlarını mahvetti. Erbakan'la başladı bu.
Çözülebilirdi üstelik. Tayyip Erdoğan veya Abdullah Gül hâlâ çözebilir
bunu. "Başlarını açıyoruz karılarımızın, artık Türkiye çağdaş dünya
gibi giyinsin istiyoruz" deseler, bir de resepsiyon verseler ben de
koşarak giderim.

Burada şaka yapıyor Bekir Bey demem lazım galiba, yoksa size yine çok
kızacaklar...

Avrupa Birliği meselesi de numaraydı. Sırf askeri müdahalelerin önünü
kesmek için bir saçak altıydı. Yaşam biçimine, anlayışlarına aykırı
bir kere. Kadınların özgür olduğu, kızların erkek arkadaşlarıyla el
ele sinemaya gidebildikleri, akşamları işadamlarının birer duble bir
şey içebildikleri ortamları bu insanlar sevmez. Bunların kafasındaki
yaşam biçimi Arabistan. Gerçi ne Erdoğan ne de Gül bu ülkeye şeriat
gelsin istemezler. Onların modeli farklı. Kuran'daki ayetleri yerine
getirsek Tayyip Erdoğan'ın bir gün o koltuğunda oturmaması lazım.
Yağmacıdan, hırsızlık iddiası altındakinden, avantacıdan, sanıktan
iktidar olmaz.

Ergenekoncu diye
tutuklanan paşaların önünde saygıyla eğilirim

Türban yazısı yazdığınız kadar Ergenekon'la ilgili yazmadığınıza dair
bir-iki eleştiri okudum. Buna katılır mısınız?


Ergenekon bir zihniyettir. Zaman zaman örgütlenmeler olmuştur. Bunlar
kirli insanlardır. Bu zihniyet de ortadan kaldırılmalı, fakat artık
Atatürkçüyüm diyen herkes bunun içerisine konuldu, buna karşıyım.
Saydım, 30'a yakın yazı yazmışım bu konuda. Tanıdığım paşalar,
askarler var tutuklananlardan. Yaşantılarını, duygularını biliyorum.
AKP'ye, demokrasiye, çağdaş dünyaya bakışlarını biliyorum. Onların
önünde saygıyla ayağa kalkarım ben. Şu an da dahil. 300 metreden
boyunlarına atılıp yanaklarından öperim. O insanların içeride olması
çok canımı sıkıyor benim.


Erdoğan'ın sonunu halkın yaşadığı korku ve baskı getirecek

Hangi Paşa bu?

Tolon Paşa. Babam öldüğünde gazeteye başsağlığına gelmişti. Yanında da
bir-iki hanım vardı. O sırada mitingler falan düzenleniyordu. Bana bu
işlerin askerle değil halkın kendi tavrıyla düzelebileceğini
anlatmıştı o gün. "Ordudan kimse bir şey beklemesin, halk kendi
tavrını koysun" demişti. Bu adamı bir süre sonra örgütçüsün diye içeri
atmalarına şaşırdım.

Darbe günlükleri, size bir şey ifade ediyor mu peki?

Darbeler varsa günlükleri de olur herhalde, bilmem ki.

Ne olur bu işin sonu?

Herkes baskı altında. Halkın bu korkusu Tayyip'in sonu olacak.

Her sabah 04.00 civarı rüyamda kovulduğumu görüyorum

İşten atılabileceğinizi düşündünüz mü siz de?
Her gece saat 04.00 civarı aynı rüyayı görüyorum ben, kovulduğumu.
Kalkıyorum yatağımdan salona geliyorum. Arkamdan Andree gelir. Anlar
hemen. "Sana başka iş mi yok, üzülme" der sarılıp. Ben de burnumu çeke
çeke "Haklı olabilirsin" derim. Yaşadıklarımızdan etkilenmediğimizi
kimse söyleyemez. Ben çok alınganımdır. Özel hayatımda da böyledir bu.
Beni atsalardı ben Emin gibi kızmazdım. Emin öfkeli. Kitap da
yazmazdım ben. İçime kapanır, buralardan gitmek isterdim. Emin'le
farklıyız biz.

Siz bırakmayı düşündünüz ama..

Gece Hüsamettin Cindoruk'un evindeydik. Ben çok ciddi bırakmayı
düşündüm. Hatta Hüsamettin Bey bana "Hayır, bırakma" dedi.

Dürüst olmak lazım!
Ben atılsam, Emin kılını kıpırdatmazdı

Emin Çölaşan'ın kovulmasından sonra da siz zor günler yaşadınız değil
mi? Çok mu yakın iki arkadaşsınız siz gerçekten?


Kanka değiliz. Rakibiz bir yerde. Dürüst olmak lazım. Grup çalışması
yapamazsın gazetecilikte. Bireyseldir. Yazılarından dolayı kim
kovulmuş olsa ben onun için de aynı tepkiyi verirdim Hürriyet'te. Ama
beni atsalar Emin'in kılı kıpırdamazdı. Umrunda bile olmazdı. Ne
diyeceğini de biliyorum "Bekirciğim geçmiş olsun. Olur böyle şeyler,
üzülme, herkesin başına gelir" diyecekti. Bir daha da aramazdı. Yemin
ediyorum böyle olurdu. Bu benim gerçek düşüncem..


Okuyucularımın bir kısmı da "Emin Çölaşan atıldı, sen de bırak" dedi.
Ama buna en güzel cevabı Emin kitabında vermiş. Ona soruyorlar "Madem
baskı vardı, sansür vardı. Siz niye bırakmadınız?" O da diyor ki
"Kazanılmış cepheyi niye bırakayım?" Doğru demiş. Bıraksaydım. O
günden beri neler oldu? Kim yazacaktı bunları?

Hürriyet tiraj kaybetti mi Emin Çölaşan ayrıldıktan sonra?

O günlerde tiraj kayboldu. Ama Başbakan'a minnettarım, bana "Çek git"
dedi o günlerde. Bu sefer iş tersine döndü Hürriyet tiraj aldı.

Aydın Doğan'ın Emin Çölaşan'a açtığı 50 bin TL'lik tazminat davasında
siz Emin Çölaşan lehine tanıklık yaptınız. Daha sonra Aydın Doğan'la
konuştunuz mu sonra?

Ne Ertuğrul ne de Aydın Bey'le konuştum. Zaten rastlasam ben konuyu
değiştiriyordum hemen. Aydın Bey bir kez bambaşka bir şey için aradı,
bu konudan hiç bahsetmedi. Bunu "Sana kızmadım, ilişkimiz aynen devam
ediyor" demek istedi olarak yorumladım. Bu yaşadığımız dünya
medyasında bir ilktir belki. Bir gazeteci patronu aleyhine tavır
koyuyor. Ben burada Ertuğrul Özkök'e ve Hürriyet'in demokrat tavrına
güvendim. Ertuğrul'un beni burada destekleyeceğine inandım. Vicdanen,
ne biliyorsam onu söylemek zorundaydım. Nohut-kömür alıp oy satanlara
kızıyorum da kendim maaş alıyorum diye sussaydım onlarla aynı şeyi
yapmış olurdum.

Mahkemede ne dediniz siz?


"Emin'e sansür uygulandı" dedim. Hakim de ısrarla "Size niye
uygulanmadı?" dedi. "Bilmiyorum. Yazım tarzlarımız farklı, o yüzden
herhalde" dedim. İki avukat çapraz sorguya tuttu beni. Belki başka
neden de vardır hiç bilmiyorum, o ne. Ben aslında Emin niye kovuldu
bilmiyorum, yemin ederim. Çıkamadım işin içinden. Bence Emin de Aydın
Doğan da bunu bilmiyor. O psikolojinin sonucu öyle oldu

23.02.2009

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

24 Ocak 2009 Cumartesi

ÖĞRENCİLER KARNE ALIYOR...

Yarıyıl tatili geldi öğrencilerimiz karnelerini aldılar. Haliyle bukarnelerde sevindirici notlar olduğu gibi sevindirici olmayan notlarda olacaktır. Tabiidir ki notları iyi olan öğrencilerin sevindiği kadar, notları kötü olanlar da doğal olarak üzüleceklerdir. Sevgili öğrenciler bu durum dünyanın sonu değildir. İkinci dönem daha çok çalışarak sizler de aynı başarıya ulaşabilirsiniz. Bu konuda öğrenci anne ve babalarına çok görev düşmektedir. Onların bu konuda öğrencilere daha olumlu yaklaşmaları gerekmektedir. Eski bir eğitimci olarak bu konulara deyinmek istedim.Cumhuriyet gazetesi makale yazarı değerli prof. dr. Erdal Atabek karne ile ilgili bir yazı yazmış, bu yazıyı okudum. Yazı gerçekten çok güzel ve aydınlatıcı olduğu için, Sayın hocamın affına sığınıp bu yazısını sayfama yazdım. Saygılarımla.
Öğrenciler Karne Alıyor…
Eğitimin ilk dönemi sona erdi ve karneler veriliyor.
Bir dönemin ders notları neyi anlatıyor?
Öğrencinin çalışıp çalışmadığını mı?
Konuları anlayıp anlamadığını mı?
Öğrenme niyeti olup olmadığını mı?
Hangi konularda yeteneğinin olup olmadığını mı?
Okula gitmekten mutlu olup olmadığını mı?
Arkadaşlarıyla kurduğu-ya da kuramadığı- ilişkileri mi?
Kimleri arkadaş olarak seçtiğini mi?
Nelere sevinip nelere üzüldüğünü mü?
Üzüntüsünü paylaşıp paylaşmadığını mı?
Sevindiği zaman bu sevincin nedenini anladığını mı?
Bu eğitimle kişiliğinde değişim olup olmadığını mı?
Okul yaşamının karakterinde nasıl izler bıraktığını mı?
Ara sıra okuldan kaçma isteğinin olup olmadığını mı?
Kendine kimleri örnek aldığını mı?
Durumu ile ilgili neler düşündüğünü mü?
Bugünkü durumu ile geleceği arasında bir bağ görüp görmediğini mi?
Eksiklerinden, yanlışlarından sorumluluk duyup duymadığını mı?
Kendisini bir ölçüde tanımayı öğrenip öğrenmediğini mi?
***
Hayır.
Merak etmeyin, karne notları bunların hiçbirisini göstermeyecektir.
Karne notları öğrencinin sisteme uyum sağlayıp sağlamadığını gösterecektir.
Anneler babalar, bu karne notlarıyla çocuklarını değerlendirirlerse yanılırlar.
Çocuklarını değerlendirmek istiyorlar sa, doğru kaynak çocuğun kendisidir.
Ve eğer, çocuklarına yardım etmek istiyorlar sa, onunla konuşmalıdırlar.
Çocuklarını düşündürmeye çalışmalıdırlar.
Çocuklarına sorumluluk vermeye çalışmalıdırlar.
Çünkü yaşamın doğrusu da eğrisi de, herkesin kendi içindedir, herkesin kendi elindedir.

28 Aralık 2008 Pazar

2009 FALI

Bugün yeni bir şey öğrendim. Doğrusunu söylemem gerekirse kırk yıl düşünsem böyle güzel ve anlamlı bir burç yazısı yazamazdım.Sayın üstadım 2008 yılı giderken güzelce durumumuzun hali pürmealini dile getirmiş .Sayın Yılmaz Özdil'e teşekkür ederim.Burçlarınız bu seçim yılında hayırlara vesile olsun.Tüm okuyucularımın yeni yılını kutlar, gelecek yılın sağlıklı ve mutluluk içerisinde geçmesini temenni ederim.
Turgut İbiş
Emekli Öğretmen.

28 Aralık 2008 Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr

2009 falı...
Takunya burcu:
Sosyal demokrat kovalarla anlaşamaz.Dönek burcu insanını sever.Yakın çevresinin koyun burcundan olmasına özen gösterir..Yükselen burçtur.Uçar yani..."Astrolog uçmaz,mürit uçurur" lafı, bunlardan çıkmıştır.Uğurlu günü cuma,uğurlu sayısı çalınan sandık sayısı...2008'de Jüpiyerin etkisi altına girdiler,2009'da Uranüs'ün teğet geçmesi için dua edecekler.Aşk hayatları, Noel Baba'nın yılbaşında getireceği İMF viagrasına bağlı.
*
Liboş burcu:
Burç tutmazlar.Bir bakarsın laik burcundan,bi bakarsın takunya burcundan...İşlerine hangi burç geliyorsa, o burçtan olurlar.Postal burcunu bile yalamışlıkları vardır.2009 gelmiş 2229 gelmiş, onlar için fark etmez; daima pozitif bir yapıya sahiptirler.Suratlarına tükür ...Yarabbi şükür, bahar yağmurları başladı,diye sevinirler. Yeni yılda hangi burcun maskesini takacakları, Bürüksel rasatanasinden gelecek verilere bağlı.
*
Entel burcu:
"Herkes malı götürdü, kimi Nobel kaptı, kimi gemi aldı, ben babayı aldım" duygusu içerisindesiniz.Burcunuz bi türlü yükselemiyor birader...Üstelik, herkes sizin denyo burcundan olduğunuzu düşünüyor.Dolayısıyla, kendinizi kusurlu,kabahatli, süt dökmüş kedi gibi hissediyorsunuz.2009'da bu duygusal travmadan kurtulacaksınız.Ondan özür dileyeceksiniz,bundan özür dileyeceksiniz,burcunuz yükselmese bile kıçınız göye erecek.
Kalantor burcu:
Düzen değişse bile, düzülenin aynı kalmasına dikkat ederler. köprüden geçene kadar ayı burcuna, dayı burcu demeyi severler.2009'un yükselecek burcuna 4-5 sene önceden yatırım yapmışlardır mutlaka,kırpıp kıpıp,"Bak bu çok yükselecek" diye borsadasalağın birine kakalarlar.Aynı zamanda, toplumsal sorumluluk hissederler, toplumu uyarırlar.Bi tanesi yılbaşı için reklam taptı mesela:"Kriz kışınıza kaçmasın!"
Gariban burcu:
Nereye çekersen oraya giden, uyumlu bir mizaca sahiptir.Bu yaradılışı nedeniyle "ikikoyun güdemeyen siyasetçiyi" sevmez.Donunu al, kömür ver,alkışlar.Hayatı boyunca Mars'ın etkisi altındadır...Habire 2 Mars 1 ters olmasına rağmen , "bu defa kesin şeş attığını" düşünür. E haliyle, her sene olduğu gibi , önümüzdeki sene de başına gelecekler var.

27 Aralık 2008 Cumartesi

KEÇİLER

keçiler
Evcil hayvanlar türleri arasında SAANEN keçinin önemli bir yeri vardır ve ekonomik önemi fazla olan türlerden en iyisidir. Bu keçinin ilk evcilleştirilen hayvan türlerinden bir olmasına ve değişik ortamlara kısa bir zaman dilimi içinde uyum sağlamasına bağlayabiliriz.
SAANEN keçileri bilindiği üzere en fazla süt üreten keçi ırklarının başında gelir. İsviçre kökenli bu hayvanlar dünyanın her yerinde yetiştiği gibi ülkemizde de bulunmaktadır. 2002 yılında yapılan bir araştırmaya göre (Kaynak : Zirai Mücadele CD 2002) Türkiye de 8.057.000 milyon baş keçi bulunmaktadır. Son beş yıl içinde ki keçi popülasyonundaki azalama oranı %10'dur. Keçi yetiştiriciliği özellikle kırsal alanlarda yaşayanlar için protein kaynağı acısından oldukça önemlidir. SAANEN keçisi, diğer keçi ırklara ve özellikle de ülkemizde yaygın olan kıl keçilerine göre süt verimi daha çok fazladır. İyi koşullarda yetiştirilen bir SAANEN keçisinin ortalama verimine 10 adet kıl keçisi ancak ulaşabilmektedir Genel olarak keçiler küpeli, kısa ve beyaz tüylüdür. Meme iki but arasına iyi yerleşmiş olup koltuk tipi bezel memedir. Gelişme hızı, süt ve döl verimi yüksektir. Genellikle 2-5 başlık gruplar halinde aile işletmelerinde kullanılır. 1959’lı yılların başında Türkiye’ye de getirilmiş ve halen saf ve melez olarak yetiştirilmektedir Saanen ırkının en önemli özelliklerinden birisi olan farklı iklim koşullarına uyma yeteneği sayesinde, götürüldüğü yerlerde çok çabuk adapte olabilmektedir. Saanen keçileri yemleme ve mera koşullarına karşı çok duyarlıdır. Yüksek verim yeteneği ancak iyi bakım ve besleme koşullarında ortaya çıkar. Saanen keçilerinde yemden yararlanma yeteneği yüksektir ve erken çağda cinsi olgunluğa ulaşırlar ve hızlı ürerler. Bu da Saanen ırkının yetiştirme yönünden en önemli avantajıdır. Döl verimi yüksek olan ırk, genellikle ikiz yada üçüz doğum yaparlar. Canlı ağırlık erkeklerde 70 kg, dişilerde 50 kg’dır. Ortalama 2.5 yaşında süt verimi 750 kg ve laktasyon süresi 280 gün’dür. Elit dürülerde laktasyon süt verimi bir ton ve laktasyon uzunluğu 300 gün olarak saptanmıştır. Sütte yağ oranı % 3.4-3.6 civarındadır
DAMIZLIK KEÇİ VE OĞLAK SATIŞLARIMIZLA HER ZAMAN HİZMETİNİZDEYİZ

0532 527 8117
atizciftligi@hotmail.com

Posted by Picasa
Sayfaya aldığım bu keçi konusu neden icabetti derseniz? Bilgi sunar ile sanal alemde gezinirken, uzun kulaklı bir keçi yavrusu resmi gördüm .İlgimi çekti ,derken busayfaya keçiler hakkında birtakım bilgiler yazayım dedim.Keçi ormanların düşmanı diye bizlere belletildi.Fakat yaşadığım ve gördüğüm bazı olaylar keçilerin insanlar kadar ormana zarar verdiğine şahit olmadım.Zira denetimsiz otlatım yaptırılırsa keçi elbette ormana zarar verir.Çünkü keçi yetiştiği her ağacın , fidanın tepe sürgününü yiyerek fidanın ölmesine sebep olur.İnsanlar ise büyük küçük demeden her türlü orman ağacına zarar verirler.İnsanlarımızın bu konuda iyi eğitilmesi gerekmektedir.
Ormanda yaşayan köy halkına geçinebilecekleri bir iş ,uğraş yaratılırsa ,ihtiyacı olan odun ve kereste verilirse herhalde köylülerimizde bu huylarından vazgeçerler.Keçinin yasaklanmasıyla ne orman büyür ne de orman kaçakçılığı son bulur.
Keçinin ülkemiz ekonomisine sayılamayacak kadar faydası vardır. Daha fazla bilgi için yukarıdaki lingden araştırılarak elde edilebilinir.Uzun kulaklı keçi alt sayfadadır.
Emekli Öğretmen Turgut İbiş

Uzun Kulaklı...

Posted by PicasaUzun kulaklı Keçi Yavrusu.

22 Aralık 2008 Pazartesi

KILIÇDAROĞLU DESTANI...



2002 ve 2007 Genel seçimlerinde CHP'den iki dönem İstanbul Milletvekili seçilen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, yaptığı meclis çalışmaları ile Türk Halkının umudu oldu. Haksızlıkların, yolsuzlukların üzerine giderek çalışmalarıyla kendisini kanıtladı. Bu nedenle partili partisiz herkesin sevgisini kazandı. Kılıçdaroğlu'nun bu yılmaz yıldırır çalışmaları, TBMM'nin çatısı altında ki diğer milletvekillerine de örnek olmasını temenni ederim.
Aşağıdaki sütuna Cumhuriyet gazetesi yazarı Sayın Işık Kansu'nun köşesinde yayınlanan bir şiiri yayınlıyorum ve beğeninize sunuyorum.
Ankara kulisi IŞIK KANSU
CUMHURİYET 22 Aralık 2008
KILIÇDAROĞLU DESTANI...

Anadolu insanı, öyle kolay kolay inanıp içten sevmez siyasetçiyi. Sevdi mi de, gönlünü açar, sudan aziz sayar. O yüzden yüzlerce mektup yağıyor dürüstlüğün simgesi haline gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun bilgi sunar sitesine. Kayseri'den Yavuz, Kılıçdaroğlu destanı yazmış örneğin:
KILIÇDAROĞLU DESTANI

Bedeni zayıf da güçlü kudreti
Koydu mu oturtan Kılıçdaroğlu.
Doğruluk ne imiş bize öğretti
Yanlışı buldurtan Kılıçdaroğlu.

Belgesiz konuşmaz dosdoğru biri
Koltuğundan eder ağa'yı, mir'i
O nu gören yolsuzluklar kaçıyor geri
Benzleri soldurtan Kılıçdaroğlu.

Efendi, çok kibar pek ağırbaşlı
Sakin konuşuyor, birazcık yaşlı.
Söker alimallah tanımaz dişli
Çürüğü doldurtan Kılıçdaroğlu.

Yolsuzluk yapan yobazlar kaçar
Dosyayı, belgeyi önüne açar
Dökülüyor hepsi ikişer üçer
Korkudan öldürten Kılıçdaroğlu.

Yerinden ediyor herkesi tek tek
Yüreği mangaldır gözü de pek.
Elinden kurtulmaz iribaş gökçek
Rüşveti kaldırtan Kılıçdaroğlu
.
Seni doğuran o nasıl ana.
Tunceli yiğidi çıktı meydana
Deli ozan bir destan yazdı bak sana
Yüzleri güldürten Kılıçdaroğlu.

03 Aralık 2008 Çarşamba

ATA'NIN CAN DÜNDAR'A MEKTUBU

Utandım çocuk

Beni anlatan bir film yapmışsın .
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım, bundandır utancım.
Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım.
"Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. .
"Bilim" demiştim, tek yol göstericidir.
Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için.
Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?
Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk?
Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana ?
Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki, Çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette..
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?
Dedim ya, sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu.
Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de gözü yaşlı analara.
"Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse,
"bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa
ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk... olmadı.

21 Kasım 2008 Cuma

ATA'YA SALDIRI YARIŞI...


Kasım 21, 2008 - KARAMANLI NEVZAT

Atatürk’ün ilkeleri hedefte,
Azarak saldıran prim yapıyor.
Eski değer yoktur imalı lafta,
Yazarak saldıran prim yapıyor.

Devir döneklerin, gün uğursuzun,
Nasıl göneniyor bak uzun uzun
.Resmini çarpıtıp ulusumuzun,
Çizerek saldıran prim yapıyor

Utanmadan övüp iğrenç talanı,
Karalıyor Atatürk’ten kalanı.
Birbiri peşinden onca yalanı,
Düzerek saldıran prim yapıyor.

Kulağı dayayıp AB sesine,
İhanet ediyor Türkiyesine.
Kemalist çevrenin içerisine,
Sızarak saldıran prim yapıyor.

Hakaret yağdırıp kaypak bir dilden,
Söz ediyor güya insani halden.
Hokkabazca, Mustafa’yı Kemal’den,
Süzerek saldıran prim yapıyor.

İlgisi kalmayan yoksulla, açla,
Milleti eğliyor baldırla, kıçla.
Dinciye yamanıp aldığı güçle,
Ezerek saldıran prim yapıyor.

ABD önünde elpençe durup,
BOB tezgahlarına postunu serip,
Ordan ora koşup konferans verip,
Gezerek saldıran prim yapıyor.

Travma geçiren birden ayılıp,
Hükümler veriyor adam sayılıp.
Halkın otağında yere yayılıp,
Kazarak saldıran prim yapıyor.

Örümcek kafalı gerip ağları,
Bilmez görünüyor geçmiş çağları.
Atatürk’ün bağladığı bağları,
Çözerek saldıran prim yapıyor.

Atatürk düşmanı maskeyi attı.
Etiği, namusu çöpe fırlattı.
Köpürdü, kudurdu, sanki tırlattı,
Kızarak saldıran prim yapıyor.

Nevzat uyarıyor, sakin olunuz.
Atatürk yenilmez bunu biliniz.
Bir yere kaçmasın sonra diliniz,
Büzerek saldıran prim yapıyor

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

Posted by Picasa

07 Kasım 2008 Cuma

OBAMA'YA MEKTUP

Bir şair var adı Nevzat, günün olaylarına uygun şiirler yazar.Bu şairimizi internette gazeteleri okurken tanıdım .Yazdığı şiirlerin bir çoğunu onun adına ayırdıgım veb sayfasında yayımladım.Şimdi gene günümüzün ekonomik ve siyasal olayları için yazdığı bir şiirini yayınlıyorum.Severek okuyacağınıza eminim.İyi okumalar.
http://pages.google.com/edit/turgutibis.resim/karamanli
Kasım 07, 2008 -
KARAMANLI NEVZAT, İLK KURŞUN

Başarına çok sevindim inan ki,
Umduğumdan başka çıkma Obama.
Özdeşleştim hemen seninle sanki,
Tensel farklılığa bakma Obama.

Bush’la uyumluyduk, tam aynı çapta,
Çarptık, böldük yanılmadık hesapta.
Bırakın eşbaşkan kalayım BOP’ta,
Büyük hayalimi yıkma Obama.

Eğer olur ise yanında yerim,
Başka ne isterim oh! Allah Kerim.
Ben de senin gibi dozunda yerim,
Nolur ümüğümü sıkma Obama.

Zaman zaman belki hatamız oldu,
Hamdolsun dostluklar hep baki kaldı.
Bu dostun geçmişte dersini aldı,
Deliğe süpürüp tıkma Obama.

Ortadoğu sizin, güven sen bana,
Sakın üzülme sen dökülen kana.
Orda da, burda da halk bizden yana,
Ayağın sürçse de çökme Obama.

Gözden kaçırma sen koyduğum imi,
Söyleneni yanlış anlıyor kimi.
Nevzat’ın yazdığı mektup samimi,
Başka anlamlara çekme Obama.

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

28 Ekim 2008 Salı

TORTUM GÖLÜ

Erzurum'a oradan Tortum istikametinde ilerliyerek şimdi Uzundere ilçemiz sınırlarında kalan bu şirin gölü, manzarasını izleyebilir oradaki konaklama tesislerinde nefis ala balık,meşur cağ kebabı ile karnınızı doyurabilirsiniz.
Eğer zamanınız varsa çamlıyamaç köyünde ki (Öşvank)kilisesini Bağbaşı beldesindeki Meryemana kilisesini de gezebilirsiniz.
Yörede o kadar bol tarih hazinesi var ki isimlerini şu an hatırlayamadım.En önemlilerinden Tortumkale'yi Görmenizi önerebilirim.Bu kalenin resimleri sayfalarımda mevcuttur.
Posted by Picasa

19 Ekim 2008 Pazar

2008 Yılında yapılıp Karşıyaka ve İzmirlilerin hatta tüm insanlığa sunulan Birleşmiş Milletler anıtının yöremize bir güzellik kattığı ve hatta turizmimize hizmet ettiğini söğleyebilirim.Buradan İzmir'in ve Karşıyakanın genel görünüşleri çok güzel o tepeden kuş bakışı her yeri izleme olanağı var.Bu mekâna Konak'tan 77 nolu otobüsle gidilebilinir.Ayrıca Karşıyaka'dan da otobüs var.O mekândan etrafı seyretmek , sıcak yada soğuk birşeyler içmek tüm yorgunluğunuzu atabilir.Eğer acıktıysanız gene oradaki mekânda karnınızı doyurabilir misafirlerinizi de ağırlayabilirsiniz.Ailece piknik dahi yapabilirsiniz.Şimdiden iyi seyirler diliyorum.
Posted by Picasa

12 Ekim 2008 Pazar

EZOP'TAN BİR HİKÂYE

Hikáye bu ya... Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler... Her biri başka yöne gider.
Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir... İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüştür.
Beygir merakla sorar: "Nedir bu halin inek kardeş?"
İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:
"Sorma beygir kardeş... Bu insanlar çok merhametsiz... Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş."
Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:
"Ah, sorma... Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü bindi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular. Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar. Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım inek kardeş."
İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır. Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir. Üzerinde lacivert takımlar vardır.
İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde, "Nedir bu halin? Neler oldu? Neden böyle zevkten dört köşesin?" diye sorarlar.
Eşek keyifli bir şekilde anlatır:
"Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor, bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım. Haktan, hukuktan, refahtan, adaletten filan bahsettim..."
"Eee, sonra ne oldu?"
"Ne olacak beni başkan seçtiler!"
"Deme yahu.. Yani sen başkan mı oldun?"
"Evet... Bir şey yapmama gerek kalmadı. Ben bağırdıkça onlar ’Seninle gurur duyuyoruz’ diye alkışladılar. Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!"
"Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?"
"Valla, yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı!"
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr 12.10.2008

05 Eylül 2008 Cuma

TORPİL NASIL YAPILIR?

Torpil Nasıl Yapılır ?
Yıl 1934 , o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır . Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir .Bakan , makamında çalışmaktadır .
Kapı çalınır . Bakanın gür sesi :- ' Giriniz ! ' der .ATATÜRK'ün Yaverlerinden biri , yanında iki çocukla makama girerler .Konuklara yer gösterir ve kendisine uzatılan zarfı açar .ATATÜRK'TEN gelen bir mektuptur bu , üzerinde :- ' Bay Abidin ÖZMEN , Milli Eğitim Bakanı ... ' yazmaktadır .Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur ,mektupta şöyle yazmaktadır ;- ' Yaver Bey'le , size , iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum . Bu çocukları ,uygun göreceğiniz bir liseye ( parasız yatılı olarak ) kaydını yaptırınız lütfen ... '
Bu , ATATÜRK'ün bir emridir . Kesinlikle yerine getirilecektir . Bakan ÖZMEN ,Orta Öğretim Genel Müdürü'nü yanına çağırtır ve gelincede kendisine , şu direktifi verir :
- ' Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocuklarınHaydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp , her ikisi için de ,üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının Veli ve ödeyen hanesineATATÜRK'ün ismini yazdırarak bana getiriniz ' der .
Bakanın emri yerine getirilmiştir . Üstüne , Abidin ÖZMEN'de kısa bir mektup yazarak ,makbuzları Yaver Bey'le ATATÜRK'e yollar .
Mektubun içeriği şöyledir :- ' Muhterem ATATÜRK , Yaver bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkındaki emirlerinizi aldım . Ancak , arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı ATATÜRK gibi büyük birisi bulunduğu için ; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme , hem yasalarımız , hem de mantığımız izin vermedi . Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'neparalı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım . Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları da ekteşahsınıza takdim ediyorum ... '
ATATÜRK bu mektup üzerine , devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek :- ' Bak Senin Milli Eğitim Bakan'ın bana ne yaptı ' diyerek olayı anlatmış .İnönü'de , Bakan'ı adına kendisinden özür dilemiş .
ATATÜRK :- ' Yok , yok ! ' demiş , ' Özür dileme . Bilakis çok memnun oldum . Keşke her devlet adamı ,bu medeni cesarete sahip olabilse ve böylece bize doğruyu gösterebilse ... '
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının , unutulup gitmesine gönlü razı olmayan Bakanın yeğeni yüksek mimar H.Rahmi ÖZMEN , 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir .O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar .

20 Ağustos 2008 Çarşamba

POLİTİKA OTOBANINDA DURUM...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Politika otobanında durum...
EN sağ şeritte seyreden AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin trafikten men edilme olasılığı ortadan kalktıktan sonra yol açık.
Ve bizim politika otobanındaki kısmi tıkanıklık normale döndü sayılır.
Geri geri gittiği belli olmasın diye yolcuların ters oturtulduğu AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin şoförü Tayyip Kaptan ile çıkıp yukarı yazıhanede oturan Abdullah Gül Usta sizi götürebildikleri kadar götürecekler artık.
Cümleten hayırlı yolculuklar...
*
Mazot parasını yediği için trafikten men edilen ve düne kadar garaj hapsinde bulunan Cennet Nakliyat Kargo’nun kaptanı Necmettin Usta’yı saymazsak... Kaporta boyada olan ANAVATAN Turizm, ya da Ağar yükten dolayı şanzıman dağıtan Doğru Yol Sevkıyat’ı hesaba katmazsak...
Sağ şeritte geriye MHP Çekme ve Kurtarma Servisi kalıyor.
Ki AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ yolda kaldıkça çekip kurtarsın.
Sol şerit?...
Sol şerit boş...
Burada da Murat Karayalçın’ın kaykayını ya da Ufuk Uras’ın tek kişilik pizza-hut motosikletini hesaba katmazsak, ne kalıyor geriye...
Ce Ha Pe körüklü halk otobüsü...
Ancak iktidara varma açısından Ce Ha Pe Halk körüklüsünün içindekiler ile Deniz Kaptan arasında vites sorunu var.
Yolcular, "Hep düşük vites yarım gaz gidiyor, yani aşağı inip koşsak daha hızlı gideriz" görüşündeler.
Kaptan ise farkı, "Sivas’ın yollarında" kasedini koyarak kapatmayı deniyor.
*
Bence "balans ayarı" için tankların bizim politika otobanına çıkma olasılığı da ortadan kalktı sayılır.
İlk kez irticai nedenlerle tank personelinden kimsenin atılmadığı YAŞ toplantılarında, sanki tankların da iman kuvvetiyle gidebileceği inancının yerleşmekte olduğu izlenimi...
Ve Yaşar Paşa’nın tankı değil de, gri Audi’yi tercih etmesi...
Ne bilelim biz...
*
Kısacası AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ ile yola devam...
Her ne kadar politika otobanındaki Yargıtay Başsavcısı’nın radarına yakalanıp da, Anayasa Mahkemesi’ndeki trafik davasında "otobanda ters istikamette tehlikeli seyirden" mahkûm olsa da...
Ne yapabiliriz?
Geri geri, iyi yolculuklar...


Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr
Kemal Kılıçdaroğlu istifa etmeli
Bu CHP adam olmaz...
Hakikaten çağdışı bir parti.
*
Neymiş efendim, Şaban Dişli
katakulli yapmış da, milyon
doları indira gandi yapmış filan...
Boş işler bunlar, boş.
*
Kimi, kime şikáyet ediyorsun?
"Bi dümen çevireyim, senin arsanın değeri beş kat artsın, sen de beni gör" desem, 70 milyon nüfusun yüzde kaçı itiraz eder? Bak dikkat et, "Boğaz’ı talan ettiler" falan diye söylenip durur herkes... "İster misin Boğaz’daki o villalardan birini" diye sor, yavşak yavşak sırıtmaz mı, "kim istemez" diye? Hatta, bırak arsayı villayı... Avanta kömür, bulgur almayı içine sindiren adam, başkasının avanta almasına bozulur mu zannediyorsun?
*
Norveç mi burası?
Yarın öbür gün seçim gelir, nasıl olsa imara açılır diye, orman arazilerini yağmalayanlar, Japonlar mı? "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" vecizesi, Almanlara mı aittir? "Bal tutan parmağını yalar" de... "He valla" diye, gevrek gevrek gülmezler mi? "Çalsın ama iş yapsın" İngiliz özdeyişi midir?
*
Bırakın boş işlerle uğraşmayı...
*
Recep, başkan.
Şaban, yardımcısı.
E Ramazan’a da günler kaldı.
Mübarek üç aylardayız...
Nifak sokmayın millete.


Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr
Geçilmiş boğazın davası olmaz...
Tartışılan soru şu:
"Montrö delindi mi?"
*
Sıkmayın canınızı...
Delinmez.
"Gemicik"tir onlar.
*
4 tane zırhlıcık.
En küçüğü 147 metrecik.
Füzecik taşıyorlar.
Torpidocukları var.
*
Bence Rusya’ya böyle denmeli:
"Gemi dediklerine bakma sen...
Alt tarafı savaş gemiciği."
*
Türk halkı yemişti...
Putin de yer.
*
Kafama takılan sadece şu...
Amerikan, Alman, İspanyol ve Polonya gemicikleri Karadeniz’e açıldıktan sonra, hálá, "Montrö delindi mi" diye tartışılması, geri zekálılık değil midir? İstanbul Boğazı boğazdır da, Çanakkale Boğazı huni midir? Adamlar Çanakkale Boğazı’nı geçerken, akılcığımız nerededir? Bu gemiciklerin Karadeniz’e açılması rahatsızlık vericidir de, bu gemiciklerin fink attığı Marmara Denizi, Amerikan karasuları mıdır? Bu gemicikler, NATO kapsamında Gürcistan’a sağlık malzemesi götürüyorsa eğer, biz NATO kapsamında değil miyiz? Karadeniz’e, Akdeniz’e, Ege’ye ve hatta Atlas Okyanusu’na kıyısı olmayan Allah’ın Alman’ı taaa Baltık Denizi’nden gemicik getirene kadar, bizim gemimiz mi yok? Yoksa, yara bandımız mı bitti?
*
"Goben ve Breslau da gemicikti"
desem, "onlar ne?" diyecekler...
*
İyisi mi, boşverin...
Bakın dalganıza.
Bak ne geçiyor?
Uçak gemiciği.

02 Ağustos 2008 Cumartesi

KÖRÜZ BİZ

RIFAT ILGAZ
Bundan tam kırk yıl önce, 68'in o çalkantılı günlerinde yazmış...

Bakın bakalım, hiç eskimiş mi?
KÖRÜZ BİZ
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan
Tan yerinden söken umut ışığı
Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim
Aydınlıklar sizin olsun körüz biz
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara
Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz
Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
Bir bulut ne zamandır üstümüzde
Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz
Dolanır ayaklarımıza boğum boğum
Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır
Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz
Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner
Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
Ayak altında eziledursun karınca sürüleri
Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan
Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana
Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan
Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil
(R. Ilgaz, 1968)

Ben de diyorum ki eğer kör olmasaydık 68 yılından bu yana bir arpa boyu yol alırdık.
Aşık Veyseli'in dediği gibi''yumma gözün kör gibi'' işte öğle kör gibi etrafımıza bakarız.Hiç bir şey göremez ve algılayamaz, olandan bitenden ders almadan yaşayıp gideriz.Her şeyden habersiz yaşadığımızı sayın yılmaz Özdil'in yazısı bizleri ne güzel haberdar ediyor.
Okuyun sizde hak vereceksiniz.
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
Sıradan bi gün...
Hálá şu soruluyor: "Bina niye çöktü?"*Hızlı tren ilk virajda niye uçtuysa, ondan çöktü... İzmir’in çeşmelerinden niye arsenik akıyorsa, Aksaray’da ahali niye ishal olduysa, katarakt ameliyatı için yatırdıkları kadıncağızın niye rahmini aldılarsa, ondan... Konya’da Zümrüt Apartmanı’nın durup dururken çökmesini pek dert etmediysen, aynı Konya’da Kuran kursunun çökmesine niye takılıyorsun? Kayseri’de hafız yurdu durup dururken çöktüğünde üzerinde durmuş muydun? İSKİ çukurunda niye can verdiyse o minik kız, Edirne’de, Manisa’da, Kayseri’de, İstanbul’da doğar doğmaz niye öldüyse 22 bebeğimiz, ondan öldü bu kızlarımız... Davutpaşa’da boya atölyesi niye patladıysa, Tuzla’da niye patır patırsa, ondan çöktü... Antalya’da köpük partisi yaparken niye çarpıldılarsa, meşaleden alev püskürtme şovu yaparken niye yaktılarsa seyircileri, Alanya’da niye battıysa kaptan yerine aşçının kullandığı gezi teknesi, ondan... Mecidiyeköy’de sondaj kazısı yaparken 60 santimlik beton metro tavanını niye deldilerse, Gaziosmanpaşa’da elektrik tellerini kopartan kepçe operatörü "hop mop" demeye kalmadan niye doğalgaz borusunu delip mahalleyi havaya uçurduysa, iki santim yağmur yağdığında evini niye su basıyorsa, ondan çöktü o bina... Dünyanın en mülayim hayvanı koyunu keserken -hem de bağlıyken- kendi bileğini niye kesiyorsa milletimiz, ondan... Türkiye’den Polonya’ya giden yolcu uçağımız koordinatları karıştırıp sivil havalimanı yerine 15 kilometre uzaktaki askeri havalimanına iniyorsa, bina çökmesinin neresi şaşırtıcı? Alt tarafı Yenikapı’dan Avşa’ya giden deniz otobüsü koskoca Marmara’da geçecek yer kalmamış gibi demirlemiş halde duran şilebe harss diye giriyorsa, Kadıköy-Karaköy vapuru Eminönü-Üsküdar vapuruna bindiriyorsa kafadan, Pendik’ten yola çıkan "Recep Tayyip Erdoğan" isimli teknoloji harikası feribot duramayıp Yalova iskelesine patlatıyorsa, sen hálá nesini merak ediyorsun ki çöken binanın?*Takdiri ilahi de, geç.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

KAÇAKLAR...

Kaçaklar...
ANKARA’da ODTÜ ile Belediye arasındaki "kaçak bina" tartışmalarında sıraladıkça sıraladılar:
Başbakanlık kaçak, bakanlıklar kaçak, kamu binaları kaçak, Hazine kaçak, Planlama kaçak, kaçaklara bakan bilirkişilerin binası kaçak...
Kaçakları kaçırtmaması gereken Belediye’nin kendisi kaçak...
Doğal alanlardaki yapılaşmaların tümü kaçak... Çevre Bakanlığı bunlara bakmalı ama Çevre Bakanlığı kaçak...
Keza bizim kentlerimiz kaçak kentlerdir...
Mahalleler kaçak...
Semtler kaçak...
Apartmanların yüzde 60’ı kaçak...
Su kaçak...
Elektrik kaçak...
Bahçe kaçak, balkon kaçak...
*
Ve bir kaçak ekonominin üzerinde durur Türkiye:
Gelir kaçak...
Gider kaçak...
Yüzde 75 vergi kaçak...
Tüketim malları kaçak...
İşçi kaçak...
Arada bir bakarsınız patron tüymüş; kaçak...
*
Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin dokunulmazlık kalkanları var, haklarında suç iddiaları olduğu halde hesap sorulamıyor.
Kaçak...
Cumhurbaşkanı hakkında "evrakta sahtecilik" iddiası var. Aynı suçtan yargılanan Necmettin Erbakan kaçamadı, ev hapsinde...
Ama Cumhurbaşkanı sorgulanamıyor.
(.......)
Zaten muhalefet de kaçak...
Tepeden tırnağa kaçak memlekettir burası...
Her şey kaçak...
*
Tüm bunlar aziz halkımızı ilgilendirmez gerçi, medyada onların en çok ilgisini çeken şey nedir bilirsiniz:
Kaçak ilişkiler...
Böyle kaçak yaşarız biz:
Tepkiler kaçak, tavırlar kaçak...
Duygular kaçak, aşklar kaçak, sözler kaçak...
Biz kaçak...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

05 Temmuz 2008 Cumartesi

BİR HİKÂYE..

Şöyle bir hikaye anlatırlar. Bey çok zalimmiş. Vergi vermeyen köylülere yapmadığı işkence bırakmazmış. Koltuk altlarına yumurta koyarmış. Hem de kızgınından. Sonra öldürtürmüş de. Ne yaparsa yapsın bey, köylüler vergilerini veremezlermiş. Onlar vergiyi veremedikçe de bey zulümlerini artırırmış.Bir gün bey, banyo yapıyormuş.
Karısı yanma girmiş:
"Bey," demiş, "bana bir kuruş ver. Hemen şimdi.
"Bey:
"Görüyorsun ki, çırılçıplağım," demiş. "Yıkanıp giyineyim/olur.
"Karısı dayatmış:
"Hemen şimdi istiyorum.
""Sen deli misin? Yok," demiş bey.
- *"Kadın tutturmuş:
"İstiyorum da, ille istiyorum.
Bey:
''Yok işte ''diye feryadı basmış sonunda.
Kadın en sonunda demiş ki:
"İşte o, köylüler de senin şu şimdiki halinde. İstediğin kadar zulmet. Bir kuruş alamazsın..."Kıssadan hisse. Ben umudumu politikacılardan kesince ağalara yalvardım yakardım burada. Sizin aklınız yok mu, dedim. Bu politikacılar görmek istemiyorlar. Siz de mi görmek istemiyorsunuz? Siz işin içindesiniz, dedim. Ölmüş toprak üstündeki halktan ne alabilirsiniz, dedim. Önce şu toprağı ölümden kurtarın ki, siz de daha çok kazanasmız. Alın işte şimdi, ne oluyor, çıplaklar bir lokma ekmek için şehirlere akın ediyor. Buralarda da iş bulamıyorlar. Yukarıdaki hikaye örneği, haydin bakalım, halktan ne koparacaksınız? Söyler misiniz, çıplaktan ne alacaksınız? Bir kuruş alabilir misiniz?
Yaşar Kemal'in Baldaki Tuz kitabından alınmıştır.

24 Haziran 2008 Salı

OTOBÜSLE ANADOLU...

Aşagıya bir öykü yazdım.Bu öyküyü Bu Diyar Baştan Başa adlı kitaptan aktardım Kitabın Yazarı ,ünlü romancımız Sayın Yaşar Kemal beğeneceğinizi umar, yazarımıza bu eserlerinden dolayı teşekkür ederim.

Narlıda otobüse bir köylü bindi. Köylü kısa boylu, küçücük bir adamdı.
Orta yerde boş bir koltuk vardı, oraya oturdu. Küçücük gözleri dört dönüyordu...
Oturur oturmaz, baştan ayağa, bütün yolcuları süzdü.
Sonra yüksek sesle bir "merhaba" çekti. Yolculardan bir ikisi, ona mukabele etti.
Adamın yerinde duramaz bir hali vardı. Otobüs kalkıncaya kadar, yolcuların hemen hepsiyle ahbap oldu. O boyuna söylüyor, biz gülüyor, gülmekten kırılıyorduk.
- Bana Çiftedut köyünden Köse Halil derler.
- Bu Çiftedut köyü nerede? dedik
- Yerin üstünde, gökün altında.
- Oradan geçtik, dedi bir ikisi. Köse Halil:
- Ben de geçtim, mukabelesinde bulundu.
- Sen ne iş yaparsın Halil ağa?
- At alır satarım. Amma son zamanlarda bir iş geldi ki başıma sormayın.
Düşman başından ırak...
- Söyle, dedik.
- Söylemem, gülersiniz.
_ Kimse gülmez.
__. Hepiniz söz verin gülmiyeceğinize de söyleyim.
__Söz veriyoruz.
__Gülersiniz.
__Gülmeyiz.
__Eyi tutun kendinizi, başlıyorum.Hepimiz kulak kesildik.
- Başlıyorum.Bir zaman bekledi. Sonra başladı:
__Bir atım vardı satacaktım,Almadılar dorudur diye.
Üçlük beşlik verdiler,Almadım iridir diye.
Sade Osmanlı altını verdiler,Almadım sarıdır diye.
Beni tımarhaneye attılar delidir diye.
Gene de almadım.İki üç adam geldi şahitlik etti...
Köse Halil Veli oğlu Velidir diye.
Ben de minareyi belime soktum borudur diye.
Gülleleri cebime doldurdum,Darıdır diye.
Denizin ortasına bastım kurudur diye
-Toros dağlarına tekme vurdum,Geri dur diye...
Gülmeyin be! Söz verdiniz. Ne gülüyorsunuz.
Köse Halil yerinde duramıyor. Gayet ciddî oturup kalkıyor, kulaklarını oynatıyor. Kulağını nasıl oynatıyor? Bu kendine göre bir hususiyet herhalde.
- Ben, dedi, büyük tüccarım. At tüccarı. Her şey satın aldım.
Gülmiyeceksiniz amma, başımdan bir vaka daha geçti...
Bu kötü amma...
Bunu demem. Hem de inanmazsınız.
Söz verin inanacağınıza söyleyim.
Hep birden:
- Söz verdik inanacağımıza, dedik. Halil başladı:
- Ben o zaman genç bir tüccardım. 25 yaşlarında vardım
- Bir gün arkadaşlarımdan Hacı ağa ile yola çıktık. Derken bir acıktık, bir acıktık ki... Yolda bir kaz almıştık bir köyden... Pişirelim dedik.
Kazı kaldırdık koyduk ocağa,Istanbula indi Hacı ağa.
Kaz kalktı kaçtı bucağa.
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Anadan aldık sacı,
Pişirmek için kazı,
Kazın gölde kaldı gözü,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Kazın kanadı yapçacık,
Eti kemiğinden berkçecik,
Ne kazan koydu, ne kepçecik,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Dokuzumuz çalı çeker,
Sekizimiz altın yakar,
Kaz kaldırmış başın, bakar,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Köse Halil sustu.
Biraz sonra:
- Hani ya, gülmeyecektiniz?
Söz vermiştiniz, dedi. Bir yolcu:
- Kazı yedin mi?
diye sordu. Köse Halil:
- Kırk birinci gün pişti- Biz de yedik, doyduk, dedi.

14 Haziran 2008 Cumartesi

ATATÜRK ÇOK KIRILMIŞTIR...

Bir televizyon programında bir türbanlı genç Cumhuriyet kızının
ben Atatürk'ü sevmiyorum Humeyniyi seviyorum demesi beni ve benim gibi
düşünen tüm Türk vatandaşını üzmüştür.Bu cevaba sevinende olmuştur
şüpesiz ,burası demokratik bir ülke ,sonra kimsenin illada birisini
sevmesini bekliyemezsiniz. Bu da doğru fakat söz konusu olan vatansa
vatanın emperyalizme savaşıysa ve bu savaşı ulu önder Mustafa Kemal
başlatmışsa tüm emperyalistleri yenmiş ülkesine bağımsızlık bayrağını
dikmişse o sevmeyen vatandaşımızdan en azından bu konuda saygı
beklerdim.Fakat ne yazık ki bu kızcağız ne tarihini ne ülkenin o
zamanki gerçeklerini biliyor.Çünkü hangi okulda aldığı eğitim hangi
eğitim tornasından geçtiğini kendisi ele veriyor.Bu ve bunun gibi
düşünenlerin beyinlerinin arkasındaki maskeleri düşmüştür.
Aşağıda bu konuda sayın Bekir Coşkun'un yorumunu okusanız memnun
olurum.Bundan dolayı kendisine teşekkür ederim.
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
14 Haziran 2008

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr

Atatürk çok kırılmıştır...


ATATÜRK, Fatih Altaylı'nın "Teke Tek" programını öbür dünyadan
seyrederken "Ben Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" diyen
türbanlılara çok kırılmıştır zaten.

Uzaktan kumanda aletini İsmet Paşa'nın önüne atıp "Zapla İsmet..." demiştir:

"Peki bu ne?.."

"Hadi Gel Bizimle Ol..."

*

Bunlar tabii ki Atatürk'ü sevmezler. Çünkü Atatürk'ün rugan potinleri,
fötr şapkaları, yakası kolalı gömlekleri vardı.

Yüzmeyi severdi Atatürk.

Dans ederdi.

Rakı içerdi.

Köpeği de vardı Atatürk'ün.

O Türkçe yazdı, Türkçe konuştu.

Ata binerdi adam gibi.

Savaşırken de, severken de koca bir yüreği vardı onun. O medeni
kişiliği ve o koca yüreğiyle bu toprakları özgürleştirip uygarlığa
doğru yol alsın diye, devrim yasaları ile donatarak bırakıp gitti.

Bunlar Atatürk'ü sevmezler.

*

Peki siz?..

Siz sevdiniz mi Atatürk'ü?..

Atatürk'ü sevmeyenleri başınıza taç yapıp Türkiye'yi onlara teslim
ettiniz ya... Zenginler kasaları-cüzdanları hatırına, fakirler bir
torba nohut karşılığında, orta halliler bir aymazlık pahasına sattınız
ya koca Atatürk'ü.

Bakın Türkiye'nin haline.

Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın ve ülkeyi yöneten iktidar partisinin, o
televizyona çıkıp "Atatürk'ü sevmiyorum" diyen türbanlı kızlarla aynı
suç iddialarından yargılandıklarının farkında değil misiniz?..

Pekiiii...

O türbanlı kızların önüne düşüp Türkiye Cumhuriyeti'ni "dinci
simgelere izin vermiyor diye" AİHM'ye şikáyet edene selam çakıp ne
diyorsunuz:

"First Leydi..."

(.........)

İşte böyle sevenleri ile sevmeyenleri arasında bir yerdedir Atatürk...

Muhtemelen üzgün ve kırgın...

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

Bu konu ile ilgili bir makale de sayın Tufan Türenç'ten lütfen okuyun .Teşekkür ederim.

tturenc@hurriyet.com.tr
’Bak delikanlı! Atatürk’ü sevmek bir ibadettir...’
1973 seçim kampanyasında 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı izlemiştim.
Bayar, Demirel’in AP’sinden kopanların kurduğu Demokratik Parti adına seçim gezilerine çıkmıştı.
O yıllarda muhabirdim ve Milliyet’te çalışıyordum.
Yazı İşleri Müdürleri Hasan Pulur ile Turhan Aytul, Bayar’ı izleme görevini bana vermişti.
Uzun, yorucu bir maraton olmuştu.
O yıllarda 91 yaşında olan Bayar o yorucu maratonda öyle bir performans sergilemişti ki, hepimiz hayretler içinde kalmıştık.
Kampanyanın sonuna doğru Mersin’e gelmiştik.
Kaldığımız Mersin Oteli’nin terasında nefis bir Akdeniz akşamında yemek yiyecektik.
Parti yöneticileri gelip Bayar’ın bu akşam gazetecilerle birlikte olmak istediğini, o nedenle de hepimizi masasına davet ettiğini söylediler.
9-10 gazeteciydik. Bayar’ın masasına gittik.
Karşımızda oturan insan bir tarihti.
Yemek boyu çok ilginç, derslerle dolu bir sürü anısını anlattı.
* Ê* *
Ben Bayar’a gezinin başından beri kafamı kurcalayan bir konuyu açma fırsatı buldum:
"Efendim. Bu kampanya boyunca yaptığınız konuşmalarda sizin Atatürk’e karşı büyük bir sevgi ile bağlı olduğunuzu gördüm. Doğrusu biraz şaşırdım. Çünkü ben sizin Atatürk’ü bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum. Kusura bakmayın ama bu kampanyada yaptığınız içten konuşmalardan sonra size karşı bazı haksız önyargılar içinde olduğumu anladım."
Bayar sözlerimi dikkatle dinledi, hafifçe gülümsedikten sonra üstüne basa basa şunları söyledi:
"Bak delikanlı! Dikkat et! Atatürk’ü sevmek bir ibadettir..."
Hepimiz donup kaldık. İlk kez böyle bir söylemle karşı karşıyaydık.
Bayar sonra bu çarpıcı cümleyi açtı ve uzun uzun başbakanlığını da yaptığı Atatürk’ü sevmenin neden ibadet olduğunu örnekler vererek anlattı.
Bu anıyı yirmili yaşlardaki "Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum" diyebilen genç bir neslin nasıl yetiştirildiğini anlatabilmek için yazdım.
Bu bir.
Atatürk’ü ziyaret etmemek için Ankara’ya uğramayan İran Cumhurbaşkanı’nı büyük bir hüsnü kabulle ağırlayan devlet adamlarının, onu alkışlayan halkın okuması için yazdım.
Bayar’ın sözü belki onların yüzlerini biraz kızartır diye düşündüm.
Bu da iki.
* Ê* *
Ben yobazların, siyasi İslamcıların Atatürk’ten nefret ettiklerini biliyorum.
Ellerinden gelse Atatürk adını beyinlerden kazıyacaklarına da eminim.
AKP iktidarında buna dış odakların güdümündeki bir kısım elit zibidilerin de katıldığını görüyorum.
Bilmiyorlar ki onlar, o küçücük akıllarıyla karalamaya, yıpratmaya çalıştıkça Atatürk daha da büyüyor.
Atatürk bu toplumun vazgeçilmez ortak değeridir.
O nedenle bu toplumun yıkılması, bölünmesi için Atatürk sevgisini yok etmek gerekir.
Bunu çok iyi biliyorlar ve onun için Atatürk’ü ortak hedefleri olarak seçtiler.
"Atatürk tepeden inmeci, diktatör, devletçi, din düşmanı. Hálá onun arkasından gitmek anlamsız" diyecek kadar küçülüyorlar.
Onlara yanıt olarak rahmetli Bayar’ın sözünü yineleyelim:
"Atatürk’ü sevmek bir ibadettir."

15 Mayıs 2008 Perşembe

NİÇİN GENÇLER

Aşağıya birkaç özlü söz yazdım bu sözleri Terörizim (gri tehdit) adlı kitaptan derledim
veli olarak çocuklarınızı nasıl ortamlarda yetiştirirseniz nasıl olacaklarına dair bir fikir versin
sizlere,eğer haddimi aştıysam özür dilerim.Okuyan insanlar bu öyütleri tutarsa kârlı çıkacağına inannıyorum.


‘’Eğer bir çocuk, kavga ve gürültü içinde yaşarsa kavgacılık
Öğrenir. Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa,
Kendini zavallı hissetmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk kıskançlık
İçinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk cesaret ve
Heyecana değer verilen bir çevrede
Yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk övmeyi bilen insanlarla beraber
Yaşar sa, başkalarını da takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşıyorsa. Sevmeyi öğrenir. Eğer
Çocuk kendini adam yerine koyan bir çevrede yaşıyorsa, hayata
Erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.
Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde
Yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
Eğer bir çocuk açık kalpli, güler yüzlü ve
Anlayışlı insanların arasında yaşarsa, dünyanın gerçekten
Yaşamaya değer, güzel bir yer olduğunu öğrenir.’’
Ann Lander

06 Mayıs 2008 Salı

DEMOKRASİ

Bugün demokrasi üzerine düşüncelerimi sizlere iletmek istiyorum.
Demokrasi elbette güzel bir şey ama kiymeti bilinirse.Bana göre, sana
göre demokrasi olmaz.Demokrasi herkese lazım onun için demokrasiyi
iyi tahlil edip kurallarını koyup herkesin de uymasını istememiz lazım.
Türkiye Cumhuriyeti çok partili demokrasi ile yönetiliyor.
Bu şeklen doğru ama malesef kurallarına riayet edilmiyor.
Çünkü yönetenlerin işlerine öğle geliyor.Bir örnekle açıklamam
gerekirse Türkiye siyasi partilerinin içinde demokrasi işlemez
liderlerin dediği olur bunun dışında kimsenin sözü geçmez.Bu iktidar
için böyle de ya muhalefet partileri nasıl? Derseniz onlarda da durum
aynı .Hepsinin oturdukları akılı elektronik korumalı parti binaları var.
Yakın zamanda gördük Başbakan hem Cumhurbaşkanını hem meclis başkanını
hemde bakanlar kurulunu seçti.Bununla sınırlı da değil millet vekillerini,
ve belediye başkan adaylarını da hep parti liderleri seçti.Bunun adına liderler

demokrasisi denir.
Vatandaşa sadece oy verip onaylamak kaldı eğer bu demokrasi
ise gelmesini çok bekleriz.
Bu konu ile bağlantılı Sayın Bekir Coşkun'un yazısını ekliyorum
,iyi okumalar.
bcoskun@hurriyet.com.tr


Demokrasi niçin olmuyor?..


GERÇİ demokrasiyi kurtaracak birisi nasıl olsa çıkıyor:

Paşalar, ordu, darbe, marbe...

Bu sefer:

Başsavcı, Anayasa Mahkemesi, yargı...

Siz berbat ediyorsunuz, birisi düzeltiyor.

Ama demokrasi olmadı, olmuyor.

*

Çünkü demokrasi; kralın değil, halkın akıllı olmasını ister.

Yüzde 47 ile gelişinin üzerinden bir yıl bile geçmeden tepetaklak
giden ve kapatılma ile burun buruna gelen bir iktidar, o yüzde 47'nin
"doğru seçim" olduğunu mu gösterir?

Ekonomide yalan balonlarının patlayışı... Tarımdan esnafa kadar büyük
çöküşün gözükmesi... Damatların, oğulların, kamu bankalarının
karıştığı Yüce Divan'lık yolsuzluklar... Sosyal Güvenlik Yasası'ndan 1
Mayıs'a kadar akıl almaz beceriksizlikler...

Yargılanan bir Cumhurbaşkanı...

Cumhuriyet'e karşı suç işlemekten sanık bir iktidar...

Ezici çoğunlukla seçimi kazanmasının birinci yılını bile bulmadan,
partisinin yerine yeni bir parti arayışına karar vermiş bir sanık
Başbakan...

Tüm bunlar yüzde 47'nin "doğru" olduğunu mu gösteriyor size?

*

Yanlış seçimdi o...

Yanlış...

Ama nasıl olsa birisi gelip düzeltiyor. Geçmişte; ordu, paşalar,
asker, darbeler... Bu sefer; Başsavcı, Anayasa Mahkemesi, yargı...

Çünkü bu ülkenin aydınları; ikiyüzlülüklerinden... Zenginleri;
çıkarlarından... Sıradan halkı; bilinçsizlikten... Yoksulu; bir poşet
nohut yüzünden...

Bir de bakıyorsunuz ki satıveriyorlar vicdanlarını,
yurtseverliklerini, bilinçlerini ve Türkiye'yi...

Bu yüzdendir işte:

Avantaların, çıkarların, ikiyüzlülüğün, ahmaklığın, bilinçsizliğin
yığınları üzerinde demokrasi durmuyor. Kara vicdanlarla demokrasi
olmadı.

Olmuyor...

Ve siz demokrasiyi her zaman berbat edeceksiniz.

Nasıl olsa birisi gelip düzeltiyor.

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

20 Nisan 2008 Pazar

EĞİTİM SİSTEMİ

Eğitum sistemu
Trabzonlu Temel Ağa’nın başı, sevgili torunu Eda’ya verilen ödev ile derttedir.
Eskişehir’e göç eden arkadaşı Niyazi’ye başına gelenleri yazar:

“Niyazicuğum.
Hani benim küçük torun var ya. Geçen akşam, geturdi ödevuni koydi onüme...
Bi yandan ağlay bir yandan sızlay:,
- Ha bunlari anliyamadum. O yüzden da yapamadum.
Yarin ögretmen beni dovecek...

Dedum ki;
- Ağlama uşağum, bunun içun ögretmen adam dövmez.
Şimdi oni çözeruk.Fakat ne mümkün Niyazi kardaşum:
Bi tirenlan, bi otobos ayni istasyondan kalkmişlar.
Tiren otobostan üçte bir daha hızli gidiy.
Otobos iki yerde onbeşer dakka istirahat vermiş.
Tiren da bi yerde durmiş, 20 dakka su almiş. Otobos saatte 60 kilometro gidiymiş.
Tiren 5 saat sonra gideceği yere varmış. Otobos ise ne vakit sonra oraya varacakmiş.
Ograştum yapamadum. Uşak ağlay.
Derken bubasi geldi. O da çözemedi. Diyrum oğa ki, “Damat, senun tanidugun tahsilli bi otobos şofori var ise oğa soralim, belki o bilebilur.
Yahutta sabah olsun ben uşagi şoforlar cemiyetine götüreyum. Onlar arasinda belki tirenle yariş etmiş bi şofor vardur da bize nasihat verur.”
Ha, biz bi yandan da uşaga tireni tarif ediyruk. Tiren görmemşs ki...
Ne anasi görmiş, ne bubasi. Ben da bi tek askerlukte Erzurum’dan Sivas’a gittiydum.
Neysa kardaşum, o gece çok kizdum. Diyeceksun ki niye? Usak daha incir agacindan duti ayiramay; mezgiti gosteriyrum, hamsi diy; efendum, yumurtanun fabrikada yapilduguni sanay. Biz gelduk araba yaristiriyruk.Yani efendi, otobos saatinda varsa ne olur, geç varsa ne olur? Gurbetten yolci mi bekliysun? Eger varacagi saat onemliysa, edersun yazihaneye bi telefon, derler sağa otobosun inecegi zamani.. Bu kadarluk mesele içun sabiyi subyani niye telef edersun? Uşacuklarda şarki yok, türki yok, oyun yok; dayamiş matamatigu. Ayiptur
...”
(İnternetten)

16 Nisan 2008 Çarşamba

PİRİNÇ

Epey zamandan beri insanların ellerinde pirinç paketlerini
görüyordum ama bir anlam veremiyordum zira hiçbir malın yokluğundan
bahsedilmiyordu.Şahsım olarak aydan aya hertürlü ihtiyacımı bir
marketten alırım.Bu ay marketten pirince yöneldim hanım pirinç var
almıyalım dedi. Var dediği de bir veya iki kilo almadan eve döndük. Üç
beş gün sora televizyonlarda pirinç haberleri ve kuyruklar gırla
gidiyor. Bu sıralar her türlü malda insaf ölçüsü dışında fiyat artışları gözleniyor ne yazık ki bunlara dur diyen bir yetkili de yok ortada ..Hesap soracak muhalefet partileri de yok.Bu durumun sebebini de elbette ki serbest piyasa ekonomisi.Suçluyu beraber arayalım. 2008 Yılı başından buyana Türk lirası %13.5 değer kaybetmiş, enflasyon hedefleri tutmamış,işsizlik ,yolsuzluk ve yoksulluk artmış ama herkes halinden memnun istikrar denen şey bu olsa gerek.Şunu da söylemeliyim ki döviz kurları da atağa geçti..Şikâyetçi olanların keyfi yerine gelir artık.Sakince piyasaları izleyelim.
Hani bir söz vardır perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
2006-2007 döneminde:
Buğday %15
Arpa %24
Ayçiçeği %24
Mısır%7.2
Fasulye%21
Mercimek %12
Pirinç %7.2 oranlarda üretim düşüşü oldu.Bu üretim düşüşünün çeşitli
sebepleri olabilir.Bu durumda bizleri yöneten erkin gerekli tedbirleri
zamanında almaları gerekirdi. Tarım bakanımız 'biraz pirinç yemeyelim
boykot edelim diyor' .Tabi birşey olmaz ama spekülatörler fırsattan
istifade her türlü gıda maddesini stoklar,fiyatlar fırlar gene olan
dar gelirli ile fakir fukaraya olur ,yani faturayı tüm Türk milleti
öder.Zamanında önlem almayan bakana,hükümete birşey olmaz.Halbuki
ülkemiz gıda yönünden kendi kendine yeten dünyada 7. ülke idi bununla
övünüyorduk şimdi ise her şeyimizi hep dış ülkelerden ithal eder
duruma düşürüldük.2002 Yıllarıydı zamanın TBMM 15 günde 15 kanun
çıkarırken ülkemin çiftçisinin tarlasına ne ekeceğine ve ne kadar
ekeceğine İMF ve dünya bankası karar verir oldu her türlü maddeye kota
kondu .Bu yoklukların ve fiyat artışlarının sebebi işte bu
kararlardır. Yukarıda anlattıklarıma ek olarak bir yazarımızın
görüşlerini içeren yazısın ekliyorum .İyi okumalar.


Ve, ulusal bilinç uyanıyor...

"Pirinç almayın!"

Yeni kampanyamız bu.

*

Peki ne alalım?

*

Buğdayı ABD'den getiriyoruz.

Mercimeği Kanada'dan...

Mısırı Arjantin'den getiriyoruz.

Susamı Sudan'dan...

Arpayı Ukrayna'dan.

Baklayı İtalya'dan.

Sarmısağı Çin'den.

Anadolu'da gezerken çekirdeğini yanlışlıkla elinden düşür, ayçiçeği fışkırır...

Rusya'dan getiriyoruz.

Pamuk Yunanistan'dan.

Elma Şili'den.

Portakal Brezilya'dan.

Muz Panama'dan.

Vişne Almanya'dan.

Ceviz Çin'den.

Hesapta milli yemeğimiz...

Fasulye İran'dan.

Barbunya ABD'den.

Soya Arjantin'den.

Pirinç Avustralya'dan.

Nohut Meksika'dan.

En cüzel çay?

İngiltere'den.

İneklere yem olarak döktüğümüz kepeği bile utanmadan ABD'den getiriyoruz...

İnekler Hollanda'dan.

*

Kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydi memleketim... Memleketimi IMF'ye
satan arkadaşlar sayesinde, bugün, Mali, Kamerun, Peru, Suriye,
Ekvador, Mısır, Hindistan, Burkina Faso'nun da aralarında bulunduğu
103 ülkeden ithalat yapıyor, karnını doyurabilmek için.

*

ÖSS'ye giren çocuklarımızın, Allah zihin açıklığı versin diye yuttuğu
3 adet okunmuş pirinç tanesi bile, ithal... Sen hangi ulusal bilinçten
bahsediyorsun?

*

Dolayısıyla, önerim şu...

Mazot 20 YTL olsun.

Çobanları bakan yapın.

Doğurun.
--

yozdil@hurriyet.com.tr
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

09 Nisan 2008 Çarşamba

KİM NE SEVER

ÖLDÜREN KOMİKLİKLER
Her görünen köy
senin değildir !
KİM NE SEVER ?
Beyaz karayı,sinek yarayı,zengin parayı sever.
Yemek tuzu,rakı buzu,maymun muzu sever.
Ördek kazı,güzel nazı,aşık sazı sever.
Kuş darıyı, çiçek arıyı, erkek karıyı sever.
Ana çocuğu, çoban göçüğü, yumurta sucuğu sever.
Ocak közü, kirpik gözü, ozan sözü sever.
Garip sılayı, yiğit halayı, tencere kalayı sever.
Davul zurnayı, avcı turnayı,deve hurmayı sever.
Alın kelini, cömert elini, cimri dilini sever.
Çöl yağmuru, çizme çamuru , oklava hamuru sever
Tembel yatmayı, geveze atmayı, pazarcı satmayı sever.
Ebe bebeği ,kahve dibeği ,çengi göbeği sever.
Memur masayı , ermiş asayı,hakim yasayı sever .
Haylaz döveni, dalkavuk öveni, hergele söveni sever.
Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonu sever.
Hatip lafı , suçlu affı,açıkgöz safı sever.
Orman çamı, kedi damı, işçi zammı sever.
Mektup pulu , zampara dulu,tanrı kulu sever.

07 Nisan 2008 Pazartesi

ANAYASA MAHKEMESİ OLSAYDI...

Türkiye'de her şey saptırılıyor:

Bütün kavramlar, terimler, kurumlar…

Demokrasi, Laiklik, Milli İrade, Milli Egemenlik, İktidar, Seçim,
Meşruiyet, Anayasa, Yargı, Anayasa Mahkemesi, Anayasal yargı süreci…

En başta da tarih!

Üstelik bu saptırma "resmen" yapılıyor.

Yani resmi kurumlarca.

Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı'nın ders kitaplarında…

Örneğin hükümetlerin, belediyelerin kararlarıyla…

Çünkü saptırma "siyasal" kaynaklı.

Kavramları, terimleri, kurumları ve tarihi, "politikacılar" saptırıyor…

İktidar sahipleri de politikacılar oldukları için, bu saptırma "resmi"
bir nitelik kazanıyor…

***

Tarihimizin en çok ve en şiddetle saptırılan konusu 1950-1960 arasında
Türkiye'yi yöneten Demokrat Parti iktidarı dönemidir.

Tabii bu dönemi sonlandıran 27 Mayıs 1960 hareketi, bu hareketin
nedenleri ve sonuçları da asla soğukkanlı ve bilimsel, gerçeklere
uygun bir biçimde tartışılmaz:

Çünkü politikacılar, bu dönemi, geniş kitlelerin duygularını istismar
edecek biçimde kullanmayı, siyasal çıkarlarına uygun biçimde
saptırmayı tercih etmişlerdir.

***

En belirgin ve en sert saptırma, toplumsal ve tarihsel gerçeği adeta
tam tersine çevirme, "Demokrasi şehidi Menderes" söyleminde görülür.

Ne yazık ki bu dönemin sonunda asılan Adnan Menderes, kendisine
yapılan bu haksızlıktan sonra, sanki bütün günahlarından arındırılmış,
katlettiği demokrasinin kurucusu, koruyucusu ve şehidi ilan
edilmiştir.

***

27 Mayıs müdahalesine yol açan süreç, Demokrat Parti'nin kendisini
iktidara getiren demokratik mekanizmaları, kurum ve kuralları rafa
kaldırmasıdır.

Bardağı taşıran son damla, "Tahkikat Komisyonu" adıyla Meclis'te 15
milletvekilinden kurulan özel yetkili bir mahkemedir.

Bu karar demokrasiye karşı tam bir sivil darbedir:

Menderes , bu kararla, Meclis'te politikacılardan oluşan bir mahkeme
kurmuş ve muhalefet partisini bu mahkemede yargılamak istemiştir.

"Tahkikat Komisyonu" sadece milletvekillerinden oluşur…

Hem sivil hem askeri yargı yetkilerine sahiptir…

Hem savcı hem yargıç görevi yapacaktır…

Temyizi yoktur…

İşte askeri müdahaleye yol açan "bardağı taşıran son damla" budur.

İktidarın, yetkilerini aşmasını ve meşruiyet dışı kararlar almasını
önleyecek demokratik bir mekanizma, bir kurum, yani Anayasa Mahkemesi
o dönemde yoktur.

***

Askeri müdahale sonrası hazırlanan ve halkoylaması ile kabul edilen
1961 Anayasası, pek çok çağdaş ve demokratik kurum ve mekanizma ile
birlikte, Anayasa Mahkemesi'ni de kurmuştur.

Şükredelim ki, bugün bir Anayasa Mahkemesi var.

Rejim, kendi kendini denetleyebiliyor.

Anayasa Mahkemesi'nin yargı sürecini ve bu sürecin bir parçası olan
Yargıtay Başsavcısı'nın iktidardaki AKP hakkında iddianame
hazırlamasını "Yargı darbesi" veya "Demokrasinin böğrüne saplanmış
hançer" olarak niteleyenler, demokrasiye asıl hançeri saplayanlardır.


ekongar@cumhuriyet.com.tr;

www.kongar.org

Emre Kongar

Cumhuriyet

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

30 Mart 2008 Pazar

BİR FIKRA

Son günlerde özellikle kadınlar arasında elden ele,dilden dile
dolaşan bir fıkra var...
Bugün pazar , her eve biraz gülümseme gerek deyip sizlerle
paylaşıyorum:
Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların
temsilcilerini yanına çağırmış ve her birine ikişer özellik armağan
etmiş;
İsviçrelilere:Düzen ve yasalara saygı...
İngilizlere:Soğukkanlılık ve asalet...
Japonlara:Çalışkanlık ve sabır...
İtalyanlara:Neşe ve romantizm...
Fransızlara:Şarap ve güzel yemekler vs. vs..
Türklere ise:Zekâ, dürüstlük ve Tayyip sevgisi...
Meleklerden biri bu dağılımdan sonra Tanrıya sormuş:
-Hepsine ikişer ..ama Türklere neden üç tane?..
'' Evet ama'', demiş Tanrı;''Sadece ikisini kullanabilecekler...''
Böylece;bir Türk,zeki ve Tayyip'çi olduğu zaman dürüst
olmayacaktır...
Bir Türk ,dürüst ve Tayyip'çi olduğu zaman zeki olmayacaktır...
Bir Türk,hem zeki hem de dürüst olduğu zaman Tayyip'çi olmayacaktır...
Rivayet o ki yukarıdaki fıkrayı kadınlar uydurmuş .Bilin
bakalım neden acaba?
Bu fıkra Zeynep Oral'ın ESİNTİLER köşesinden alınmıştır.
(Cumhuriyet gazetesi)

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

27 Mart 2008 Perşembe

UTANMAK

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr

Utanmak...

"BU devirde parti kapatmak utanılacak bir şey" diyorlar.

Ki ben onları gazete köşelerinde olsun, televizyonlarda olsun, orada-burada olsun görüyorum, bir gözleri küçülmüş:

"Neyi var arkadaşın?.."

"Utandı..."

"Neden?..

"Bu devirde parti kapatılmasından..."

*

Ama bu devirde laik cumhuriyete karşı suçlar işlenirken; suç işleyen partiye yalakalık yapmaktan utanmadılar.

Suçun işlenmesinden değil de, suça ceza verilmesinden utanıyorlar.

Siz hiç duydunuz mu; diyelim ki mahkemenin huzurunda hırsız utanmıyor. Ama hákim utanmış masanın altında, mübaşir çıkartamıyor...

Şimdi de cezadan kurtulmak için ilgili ceza maddesini çıkartmaya çalışıyorlar Anayasa'dan.

Dünyada görülmüş şey değil.

Suç duruyor da ceza kalkıyor.

Bundan da utanan yok.

*

Belki arkadaşlar hukuktan utanmıyorlar da demokrasiye karşı hassasiyetleri mi var desem...

Değil...

Çünkü demokrasimizin yüz karasıdır; genel seçimlerde kömür-nohut ile oy toplamak.

Ama utanmamışlardı.

Pekiiii...

Demokrasinin "dokunulmazlık" zımbırtısının altına; zimmet, suiistimal, evrakta sahtecilik, kayıp trilyonlar, rüşvet, hile ile çıkar sağlama gibi suçları doldurup... "Dokunulmazlık" adı altında yüz kızartıcı suçlardan kaytarmak utandırmaz mı insanı?..

Utanan yoktu...

*

Bakın; herkes AB'ye kavuşacağımızı beklerken, Arabistan'a döndü Türkiye...

Tepeden tırnağa gericilere teslim olmuş, yarından endişeleri ve korkuları olan bir ülkenin fertleriyiz artık.

Bunda gericilerin eteğine tutunmuş ahmak Türk demokratlarının payı yok mu?

Ama ne yapacaksınız, bu ülkenin ufkunu karartmaktan utanmadılar da, suç işleyen varsa hesap sorulmasından utanıyorlar...

Utanmanın utanılmazlığıdır bu...


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

19 Mart 2008 Çarşamba

ÜLKEMİN BUGÜN KÜ DURUMU

Bu gün yeni yazı yazmaya karar verdim.Yazımınkonusu ülkemin bu gün kü durumu hakkında olacak.Birinci Dünya Savaşı sonunda müttefiklerimiz savaştan yenik çıkınca, bizde yenilmiş sayıldık.Yapılan Mondros Mütarekesi sonunda :Ordumuz terhis edilmiş silahlarımız elimizden alınmış,nihayet mütareke şartlarını bahane ederek emperyalist ülkelerce yurdumuz işgal edilmiştir.İşgal sonucu İngilizler, yunanlı'lar ,İtalyan'lar,Fransız'larca ülkemiz paylaşılmıştır.Fazla teferruata gerek görmüyorum, bu durumda tarih sahnesine Başkomutan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları çıkıyor.Fakirlik,açlık ve tüm olumsuz koşullarda bu ülke insanları kendilerine olan saygı, komutanlarına besledikleri sevgi ve güven neticesinde Kurtuluş Savaşı başarı ile kazanılıp bundan 84 yıl önce tüm düşmanlar Ege Denizinin mavi sularına gömülüyor.İşte bu şartlardaTürk Milleti tüm Dünya'ya bağımsızlığını haykırıyor.Savaş sonu Lozan antlaşması ile Yürkiyemizin bu günki sınırları çiziliyor.Savaş sonunda düşmanın yenilgisi ile birlikte Padişah ve tüm aile efradı İngilizlere sığınarak ülkeyi terk ediyor.Ülkede yeni yönetim Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından oluşturuluyor.Mustafa KemalTürkiye Büyük Millet Meclisince Cumhurbaşkanı seçiliyor.İlk iş olarak adını Taşıyan devrimleri gerçekleştiriyor yeni anayasa laiklik temeline dayandırılıyor.Bu günlerde savaşlardan yorgun ve yoksul düşen ülkenin acele kalkınma hamlelerine başlaması gerekmektedir.Ülkenin doğusundan.batısına,kuzeyinden güneyine dengeli olarak yapılansanayi tesisleri, fabrikalar,yapılan kara ve demir yolları kalkınmanın lokonotifi oluyor.Atatürk'ün 15 yıllık iktidarı dönemi övünülecek bir çok başarı ile doludur.Ata'nın ölümünden sonra da önemli işler yapılmıştır ancak 1950'den sonra iktidar olan Cumhuriyet hükümetleri aynı başarıyı gösteremeyip askeri darbeye davetiye çıkarmıştırlar.1960 tan sonra kurulan hükümetler de malesef başarılı olamayıp ülkeyi 70 sente muhtaç duruma sokmuşturlar.Hele 2002 yılında iktidar olnlar özelleştirme adı altında kuruluşunda Atatürk'ün imzası olan fabrika vesanayi tesislerini sata sata bitiremiyorlar.Bu gün ülkenin görünen manzarası şöyledir:Yurdumun verimli tarım arazileri,taşınmaz mülkleri, sanai tesisler, strajetik fabrikaları,kamu kurumları,yeraltı servetleri ,madenlerimiz globalleşme ve özelleştirme adına yabancılara verli işbirlikçilerine satılıyor,peşkeş çekiliyor.Özelleştirilen yerlerde işçiler işten çıkarılıyor, açlığa terkediliyor.Limanlarımızın ve tersanelerimizin durumu da aynı vaziyette.Tüm bu özelleştirmelere rağmen ülkem borç batağında ,aldığı borçları ödeyemiyor,ithalatı ihracından çok sürekli açık veriyor. Bu açıklar fakir vatandaştan vergi olarak devlet kasasına oradanda yandaşlarına dağıtılıyor.Halk seçim rüşveti olarak kömüre alıştırılmış.Ramazan ayında erzak paketlerine muhtaç durumda böylelikle millet sadaka kültürüne alıştırıljyor ,insanları rencide ediyor.Sadakaya muhtaç kişiler yurtaş olmaktan kul ve ümmet konumuna iner.Şu an ülkeyi yöneten AKP hükümetinin kendince yaptığı en iyi icraatdevletin kilit noktalarına bürokrasinin üst kademelerine eşlerinin başı türbanlı ve imamhatip çıkışlıları atamak .Tüm fakülte ve yüksek okullara imamhatiplileri yerleştirmek adına YÖK ilesürekli kavga halinde.kedeki tüm basın ve yayın organları susturulmuş kimsenin muhalefet etmesine tahammülü yok.Anayasa mahkemesi vediğer yüksek yargı organları ile de kavgalı .Türbanı yasallaş tırmak için yeni anayasa yapıp Atatürk ilkelerini ve laikliği törpüleme sevdasında.İşte böyle dediğim dedik mantığı ile ülke yönetiliyor.Daha yazacak çok şey var ama sizlerinde moralini bozmak istemem.Tüm insanlarımızın yarınlara :
Başı dik ,geleceğinden emin ,açlık ve işsizlikten uzak sağlıklı,mutlu günler diliyorum.

18 Mart 2008 Salı

OLACAĞI BUYDU

Olacağı buydu.

Birinin AKP'ye dur demesi gerekiyordu.

Dur, dur denildi.

Devlet geleneğimizde devleti mağdur edip, mazlum rolü oynamak yoktu.

Yedibin yıllık tarih ardında büyük bir kültür bırakmıştı.

Ne yazık ki AKP'nin bundan haberi yoktu.

Usul, edep, erkan, saygı

En büyüğünden, en küçüğüne görgü kuralıydı.

AKP'de yüzdekırkyedi deprem yarattı.

Her şey tersine döndü.

Ne usul kaldı, ne edep kaldı, ne erkan kaldı, ne de saygı kaldı.

Bunların hepsinin yerini AKP aldı. Varsa yoksa her şey kendisiydi. Kendisinden başkası dilin usulsüzlüğünde eriyip gitti.

Bazen "ananı da al git" oldu.

Bazen "senin çocuğunda işsiz kalsın" denildi.

Bazen "babalar gibi satarız"a dönüştü.

Bazen "Bu adamı kullanın sifonu çekmeyin" öğüdü ABD'de duyuldu.

Türbanı çıkar demek donunu çıkar demeye dönüştü.

Ulema devletin baş tacı yapıldı.

İşi uzatmayalım hangi görgüden söz edelim bilemiyorum.

Görgüsüzlük diz boyunu çoktaan aştı.

Milli irade aç,

Milli irade yoksul,

Milli irade işsiz,

Milli irade çaresiz,

Milli iradenin geleceği allak-bullak edilmiş,

AKP milli iradenin sesiymiş.

Maşallah, maşallah nazar değmez ne diyelim.

Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin sesi AKP ise

Milli irade bunu altı yıldır doya, doya yaşadı.

Milli irade kendi eliyle kendi geleceğini yok etti.

Bu milli irade Türkiye Cumhuriyetinin bildiği milli irade değil. AKP için ABD ve AB tezgahlarında hazırlanan BOP milli iradesinden başkası değil.

Dikkat ederseniz "Dur!" sözcüğüne en çok kızan ABD ve AB oldu.

Niye?

Çünkü kendi iradeleri sarsıldı.

Bu iradelerinin kanlı yüzü BOP projesi Irak topraklarını kan gölüne çevirdi.

Irak topraklarına sınırsız ölüm özgürlüğünü getirdi.

Şimdi dönelim bizim bildiğimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün bize armağan ettiği yasama, yürütme, yargı içindeki o derin bilince. Aklın ve bilimin getirip önümüze koyduğu yaşam anlayışına.

AKP'nin bundan da haberi yoktu.

Vardı da haberi yoktu.

Yasamayı ele aldı.

Yürütmeyi ele aldı.

Yargı AKP'ye teslim olmadı.

İşte kıyamette burada koptu.

Yargı dur dedi dur.

Senin bildiğin yanlış, uygulaman yanlış.

Türkiye Cumhuriyeti şahlık değil, sultanlık değil, padişahlık değil.

Türkiye Cumhuriyetinin bir Anayasası var. Sen ona tabisin.

Anayasa yasalarla bu ülkenin nasıl yönetileceğini önüne koymuş. Senin bundan haberin yok!

Her istediğimi yaparım diye bir kural yok.

Anayasanın dokunulmaz ilkelerini feriştahta olsan aşamazsın, dur orada.

İşte, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısının da dediği bu.

Başsavcı Anayasayla kendisine verilen görevi yapıyor. Bunu yapmamış olsa Anayasaya karşı suç işlemiş olacak.

Buna kızmak niye, buna hakaret niye, kime meydan okuyorsunuz? İki gündür savcıyı bir linç etmediğiniz kaldı. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle, hangi yasayla yapıyorsunuz?

Bizim milli irademizde böyle bir linç kültürü yok.

Ben Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyım.

Askerliğimi yapıyorum, vergimi ödüyorum, vatandaşlık hakkım olan seçme seçilme haklarımı kullanarak önüme koyduğun programınla seni ülkemi yönetmek için seçiyorum.

Senin görevin benim refahımı düşünmek, geleceğimi daha iyi yapmak, yaşadığım toprakları korumak, kollamak. Anayasa senin ve benim hareket alanlarımızı belirlemiş. Hangimiz hata yaparsak yargı önümüze çıkacak. Eşitler arasındaki kuvvetler prensibi bu.

Senin benden farkın ne ki bu anlayışın dışına çıkıyorsun. Benim sana verdiğim yetkiyi kötüye kullanıyorsun.

Benim anamın, bacımın, kızımın, karımın başındaki örtüden sana ne? Senin böyle bir görevin yok ki. Ben böyle bir yetkiyi vermem sana. Aklını başına al. Durduğun yeri bil. Karımın, kızımın, anamın, bacımın başörtüsünden elini çek. Mahremime girme, özelime girme. Git kendi dinini kendince yaşa. Onu da kendi mahreminde, kendi özelinde koru. Anayasa, yasalar ne diyorsa ona uy. Memleketi türbanın ucuna takıp germe. Türbanın altında ne yatıyor onu söyle. Yetti artık.

Olması gereken oldu. Yargı AKP'nin yaptığı yanlışlara dur dedi.

Yok. Ben bunları yapmadım diyorsan yargının sonunda aklanırsın.

Niye bağırıyorsun? Kimi çağırıyorsun? Neden telaşlanıyorsun? Neden hakaret ediyorsun? Neden ikide birde yaptığın kusurlardan mazlum rolünü oynuyorsun?

Adalet herkes için gerekli.

Adaletin terazisini iyice eğme.

Bari adalete saygılı ol.

Sözün özü bundan sonrası yargının işi, ak mı kara mı bundan sonra görülür.

Bu arada olan Aşık Veysel'e oldu.

Aşık Veysel'in gittiği uzun ince yolla AKP'nin gittiği uzun ince yol o kadar farklı ki..

Saza cümbüş evi gözüyle bakanların aklı Veysel'in uzun ince yoluna ne kadar erer onu bilemiyorum.

Onu da Türkülerin yürekli diline bırakalım.

Aşur EYLEN
Yukarıdaki makale http://www.tuncayozkan.com/ sayfasından alınmıştır.
Turgut İBİŞ


Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

Müzik

12 Mart 2008 Çarşamba

KENDİLİĞİNDEN MEMLEKET

Okuyacağınız bu makale 12 mart günlü hürriyet gazetesi ürünüdür.
Kendiliğinden memleket...
İKTİDAR bir şey yapmıyorsa, bence bekliyor ki ekonomi kendiliğinden düzelsin.
Kişi başına milli gelir bir gecede 1750 dolar nasıl arttı:
Kendiliğinden...
Nüfusumuz bir günde 2 milyon nasıl azaldı:
Kendiliğinden...
Nüfus azalınca kişi başına düşen gıda tüketimi miktarı kendiliğinden arttı mı?
Arttı...
Başbakan "En az üç çocuk doğurun" derken, bu ekonomik zorluklar içinde o çocukların nasıl büyüyeceğini de açıkladı mı size:
"Kendiliğinden..."
*
Kimse söylemeden Kuzey Irak’tan kendiliğimizden çekildik, artık biliyorsunuz.
Gururla açıklanmıştı; girişimiz de kendiliğindendi.
Muhalefet, iktidar dururken Genelkurmay Başkanı’nın kendiliğinden konuşmasından şikáyetçi.
Genelkurmay Başkanı ise o zehir-zemberek bildiriyi kendiliğinden yazdığını açıkladı.
Şimdi muhalefet bekliyor:
Genelkurmay Başkanı kendiliğinden sussun...
*
Tarihimize bakın; milletin haberi yoktu, cumhuriyet kendiliğinden gelmişti.
Şimdi de cumhuriyet kendiliğinden gidiyor.
Dinci rejim kendiliğinden geliyor diyorlar.
Kendiliğinden memlekettir burası.
Siz zahmet etmeyin.
Sesinizi yükseltmeniz, başınızı kaldırmanız, tepki göstermeniz, hatta ilgilenmeniz gerekmiyor.
Oturun...
Seyredin...
Öyle sinip, pısın...
Her şey kendiliğinden düzelirse düzelir.
Nasıl ki çalışmadan, alın teri dökmeden, didinmeden, kafa yormadan kendiliğinden zengin olmak istiyorsa bu millet... Ortaçağa dönmüş bir toplumun bireyleri olarak da kendiliğinden adam yerine konulmayı bekler durur...
Kendiliğinden memlekettir burası...
Bakın; böyle bir topluma rağmen, Türkiye hálá ayakta durabiliyor, kendiliğinden...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

07 Mart 2008 Cuma

GÜNDEMDE KONUŞULANLAR

6 mart 2008 günü akşamı dünya kadınlar günü nedeniyle ATV de Siyaset meydanı adlı programını biraz izledim. Bu programın içeriyi ile ilgili pek Fazla bir şey söylenmedi söylenenleri de kimse dinlemedi.İnsanların birbirlerinin konuşmasına ,düşüncesine saygısı yok.Durum böyle olunca toplantıda sorunları dile getirmekten çok daha da karmaşık hale getirdiler.
Sorunlar şöyle idi:
1-Kadın hakları.
2-Anne olarak oğlunu askere gönderir misiniz?
3-Terör sorunu PKK meselesi.
Konuşmacılar genelde ülkenin bütün bölgelerinde kadınların ezildiği sömürüldüğünü, dövüldüğünü, horlandığını ve kadınlarımızın çoğunun ekonomik Bağımsızlığı olmadığından tüm bu eziyetlere katlandıklarını ifade ettiler. Başka bir Bayan doğu ve güneydoğuya yeterli yatırım yapılmadığını bu nedenle İnsanların işsiz kaldığını böylece gençlerin teröre bulaştıklarını ifade etti.
diğer bir Bayan Bu ülkeyi Atalarımızın kan dökerek, can vererek Bizlere armağan ettiğini bu ülke için atam ölmüşse ben de ölmeğe hazırım dedi ve İki Şehit verdiğini oğlunu da askere göndereceğini söyledi. Bir diğeri ise şöyle dedi:
Bu ülkenin bir bütçesi var (gelir, gider) ailelerin de bütçeleri var Eğer devlet gerekli geliri olmadan çok hesapsız harcama yaparsa açık verir ne birİş sahası açar ne de kalkınma olur o zaman insanları da işsiz kalır. Aileler de Bütçesine bakmadan on, oniki çocuk yaparsa o anne ne çocuklarına eşit sevgi verir ne eğitim ve nede doğru dürüst bir beslenme yapabilir. Durum böyle olunca insanlar Devlete kabahat buluyor, hiç kendisini sorgulamıyor. Hâlbuki aileler bakabileceği kadar çocuk yapsa hem iyi besler hem de gerekli eğitimi verebilir. Zamanın da o bölgelere nüfus planlaması uygulanmak istendiğinde bazı prvakatörler hükümet Kürt vatandaşların neslini kurutuyor yaygarası yayarak bu meseleyi baltaladılar. Bir başkası hükümetin çocuk başına Belli bir miktar aile yardımı verdiğinden başarılı olamayacağını söyledi. Güneydoğulu çiftçilikle iştigal eden bir bayan yani(hanım ağa) söz aldı:Tüm ülke insanlarının kaderde, kıvançta, tasada ortak olduğunu bir ayrı gayrı olmadığını Herkesin vatanını sevmesini, korumasını söyledi. O bölge insanı ya da gençlerinin cahil olduklarını hata yapabileceklerini söyleyerek devletin baba olduğunu babanın çocuklarını affetmesi lazım geldiğini söylediBir başka bayan da ülkemizin her yöresinin aynı ölçüde kalkınmadığına hakVererek büyük şehirlerde de terörün çeşitli şekillerde devam ettiğini söyleyip terörün ne geri kalmışlıkla nede fakirlikle ilgisinin olmadığını ifade ederek, şöyle devam etti. Ne ABD ne AB ülkeleri bizim dostumuz değil. Bu bölgenin etnik ve dinsel yapısını kullanarak ülkeyi bölüp, parçalamak için teröristleri beslediğini onlara silah ve lojistik destek sağladığını ifade etti. Ayrıca bu terör örgütünü diğer bölge ülkeleri içinde aynı amaçla kullanıyor. Amaç Türkiye'nin zenginlik kaynakları ile orta doğunun petrol kaynaklarına sahip olmak.Kısacası Türkiye'ye biz sana savaşla topla tüfekle bir şey yapamayız ama Senin dilini istila ederiz dinini ılımlı İslam yaparız seni çökertir Anadolu'dan atarız çünkü burası eskiden Roma idi. Kürdistan'ı da kurarak kendilerine yeni uydu devlet planlarını adım adım ilerletiyorlar. Bir ülkenin dili giderse kültürü yok olur tarih sahnesinden silinir.
Bana sorarsanız ülkemin öyle köyü, kasabası var ki tüm olumsuzluklara karşın ne terörist olup dağa çıkıyor ne askerine kurşun sıkıyor. Yoksul ama devletine bağlı cahil ama devletinin malına zarar vermiyor. Hafızanızı tazelemenize yardımcı olayım.
Yol yapan iş makineleri nerede yakıldı, kim yaktı?
Köy basıp okullarda öğretmen ve öğrencileri kim nerede öldürdü?
Terhis ya da izine giden askerlerin yolunu kim nerede kesti ve onları acımadan öldürdü?
Büyük şehirlerin kalabalık yerlerinde bombaları kim niçin patlatıp insanların canına kıyıyor?
Bana göre ok yaydan çıkmış kuzey Irakta ABD desteyi ile kurulmaya çalışılan Kürt devletine özenen bizim yoldan çıkmış vatan hainlerimiz cahil değildirler üst kademe yöneticileri yüksek okul ya da üniversite mezunudurlar. İşsizlik problemleri de yoktur para dersen orta doğudan Avrupa'ya giden uyuşturucu ticaretini onlar organize ediyorlar. Avrupa'nın çeşitli ülkelerine ve hatta Avrupa Parlamentosuna rahatlıkla girip, çıkabiliyorlar ve propagandalarını rahatlıkla yapıyorlar.
İşte durum bu vaziyette iken kadınlarımızın başına illada türban taktıracağız baskısı Erkek egemenlerce diretiliyor. Türban özgürlük ya da din sorunu değildir bir dayatmadır.Yoksa günlük yaşamda kimse kimsenin ne giydiği ile ilgilenmiyor.Ama bazı ileri gelenlerimiz'' kadının türbanını çıkarmak demek …do………nu çıkarmak demektir'' diyor.Bu kadar terbiyesizlik kadınlarımıza kadınlar gününde layık görülüyor yazıklar olsun.

06 Mart 2008 Perşembe

ÖZGÜRLÜKÇÜ ANLAYIŞ

1976 yılının Kasım ayının bir Cuma akşamı üniversite öğretim üyelerinin çoğunlukta bulunduğu bir sosyal toplantıya ben de davet edilmiştim. Ankara'nın Çankaya semtinde bir apartman dairesinde yenildi içildi, şarkılar söylendi ve dans edildi. Gece 12'den sonra eğlence devam etmekteydi. Kapı çalındı ve resmi giyimli iki polis ve birkomiser ev sahibini görmek istediklerini söylediler. Ev sahibine azarlarcasına, gürültüyü hemen şimdi kesmesini, aksi halde topumuzu karakola götüreceklerini söyledi, komiser. Ev sahibi ne olduğunu anlayamadığını, kanunsuz bir şey mi yaptıklarını komisere sorarken,toplantıdaki davetliler arasında bulunan belirli bir görevinden dolayı sık sık adı basında ve TV'de duyulun bir profesör sert bir çıkışla --Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?
Adabını takın!
Sonra ben senin terbiyeni veririm!
Sen benim kim olduğumu biliyor musun?-
DiyeKomiser devleti ve kanunu temsil ettiğini, devletten ve kanundan daha büyük hiçbir otorite bulunmadığını, eğer adam gibi konuşmazsa,o da dahil, bütün toplantıdakileri karakola götüreceğini hakaret edercesine belirtti.
Ünlü profesör, kendisini karakola götürecek polisin henüz daha anasından doğmadığını söyledi.
Ve ağız kavgası gittikçe büyüyerek hakaretlerin şiddeti ve sayısı artmaya başladı.
Ünlü profesör günün İçişleri Bakanına telefon ederek onu uyandırdı.İçişleri Bakanı Ankara Valisine, Ankara Valisi Vilayet Emniyet Amirliğine ulaşarak komiserin sözlerini geri alması ve özür dilemesi istendi.
Komiserin --Ben bu üniformadan utanıyorum, şimdi. Adama göre muamele oldukça bu millet adam olmaz.
Yazıklar olsun şu üniformanın şerefine!-- diyerek kendisini çeviren polislere ve birkaç davetliyedert yandı, kendisinin hukuk fakültesine devam etmekte olduğunu ve mezun olunca bu mesleği bırakıp Avukat olacağını söyleyerek ayrıldı.
Merdivenleri inerken, --Artık bu görevin şerefi kalmadı!-- diyerek kendi kendine söylendiği duyuluyordu. Ünlü profesör, üniforma giyince kendilerini azrail zanneden vevatandaşa köpek muamelesi yapmakta hiç tereddüt etmeyen polislerden yakınıyordu.
--Ben bunun peşini bırakmayacağım, bu eşşe...ği Doğu'ya sürdüneceğim,-- diye sözüne devam etti. Etraftaki herkes büyük bir hayranlıkla onu destekliyorlardı. Ünlü profesör,gerçekten güçlü olduğunu herkesin gözleri önünde kanıtlamıştı. Ve onun yakın arkadaşı olmakla, biz de onun gücünün korunumu içine giriyorduk.
Okuduğunuz bu anı Doğan Cüceloğlu'nun İnsan İnsana kitabından alınmıştır.

04 Mart 2008 Salı

ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
Kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
Sıkılıp, utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
Kendini suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
Sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
Kendine güven duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
Takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
Adil olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
İnançlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
Kendini sevmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. (Nolte, 1975.)
Yukarıda yazılı eşleştirme cümleler çocuklarımızın olumlu yada olumsuz olarak yetişmelerine sebep olacaktır. Hepimize düşen görev bu görüşleri düşünüp bulmuş değerli eğitimcilerimizin sözlerine itibar etmemizdir, zira çocuklarımız yönünden çok faydasını görürüz seçim siz değerli okuyucularımındır.Bu görüşler İNSAN İNSANA kitabından alınmıştır.

Doğan Cüceloğlu

01 Mart 2008 Cumartesi

SARKOZİ VE ERDOĞAN

Aşağıda okuyacağınız tazıya ben yorum yapmayacağım.Değerli yazarımız
Sayın Tufan Türenç bey yazmış yorumunuzu kendiniz yapın .İyi okumalar ve yorumlar.
İKİ lider arasında ilginç benzerlikler var.İkisi de sinirli, ikisinin de öfkeleri burunlarında...

Üslupları haşin, kırıcı. Kızdıkları zaman ona buna hakaret ediyorlar.

İkisinin de laiklik ve demokrasi anlayışları kendilerine özgü.

İkisi de aklına koyduğunu yapıyor.

Hatır gönül konusunda katı, hoşgörüsüzler.

Sarkozy, seçildikten sonra yaptığı gezilerde Fransız halkının en duyarlı olduğu laiklik konusunda kuşku uyandıracak sözler söyledi:

"Ülkeler, insanlar dini göz ardı etmemelidir. Ama bu laikliğe zarar vermemelidir."

Ne var bunda diyeceksiniz, ama Fransa’da kıyametler koptu.

Yazarlar, aydınlar ayağa kalktı ve "Laik bir ülkenin cumhurbaşkanı nasıl böyle konuşur, laikliği temelinden nasıl sarsar?" diye bağırdılar.

İmza kampanyaları açıldı, gazetelere ilanlar verildi.

Sarkozy geçtiğimiz hafta içinde Paris’teki tarım fuarına gitti. Orada vatandaşlarının ellerini sıkıp gülücükler dağıttı.

Elini uzattığı gözlüklü bir adam, kendisine "Yoo dokunma bana" diye elini çekti.

Sarkozy öfkelendi ve "Çek arabanı öyleyse" dedi.

Adam, "Beni kirletiyorsun" diye diklendi.

Sarkozy çıldırdı: "Defol git karşımdan pislik... Zavallı aptal... Geri zekálı..."

* * *

Şimdi de Erdoğan’ın söylediklerinden bazılarını (hepsine sayfalar yetmez) anımsayalım:

"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii gidecek be."

"Ben Müslümanım diyenin aynı zamanda laikim demesi mümkün değil."

"Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur." (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne)

"Efendi kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir." (Türban kararı için Danıştay’a)

"Sallama, elini kolunu sallama, her yerin oynuyor be!" (Muhalefete)

"Yahu bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?" (Erzurum’da çiftçilere)

"Ulan terbiyesizlik yapma! Artistlik yapma ulan! Hadi ananı da al git burdan. (Mersin’de bir narenciye üreticisine)

"Askerlik yan gelip yatma yeri değildir." (Şehit yakınlarına)

"Ne konuşacam ben o kadınla yahu." (Şehit annesine)

"Söyleyin şu sahtekára ne istiyormuş." (Almanya’da yeşil sermayenin dolandırdığı gurbetçiye)

* * *

Farkındayım, Erdoğan’ın söyledikleri hem içerik, hem de sayı bakımından Sarkozy’nin yüz katı.

Şimdi bir karşılaştırma yapalım.

Fransız toplumu aydınıyla, yazarıyla, çizeriyle, sokaktaki vatandaşıyla Sarkozy’yi yerden yere vuruyor.

Bizde ise toplum sessizlik içinde olan biteni izlemekle yetiniyor.

Daha düşündürücü olanı da şu:

Fransa’da Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin reytingi 20 puan birden düşüyor.

Bizde ise Başbakan Erdoğan’ın reytingi durmadan yükseliyor.
Tufan TÜRENÇ
tturenc@hurriyet.com.tr

22 Şubat 2008 Cuma

GÜNLÜĞÜM TORTUMKALE TANITIMINA DEVAM

Daha önce günlüğüm sayfasında anlattıklarıma ek olarak yeni bilgiler yazmaya
çalışacağım.Bu köy çevrenin en eski ilk okuluna sahip olduğundan ,çevre köy çocuklarıda ilköğrenimlerini bu şirin köyde yapmıştırlar.
Bu köyden Prof, memur , mühendis ,öğretim görevlisi,Öğretmen,Polis,Subay,Ast ,subay,Doktor,Kaymakam,Vali yardımcısı ve daha nice meslek mensubu kişiler yetişmiştir.
Fakat ne gariptirki günümüzde köyümün okulu yüzüne bakılamayacak ve içine girilemeyecek durumdadır.Bu durumu o köyde görev yapmış bir şerefli Türk Öğretmeni olarak protesto ediyorum.
Günün şartlarına göre köyde öğrenci sayısı azaldığından taşımalı eğitime geçilmiş olabilir, bu durum okulun sahipsiz ve bakımsız bırakılmasına sebep olamaz.
Bir yaz tatilinde köye gittiğimde durumu köyün Muhtarı Bilen Tosun'a ilettim.İkinci bir defa gittiğimde ise daha kötü bir halde gördüm insanın bu durum karşısında üzülmemesi mümkün deyil.Halbuki bu okul binası bakımı yapılıp,Milli Eğitim Müdürlüğünden izin alınarak köyün sosyal faaliyetleri için kullanılabilir.Bugün köyün nüfusu 320kişi gözüküyor bu sayıya şehirlere göç edenler dahil mi bilemem.Daha önceleri ağır koşullarda çiftçilik yapılırdı
şimdi o işlerle uğraşan yok ,ufak tefek uğraşanlarda emeklerinin karşılığını alamıyorlar.
Dedim ya bahçe ,sebze ziraati yapılıyor insanlar bu ürettiklerini pazarlayamıyorlar.
Halbuki köyün tarla, bahçe ürünleri ve hayvan ürünlerinin hepsi organiktir.Bu ürünlerden bal,dut pekmezi,pestil ve narenciye ,zeytin dışında tüm meyveler köyde bol miktarda bulunur.
2007 Yılı ekim ayında gittiğimde köyde seracılığa başlandığını gördüm.Ayrıca köy yamaçlarına orman işbirliği
ile ağaçlandırma çalışması yapıldığına şahit oldum ayrıca köyün yolu asfaltlanmış ve yakın köy tepesine kurulan bir baz istasyonu ceptelefonu görüşmelerini başlatmış bu da sevindirici gelişme sayılabilir.
Yapılan bu yeniliklerden dolayı köyün internet sayfası aracılığı ile emeği geçen herkese teşekkür ederim.

18 Şubat 2008 Pazartesi

TÜRKÇE GİDERSE TÜRKİYE DİDER

Çeşitli dillerin, kültürlerin varoluşu bütün insanlığın zenginliğidir. Herbiri korunmalı, yaşatılmalı. Ben buna 1971'den beri "Kültürel Çevrecilik" diyor, çeşitli ülkelerde anlatıyorum. Bir dili yoketmenin kestirme yolu eğitim dilini yabancı dile dönüştürmektir. Yabancı dille eğitim " kültürel soykırım"dan başka birşey değildir. Yabancı dille eğitimi desteklemek, dolaylı ve dolaysız yollardan sağlamak yalnız o ulusa karşı değil, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Herkes ona göre davransın.
Öğretmenler! Atatürk size güvenmedi mi? Neredesiniz? Hangi kuvvet, hangi ücret sizi bir Türk çocuğuna ders verirken, yabancı dil dersi dışında, İngilizce konuşmaya zorlayabilir, teşvik edebilir? Derslerinizi Türkçe veriniz ki çocuklar konuyu iyi öğrensin. Onların kafasına hergün vurur gibi aşağılık duygusu, ulusal kimliksizlik aşılamayı kabul etmeyiniz.Öğrenciler, gençler! Atatürk'ün gençliğe hitabesi işte bu günler için yazılmıştı. Siz sömürge evlâtları olmayacaksınız. Atatürk'ün ümidini boşa çıkartmıyacaksınız. Yabancı dilleri de, ama önce kendi dilinizi, edebiyatınızı, tarihinizi iyi öğreneceksiniz. Bilim, matematik derslerinizi ortaokul ve lisede Türkçe anlattırınız, bu dersleri Türkçe kitaplardan çalışınız. Meseleler çözmeğe, düşünmeğe açsınız. Fen ve matematiği böylece iyi öğrenirsiniz; ezbersiz. Sonra bildiğiniz konunun İngilizce, Almanca, Rusça her ne yabancı dilse, terimlerini öğrenmek birkaç günlük işten ibaret kalacaktır.
Türkiye'nin resmi dili çoğunluğun ana dili olan Türkçedir. Türkiye'nin bölünmezliğinin, ilelebet varlığının harcı Türkçedir. Yabancı dili gerekene öğretmek yerine eğitim dilini İngilizce kılmak Türkçeyi yoketmek,Türkiye'yi parçalamak, Türk Dünyası'nda dil ve kültür birliğinin yeniden gelişmesini önlemek, Türk adını tarihten silmek, Türk gençlerini câhil, ezberci, acenta ve kalıp kafalı ve sömürge ruhlu etmek içindir. Tarihin en korkunç ve haince oyunlarından bu oyuna âlet olanlar iyi düşünsünler.Türkçe olmadan Türk Kültürü olmaz, Türk Kültürü olmadan Türk Kimliği bulunmaz, Kimliksizin özgüveni, özüne itibarı yoktur, Özüne itibârı olmayanın haysiyeti olur mu? Türk dediğin haysiyetsiz yaşamaz."yabancı dille eğitim ihaneti", kendi öz kaynaklarımızla kendimize yaptırılan İngiliz misyonerliği demektir. Yabancı dille eğitimde ne yabancı dil, ne de anlayarak, ezbeciliksiz bilim/fen öğrenilirİşte Batılı için, İngiliz için güzel teknik! Bir ülkenin dilini, eğitimini yabancı dille eğitime dönüştürürsen, bir nesil sonra iş bitiyor. Ondan sonra köle ruhlu, aşağılık kompleksi içinde kıvranan, ülkesi satılan..., özelleştirme ayağına satılan (Atatürk'ün kazandırdıkları nerdeyse bedavaya satılıyor), sonra topraklar satıldı, hazine arazileri gitti. Millet hâlâ da alışverişte! En pahalı alış veriş merkezlerinde, Ankara'da, İstanbul'da. Amerika'da, Avrupa'da böyle şatafatlıları yok. Tezgâhtara soruyorum, "Millet bu parayı nereden buluyor?" Gariban halk! Dünyanın en pahalı Fransız mağazalarında... Avrupa'da yok, Avrupa zaten dökülüyor. Tezgâhtar diyor ki, "Valla abi, 5 taksit yapıyorduk, şimdi 12 taksit yapıyoruz." Demektir ki, bir sene sonra herkes topu atacak. Satacak toprak da kalmıyor. Türkiye'nin binlerce dönüm arazileri,tabii GAP'ı duymuşsunuzdur da, onu çoktan biliyoruz , şimdi Eskişehir'de, Kırşehir'de, Niğde'de 10 binlerce dönüm arazi yabancı şirketlere satılmaktadır. Ve tek ürün yetiştirecekler: Patates. Ve bunu Amerika PortoRico'da yaptı, Filipinler'de yaptı. Ahalinin topraklarını elinden aldı, tek ürün yetiştirdi, işte o aldığınız muz falan, sonra o milletin kendi yiyeceğini yetiştireceği bir karış toprağı kalmadı ve millet aç kaldı. Bunu kim yazıyor, oranın okur yazar adamları yazıyor, daha yeni okudum, isteyen varsa gösteririm. Bizde kuru sıkı lâf yok; hepsinin arkasında dururuz.

Prf.dr Oktay Sinanoğlu'nun hedef Türkiye kitabından alınmıştır.

TÜRKÇE ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Yerli Basında, Türk olan Herşeye Saldırı:
Basında her gün Türk tarihine, diline, kültürüne, her şeyine küfreden büyük adam oluyor, bir de zengin oluyor. Milletten ses yok; kızanlar da, "kartel basın" diyenler de gidiyor o gazeteyi alıyor. Kardeşim, önce o gazeteyi almayın, batsınlar. Bari bu.kadarını yapsın ahali.
Türkçe Öyle Bir Dildir ki...
Türkçe 2 bin kelimeymiş de, İngilizce 40 bin kelimeymiş. Sadece Kazak lehçesinde, yaşlı Kazak istatistikçi oturmuş, Kazak Türkçe sözlüğü hazırlamış, daha ilk çırpıda 80 bin kelime koymuş bilgisayara.. Yüzbinlerce kelime var Türkçe'de, dünyanın en büyük dili ve en üretken dili ve bilimin her dalına yetecek, bütün terimleri türetme kabiliyeti olan başlıca dil, matematik gibi dil. Dilimiz böyle bir dil iken, aydın falan geçinen sahtekâr, şeref fıkarası adamlar gazetede her gün senin diline küfretsin ve kimseden de gık çıkmasın. Olamaz böyle bir şey, neredeyiz yahu?
Durum vahimdir, bunu bilmek lâzım. Kırk kere anlatıyoruz, dünyanın her yerinden misâl veriyoruz; gene de biri kalkıp "ben size katılıyorum ama,..." diyor. Bakıyorum, bir çeşit İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyesi olduğu suratından belli. "Ama" dedi mi tamam; İngiliz papağanı standart lâfına başlayacak demektir. "Efendim, çocuklarımız İngilizce öğrenmesin mi?" Bre insafsız, bunu, bu akşam kırk türlü anlatmadık mı? İspat etmedik mi ki, İngilizce öğrenmek başka, yabancı dille eğitim bambaşka. İngilizce öyle. öğrenilmez, ayrıca, yabancı dil dersinde, kursunda, laboratuvarında öğrenilir. Adam aslında biliyor, ama mahsus ortalığı bulandırmak için böyle konuşuyor.

Herkesin Sahip Çıkması Lâzım
Bu işlere herkesin sahip çıkması lâzım. Bu işlerin düzeltilmesini, bu hâle gelmiş ülkelerde hükümetlerden bekleyemezsin, devletten bekleyemezsin, ondan, bundan bekleyemezsin. Durumu bilerek herkesinbir kere kendisi örnek olacak bir şekilde kendisinden başlaması lâzım.Türkçe konuşurken yarı İngilizce lâflar sokuşturmak marifet değil, kimliksizlik, haysiyetsizlik alâmetidir. Türkçe'ye kakışlanan her İngilizce bozuntusu sözcük, benim böğrüme batırılmış bir dikendir. Her türlü Türkçe söz ise (eskisi, yenisi) ağzında bir bal damlasıdır. Bunu böyle bilelim. Zaten dosdoğru Türkçe konuşuyorsan, "Anglomanlıca" lâfların arkasına saklanmıyorsan, kendine güvenin var demektir. Esnaf arkadaş, sen önce dükkânının adını düzelt.
Yalnız İngilizce Bilmekle Adam mı Olunur?

Halk tepesindekine saygı duyuyor..Ama tepedekilerin çoğu milletine, Türk kültürüne yabancılaşmış. Oralardan hep bir yabancı hava esiyor: "İngilizce bilmeyen adam değildir" diye. Halk ne yapsın? Kendisiinin de adam olduğunu göstermek için asıyor dükkânına bir İngilizce bozuntusu isim. "İtibârım artar" zannediyor; Ama artık öğrenmelidir ki: "Yalnız İngilizce bilmekle öğünmek, diline "Anglomanlıca" özenti lâflar sokuşturmak, işyerine İngilizce ad takmak, ve de bütün bulara temelden yol açan yabancı dille eğitime rağbet etmek, onu desteklemek" haysiyetini kaybetmişliğin, sömürge kafalı olmuşluğun baş göstergeleridir. Biliyorsunuz Türkiye'de Bakanlar Kurulu sık sık değiştiği için, yeni bakanların resimleri çıkardı 20 sene evvel Milliyet Gazetesinde; Türkiye'ye geldiğimizde bakardık resimlere Vesikalıkların altında yazardı: "Evlidir, iki çocuk babasıdır, İngilizce bilir" diye. Biz de diyoruz ki, "Allah, Allah! Başka ne bilir acaba? Mühendislik bilir mi? İktisat bilir mi? Devlet idaresi bilir mi? Hukuk bilir mi? Bunlardan bahis yok. Demek ki İngilizce bilmek Bakan olmak için baş marifet sayılıyor! [Nev York'un Harlemmahallesinde bir sürü gariban zenci var, onlar da İngilizce biliyor... ] Bir adam İngilizce biliyor diye methedilir mi? Biliyorsa bilsin bana ne? Meraklıysa bilsin; bilmesin demiyoruz. İşine yarıyorsa kolayca öğrenirsin gerektiği kadar. Ama, bana önce, "senin bilimden, matematikten, bilgisayardan haberin var mı? Türk tarihini ne kadar biliyorsun? Türk dilini iyi kullanıyor musun?" onlardan haber ver.
Bu yazıyı prf.dr.sayın Oktay Sinanoğlu'nun hedef Türkiye adlı eserinden derledim.

17 Şubat 2008 Pazar

HİTABET ÖRNEĞİ

Sevgili vatandaşlarım. Hepinizi önce en kalbi duygularda selamlıyor, ciğerden yapacağım konuşmama geçiyorum. Ciğer dedim de aklıma geldi. Ne geldi? Tabii ki ciğercinin kedisi. Ciğercinin kedisi ciğere nasıl bakar bilirsiniz. İçi giderek... Ah şunu ele geçirsem de mideye indirsem diyerek... İşte o malum zat da bizim bulunduğumuz yere öyle bakıyor. Aynen ciğercinin kedisinin ciğere baktığı gibi... Yalanarak ve de ağzı sulanarak... Kalk oradan da biz oturalım diyor. Yok yaa! Affedersiniz, bizim alnımızda enayi mi yazıyor? Birileri bize bu koltuğu ikram mı etti? Hayır. Ya nasıl aldık? Söke söke aldık... Eee? O zaman sen de söke söke al tepe tepe kullan... Maçan sıkıyorsa tabii. Ama nerde o maça sende, nerdeee.Tutturmuş türban diye... Yatıyor türban, kalkıyor türban... Hay senin başına türban dolansın da içinde havasız kalasın emi. Ne demişler? Kararı sadece verir millet, otur oturduğun yerde, kapa çeneni, etme adamı illet.İktidar olmak kiimmm, sen kim. Yahu sana iki koyun verseler onları bile güdemezsin be. Bak, biz evvelallah altı senedir tam 73 milyon koyunu... Olmadı mı? Olmazsa olmasın yahu... Olsa da koyunu, olmasa da koyunu icabında...Başka ne diye tutturmuş? Laiklik. N'olmuş laikliğe? Laiklik elden gidiyormuş! Nereye gidiyor? Kim götürüyor? Nasıl götürüyor? Var mı bunların cevabı? Tabii ki yok. Bozuk plak gibi takılmış, aynı şeyleri söyleyip duruyor. Yahu biz buradayken laiklik gider mi? Gitmesine izin verir miyiz? Laikliğin teminatı biz değil miyiz? Eee? Yok efendim, kediye ciğer emanet edermiş de bana laikliği etmezmiş! Sen kimsin be! Sana soran mı var? Senden emanet isteyen mi var? Biz emaneti milletten almışız, millettteeeennn.Bakın gene asabımı bozdu kitapsız. Biraz daha konuşursam ağzımı bozacağım, bu da bize yakışmaz. Ama şeytan diyor ki... Tövbe, tövbe. Alın lan şu mikrofonu önümden... Hah şöyle. Oh...
m.asik@milliyet.com.tr
Yukarıda okuduğunuz yazıyı 17 .02.2008 günlü milliyet gazetesinin açık pencere köşesinin yazarı Melih Aşık'ın yazısından derledim kendisine teşekkür ederim. Duygularımıza tam yerinde tercüman oluyor.

10 Şubat 2008 Pazar

ÖMER HAYYAM YOKUŞU

Bizim semtin taksi şoförleri, ''Beyoğlu'na...'' deyince sorarlar:
''Kasımpaşa'ya inip Ömer Hayyam'dan çıkalım mı?
''Kimdir Ömer Hayyam?Şair diyen de çıktı, bestekâr diyen de, şarkıcı diyen de...
Bize göre en doğrusunu birisi söyledi:''Büyük bir insan!''
''Nereden çıkardın büyüklüğünü?
''Büyük adam olmasa bu yokuşa adını vermezlerdi!
''Bu da bir ölçü ama, her zaman değil!
***''Berfin-Bahar'' dergisi 2008'e ''Ömer Hayyam'la girmiş''.
Yazarlar, çağının önemli bilginlerinden, düşünür, matematikçi, şair Ömer Hayyam'ı değerlendirmişler.
Ömer Hayyam, 12. yüzyılın ilk yarısında bugünkü İran'ın Horasan-Nişabur bölgesinde yaşamış. Şiirleri divan edebiyatında ''Rubai'' denilen dörtlüklerden oluşan, matematikçi, gökbilimci, dünyayı ve yaşamı sorgulayan, düşündüğünü özgürce söyleyen, bağnazlıklara karşı olan Hayyam'ın yazdıkları bugüne kadar dilden dile çevrilmiştir.
***Özellikle içkiyi konu alan rubaileri, içki içenlerin savunma silahı gibidir.
Bir örnek:
''Bir hadis-kutsi diyor ki
İç, dinine düşman olanın kanı helaldir.
Şarap da dinimin düşmanıdır
İçerim vallahi helaldir.
***Sokrat, Milat'tan 400 yıl önce ''Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir'' demiştir.
Ömer Hayyam da aynı şeyi söyler:
''Gönlüm bilgiden yoksun olmadı
Gözlere özgü bilmediğim kalmadı
Dedim ama aklım başıma gelince
Görüyorum ki hiçbir şey bilmeden ömür kaydı.''
***Ömer Hayyam'a göre insanın yaşam biçimiyle Tanrı'nın insana biçtiği söylenen yaşam biçimi birbirine karşıttır:
''Tanrı'nın dileği değil benim dileğim
Öyleyse nasıl muradıma ererim
Tanrı'nın isteği doğruysa eğer
Baştan sona yanlış benim isteğim.''
***Ömer Hayyam'ın şu ''rubai''sini alın, Ankara'nın en yüksek yerlerinden birine asın ve altına ''İşte biz buyuz!'' yazın...
''Bir elimizde Kuran, bir elimizde kadeh
Gâh helal ehliyiz, haramzadeyiz gâh
Şu gelişmemiş gökkubbenin altında
Ne saltık kafiriz, ne saltık müselman.''
***Ömer Hayyam, yasaklanan her şeyin insan yaşamına, sevincine engel olduğu kanısındadır, yasaklanmış her şey hoştur:
''Şarabı çirkin kötü diye yermiş şeriat,
Şarap hoştur, hele içilirse bir güzelin elinden
Haram kılınmış, tadı acıymış seviyorum acısını
Doğrusu, hoş olan her şey haram şeriatın dilinde.''
* * *Ömer Hayyam, ömrünün son yıllarında dahi kaba sofuluğa isyan eder, yaşama sevincini haykırır:
''Kaba sofuluk ve tövbe yazısını çizeceğim.
Ak saçlarında şarap içmeye niyetleneceğim
Ömrünün kadehi yetmişini doldurdu
Şimdi coşmasam ne zaman coşacağım''
(Bu rubailer Abdülbaki Gölpınarlı'nın ''Ömer Hayyam Rubaiyat'' kitabından alınmıştır.)
* * *Herhalde bundan sonra bu yazıyı okuyanlar Kasımpaşa'dan Beyoğlu'na çıkan yokuşa adı verilen Ömer Hayyam'ın kim olduğunu az çok anlayıp tanımışlardır.Lakin önümüzdeki günlerde biri çıkar, yokuşun adını değiştirirse de hiç şaşmayın, biz şaşmayız da...h.pulur@milliyet.com.tr

YIL 2008

Yeni yıl geldi hoş geldi, bakalım günümüz yaşantısında ne değişti:
1. Ekonomistler ve iş çevreleri kriz korkusu içindeler ekonomi iyi değil.
2. Her şeye en az %20 dolayında zam gelmiş.
3. Pahalılık almış başını gitmiş, çarşı, Pazar esnafı kan ağlıyor.
4. Halk hastane kapılarında sürünüyor, parası olmayan hizmet alamıyor.
5. Borsa düşüyor sanki yükselse Türkiye'nin borcu azalır, itibarı artar.
6. Ülkemin basın yayın organları hükümetin sözcülüğünü yapıyor.
7. Basınımızın görevi tarafsız olarak gerçekleri yansıtmak olmalıdır.
8. Başbakanımız TC'nin valilerine vatandaşlara kömür vs. yardımlarını bizzat verin diyor. Devletin valisi kamyona biner de kömür dağıtır mı? Bu nerede görülmüş, yardımları organize eden devletin kurumları yok mu? Devletin görevi işsizine iş vermektir sadaka toplumu yaratmak değil.
9. Olmayan doğal gaza zam geliyor, gazı kesen ülkeye hükümetimiz bir yaptırım uygulayamıyor.Tüm bu olumsuzluklar yaşanırken hükümet ve yeni bulduğu ortağı ile birlikte insanlara daha demokratiklik ve özgürlük için üniversiteye türbanlı kızlar girsin diye Anayasa değiştirme yasa tasarısını meclise sevk edip muhalefete rağmen çıkardılar. Bu durum tüm yurtta olumsuzluk yarattı sivil toplum örgütleri sokaklara döküldü protesto ettiler.
Şimdi sıra yargı organlarını susturmaya geldi onun içinde Yargıtay kanununda değişiklik yapmak istiyor. Bu olanları basanımız ne yazık ki vatandaşa aksettirmediği gibi birde alay ediyor.
Basınımızın değerli bir kalemi olan Necati Doğru bazı köşe yazarları için bakınız ne sıfatlar yakıştırmış kararı siz verin. Onun sayfasından buraya alıntılıyorum soyadlarını siz koyun.
karga kışlayıcı Hasan...
Evlek açıcı İsmet...
Tohum atıcı Fehmi...
Tarlayı sürücü Taha...
Üfürükçü hoca sakallı
gübre serpici Ahmet...
Irgata ekmek-yoğurt tayıncı Nazlı...
Ayrık otu temizleyici Şahin...
"Bir güzel sözde sayın ana muhalefetimizin lideri Sayın Deniz Baykal söylemiş ne güzel.
"Mezbahaya götürülen dananın, kasabın bıçağını yalayarak kendini kurtarması mümkün değildir." Diyeceğim bu kadar esen kalın.

07 Şubat 2008 Perşembe

SEÇİM MEYDANI ATIŞMALARI VE YAŞANAN GERÇEKLER

Bugün sayfama yaşadığımız günlerin siyasi bakımdan özetini anlatan yazıyı sayın Yılmaz Özdil'in kaleminden aktarıyorum.Yaşanan olayları unutmuş olabilirsiniz hatırlayasınız diye
yazdım.Bakın analar ne aslanlar doğurmuşda haberimiz yok.Ama elin oğlu bizim gibi uyumuyor
tespitlerini sıralıyor.Benim yorumuma gelince sanki ülkenin ekonomisi düzelmiş ,işsizlik halledilmiş tam bir refah toplumu olmuşuz.Sayın hükümetimiz ve ortağı canciyer kuzu sarması olmuşlar Türkiye'nin başına türban geçirmeğe kalkıyorlar sanki az meselemiz var.Böyle yapıp toplumu huzursuz etmenin ne alemi var?
MHP...
Başbakan, Samanyolu TV'de...
"Bunlar eli silahlı, devamlı kin, nefret, kan... Adeta bundan zevk alıyorlar.

Bahçeli'yi dinliyorum, aman yarabbi, nasıl hareketler bunlar?"
Başbakan, Adana'da...
"İp atanları, ip atlayanları, benim milletim gayet iyi bilir."
Başbakan, Bolu'da...
"Kimileri gırtlaklarını yırtarak, ip atıyor. Yıkanıp temizlensinler, asıl bunların kirli çamaşırlarına ip lazım."
Başbakan, Adıyaman'da...
"Bu millet, sizin cemazüevvelinizi iyi bilir. CHP yavrusunu doğurmuş, MHP... Al birini, vur öbürüne."
Başbakan, Malatya'da...
"Bunlar, kendi işaretleriyle, çirkin tavırlar içerisinde, şehitlerimizin cenazelerini istismar eden takım..."
Başbakan, Kanal A'da...
"Bahçeli, dürüst değil... MHP'nin tutarsızlıklarla halkı aldatmaya çalışmasına üzülüyorum."
Başbakan, Ankara'da...
"Milliyetsiz milliyetçilik bitmiştir. CHP değirmenine su taşıyor MHP."
Başbakan, Bayburt'ta...
"Bu bağımsızlar parlamentoya girecek. Bir de MHP girerse, biz bunların kavgalarıyla mı uğraşacağız? İkisi de uç... Yüce Divan'a gitmesi gerekenlerden biri de Bahçeli."
Başbakan, Afyon'da...
"Bunlar DSP'nin değirmenine su taşıyordu. DSP'nin suyu bitti. Hortumculuk bunların döneminde zirve yaptı mı? Yaptı. Dürüstlük başka şey, haram-helal başka."
Başbakan, Sakarya'da...
"Önce saygıyı öğren... Senin düştüğün seviyeye düşmeyeceğiz. Aldığım eğitim, buna müsaade etmez... Yanına mafya kopuklarını toplamışsın, konuşuyorsun. Hem merak ediyorum... Bahçeli kaç ülkeye gitmiş? Kendisi uçma özürlü mü? Olur ya, uçaktan korkar, uçamaz!"
Başbakan, Söğüt Şenlikleri'nde...
"Kardeşi kardeşe düşürenler, tarihe kadavra gibi bakanlar, provokatörler, bu milletin ruhunu, idrakini bilemez."
Başbakan, NTV'de...
"Bahçeli'yi muhatap almıyorum!"
Başbakan, Kütahya'da...
"Bölücü örgütün başını sana hediye edecekler. Sen kalkıp, hapishaneyi, İmralı'yı döşeyeceksin... Yemezler! Dürüst olalım. Ne milliyetçisi yaaaa! CHP'ye yedek parça olmayın."
*
Taaa Orhun Yazıtları değil...
Daha dün söylendi bu laflar.
*
Ya bugün?
Göreceğiz... Sapla saman karıştı, gaflet ve teslimiyetin adı demokratlık oldu."
Bahçeli, İzmir’de...
"Başbakan ateşle oynuyor."
Bahçeli, Kırşehir’de...
"Hesap sorma dönemi başlıyor."
Bahçeli, yazılı açıklama yaptı...
"Özgürlükler adına ortaya çıkan tahrikler, Türkiye’nin iç bünyesini, toplumsal dokusunu tahrip edecek boyutlar kazanmıştır. Yola düzülen kin ve husumet kervanının başını, maalesef Başbakan çekmektedir."
Bahçeli, Mersin’de...
"Pısırık."
Bahçeli, grup toplantısında...
"Başbakan’a Türk milleti adına sormak isteriz... Siz önce nasıl bir Türkiye istediğinizi, nasıl bir kamuoyu özlemi içinde olduğunuzu, neyin peşinde koştuğunuzu anlatın."
Bahçeli, Ankara’da...
"Karanlığı kendi siyasi çizgisinde araması gereken Başbakan..."
Bahçeli, Adana’da...
"Kaçışın, kurtuluşun yok. Mutlaka hesabını vereceksin. İster Türkiye’de bir yere saklan, istersen okyanus ötesine kaç, nereye gidersen git, seni alıp, Türkiye’ye getireceğiz."
Bahçeli, Kayseri’de...
"Sendeki bu kafayla 500 milletvekilin olsa, ne yazar..."
Bahçeli, Star TV’de...
"Kendisinden başka herkesi küçük görüyor. Argo, saldırgan... Bize siyasi terörist dedi. Bizi mafya artıklarının partisi olarak lanse etmeye kalktı."
Bahçeli, Gaziantep’te...
"Başbakan’a sesleniyorum...
Hangi diyetin gerçekleşmedi?
Hangi emellerin yarım kaldı?"
*
Güzel soruydu...
"Hangi emellerin yarım kaldı?"
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr

31 Ocak 2008 Perşembe

İSTİKBAL MARŞI

Aşağıdaki sütuna Beycan Öterbülbül'ün İstiklâl Marşımıza
nazire olan çalışmasını aldım hoşunuza gideceğini ümit ediyorum. Bu
istikbal marşı internette dolaşıyor itedim ki benim sayfamı okuma zahmetine
katlananlarda faydalansınlar ve üzerinde biraz kafa yorsunlar diye düşündüm.
İSTİKBAL MARŞI
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!
Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!

Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!
Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!

Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar

,Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!
Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!

İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!
Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!

Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!

Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?

Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!
O zaman durur belki gözümden akan yaşım,

O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,
Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!

Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!
(Beycan Öterbülbül)

25 Ocak 2008 Cuma

YUNAN BAŞBAKANININ ZİYARETİ HAKKINDA

yozdil@hurriyet.com.tr
Yassu vre...
Karamanlis ne demek?
Karamanlı demek.
Yunanistan’da mı Karaman?
Değil.
Nerede?
Konya’da.
Hanya nerede?
Orada.
E Karamanlis buraya geldiğine göre, orayı burayı, "Hanya’yı Konya’yı görmenin" tam zamanıdır o halde.
*
AB’ye girdiler.
Giremedik.
Kıbrıs Rumu’nu da soktular.
Kıbrıs Türkü’nü de sokamadık.
Avrupa Şampiyonu oldular.
Olamadık.
Olimpiyat yaptılar.
Yapamadık.
Bizden banka aldılar.
Biz onlardan alamadık.
Bize pamuk satıyorlar.
Biz onlara pamuk satıyorduk.
Burada 135 şirketi faaliyette.
Orada 14 şirketimiz faaliyette.
Üç tarafı denizlerle çevrili...
Dünyanın en büyük deniz taşımacılığı filosuna sahip.
Üç tarafımız denizlerle çevrili...
Hálá taka.
Balık çiftliğinde AvrupaBirliği’nin birincisi.
Çipuralarımız boğuldu.
Yoksulu sıfır...
14 milyon.
Rakıyı raki yaptı.
Amerikalılara sattık.
Cacığı caciki, lokumu lokumi, baklavayı milli tatlı, döneri gyros, dürümü souvlaki, kahveyi greek yaptı.
Hacivat ile Karagöz’ün patentini alsınlar diye bekliyoruz.
Devleti yüzde 4 faiz veriyor.
Devletimiz 17.
Doktor başına 1.500 hasta.
Doktor başına 4.400 hasta.
Öğretmeni 3 kat maaş alıyor.
Bizimki 1’ini...
Asgari ücreti 2 katı.
Bizimki yarısı.
Erkeği 78’ine kadar yaşıyor.
Bizim ömür 67.
Kadını 83’ünü görüyor.
Bizimki 10 yıl az.
Her bin bebeğinin 6’sı maalesef 5 yaşına kadar ölüyor.
Bizde 45.
Yılda 14 litre süt içiyor.
6 litre.
Kızlarının eğitime devam etme yaş ortalaması 18...
Kızlarımızın 11.
AR-GE’de çalışan araştırmacı sayısı 1 milyonda 1.500...
1 milyonda 435.
Yabancı dil bileni, yüzde 27.
Bizde 3.
Sağlıklı içme suyu yüzde 100.
Bizde 83.
Tuvalet káğıdı kullananların nüfusa oranı, yüzde 82...
Bizde 8.
*
Peki, hep mi gerideyiz? Hayır...
Mesela, 70 milyonluk Türkiye ile sadece 10 milyonluk Yunanistan’da, basılan kitap sayısı "aynı!"
*
Yunanistan’da kalp krizi geçirme oranı yüzde 9’ken, Hanya’da 1; zeytinyağından...
Türkiye’de yüzde 19’ken, Konya’da 30; hamurişinden.
*
İşte Hanya, işte Konya.
Bilmiyorum görebildik mi...
Yukarıda yayınladığım yazı sayın YILMAZ ÖZDİL'in dir.
Ne güzel kaleme almış ,iyi okuyup düşünmemizi ve nerelerde
hata yapıp Yunanistan'dan geri kaldığımızı bulup çıkarma

mızı sorgulayor. Kendisine teşekkür ederim.

20 Ocak 2008 Pazar

KURTLA KUZU

Son zamanlarda demokrasi sözccüğü %47 meselesi oldu yani ben bu kadar yüksek oy
aldım istediğimi yaparım deniyor ,bu konuyu bazı basın mensupları haklı görüyor ama
bazıları da haksız görüyor ve soruyor geri kalan % 53 oy ne oluyor diye buna kimse kafa yormuyor.Cumhuriyetimizin yasama ,yürütme ve yargı üçlemesi üzerine inşa edildiğini unutuyorlar.Bu üçlemede birinin diğerlerine üstünlüğü yok bunu biz böyle öğrendik.Sayın Başbakanımız:''Televizyonda hiç kimse kendisini yürütmenin üstünde görmesin'' diyor.Doğrusu bu söze verilecek yanıtları gerekenler söylerler.Ben bugün Sayın Rahmi Turan bey'in köşesinden kurtla kuzu yazısını beğeninize sunuyorum.Yorumlaması okuyanlara ait olsun.
''Bizim demokrasimiz, "kurdun orman demokrasisi"ne benziyor.
Kurt, ırmak kenarında su içerken, suyun aşağı kısmında bir kuzunun da su içtiğini görmüş; "İşte, bugünkü yiyeceğimi buldum!" demiş sevinçle. Bir ara tereddüde düşer gibi olmuş:
"Fakat, hiç kimseye zarar vermeyen bu yaratığa saldırmadan önce de bir mazeret bulmam lazım... Bir gerekçe söylemeliyim... Orman demokrasisi bunu gerektirir!"
Kurt böylece kuzuya bağırmış:
"Bu ne cüret böyle? İçtiğim suyu ne hakla bulandırıyorsun?"
Kuzu, incecik sesiyle cevap vermiş:
"Kurt amca, ben sizin içtiğiniz suyu bulandıramam ki... Çünkü su, benden size doğru değil, sizden bana doğru akıyor."
Kuzudan ummadığı bu akıllıca cevap karşısında bir an bocalayan kurt kızmış:
"Benimle tartışmaya utanmıyor musun? Sen bana geçen yıl da aynı şeyi söylemiştin."
Kuzucuk, korkudan titremeye başlamış:
"Ama efendim... Ben geçen yıl dünyada bile değildim, daha doğmamıştım!"
Kurt daha da kızarak kaşlarını çatmış:
"Her sözüme cevap verip beni sinirlendiriyorsun..."
"Asla efendim, asla... Ben kimim ki sizi sinirlendireyim? Bu benim ne haddime?"
Kurt daha fazla dayanamayacağını gösteren sert bir sesle haykırmış:
"Eğer geçen yıl benim suyumu bulandıran sen değilsen bile, annendi... İkisi de aynı kapıya çıkar! Çeneni boşuna yorma, ben seni yiyeceğim!"
Orman demokrasisini böylece uygulayan kurt, başka bir şey demeden kuzuya saldırmış. İki sıçrayışta onun yanına varıp, kimseye zarar vermeyen zavallı hayvanı bir pençede öldürmüş!
Eh, orman demokrasisi bu kadar olur! Kıssadan hisse!''
* * *
Ömer Hayyam, günümüzden 950 yıl önce yaşayan büyük bir bilim adamı ve şair... Gericileri kızdıran rubaileri, aradan bin yıla yakın zaman geçmesine rağmen hálá tazeliğini koruyor. Ömer Hayyam’ın o tarihte yazdığı dörtlüklerden biri şöyle:

İçin temiz olmadıktan sonra,
Örtünmüşsün kaç para,

Hırka türban güzel amma
Tanrım kanar mı bunlara?
Bakın Sokrates ne demiş?
Tanrım:
''Deyiştirmem gerekenler için güç ver,
Değiştiremiyeceğim şeyler için sabır ver,
Bu ikisini birbirinden ayırmak için akıl ver.
Yaşama bilinci bu duadan daha etkili olmalı.
Karar mı?Her işte olduğu gibi her kesin kendi kararıdır.

18 Ocak 2008 Cuma

OKUYUN BAKALIM TANIYACAKMISINIZ?

Babası öldü.Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
(Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne:
Harcamalarım fazla değil, zira gelirim hep az.) Hastalandı...

Böbreklerinden.
Vuruldu...
Göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.
Evet...
Mustafa Kemal Atatürk bu.
Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın...
Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın .
Evlatlarımız
Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü... Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.
İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş...
Bunu anlatın.
Direnen...
Teslim olmayan ruhu anlatın.
Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten.
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.
Yürek dediğin...
Sadece organ değil arkadaş.
Bunu anlayın!!!
AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasını protesto ediyoruz!

Ulusal bilincimizi yavaş yavaş yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız; bu mesajı iletebileceginiz kadar iletiniz!
İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...

Trene binerler ve kompartımana çekilirler.
Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartımanının kapısını çalar.
Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır.
Yaveri: -"Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde; niye böylesiniz", der. -"Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm, uyumadım kalktım", der.
Yaveri:- "Aman Paşam!
Birimize haber vereydiniz; hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik", der.
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir:-
"Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiç birinize kıyamadım.
Önemli olan benim uyumam değil;
milletimin rahat uyuması".

ATAMIZ SAYESİNDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ Kİ; HALA UYANAMADIK ?

17 Ocak 2008 Perşembe

CAN YÜCEL

Bugün çok kiymetli şairimiz Can Yücel'in hayatı hakkında kısa bir bilgi ve bir şiirini yayınlayacağım. Ruhu şad olsun.
Şair, yazar, felsefe hocası, milletvekili, konservatuar ve köy enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel'in oğlu Can Yücel, 1926'da İstanbul'da dünyaya geldi. Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. 1950 'de yurda geri döndü ve aynı yıl babasının önerisi ve desteği ile ilk kitabı ''yazma''yı çıkarttı. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu yıllarda Che Guevera ve Mao'dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkum oldu. İki yıl sonra genel bir afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından ''Bir Siyasinin Şiirleri'' adlı kitabını yayınladı. Şair'in bu kitabı için ilk kez yoğun ve ciddi şiirle ilgilendiği dönemin şiirlerini içerir diyebiliriz. "Bir Siyasinin Şiirleri" nin önsözünü yazan Refik Durbaş, kitabı ''Can Yücel'i geniş okuyucu kitlesiyle buluşturan, kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap'' olarak değerlendirir. Can Yücel ise yazdıktan seneler sonra, "kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş" olarak nitelendirir
HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM
''Ben hayatta en çok babamı sevdim

Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O Çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helalleşmek ister elbet, diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM."
CAN YÜCEL

09 Ocak 2008 Çarşamba

GELECEĞİNDEN UMUTLU OLANLARA

İnsan hayal ettiği müddetce yaşar.İyi de neyi hayal edelim ki ümitle yaşayalım.
Yıl 2008 oldu herkes geleceğinden emin olmak istiyor,ama nasıl? Şartlar ortada varın kendiniz karar verin.Yurdum 420 milyar dolar borçlanmış sattığı aldığını karşılamıyor,bütçe her yıl bir önceki yıldan fazla açık veririyor.TC dış ülkeler, İMF ,dünya bankasından %17 ile borçlanıyor,
ülkemize giren sıcak para yani döviz ABD kasalarına %4 ile faize yatırılıyor. Düşünün bakalım!.
hangi iş adamı yada tüccar 17 ye aldığını 4 e satar?Bu durum yukarda anlattığım işe benziyor.
İşte bu sebepten ötürü geleceğe umutla bakamıyorum. Dahası var,Sayın Turgut Özal Hükümetleri yeri geldi % 100 zam verdi,Sayın Bülent Ecevit hükümetleri %25-30 verdi
işçi,memur sokaklardaydı ,kimse memnun değildi.Şimdi işbaşındaki hükümet 6 yıldır işçi,memur,dul ve yetime en fazla%10 ,en düşük%4 zam veriyor hiç kimseden işçi, memur
sendikaları ve saygı değer basınımızdan hiç ses çıkmıyor.Üstelik enflasyonun düştüğünden
istikrardan söz ediyor insanları şartlandırıyor, beyinlerini yıkıyorlar.Aslında enflasyonun düştüğü filan yok borçlu bir ülkede, işsizliğin arttığı bir ülkede istikrardan söz etmek mümkün mü?Bir ata sözü vardır'' birisinden borç alırsan sonra ondan emir alırsın der''.Biz şu an sıfırı tüketmişiz,ekonomimiz her an patlama noktasında iş adamlarımız rahatsız ama ses çıkaramıyor,muhalefet partileri de kendi iç işleri ile uğraşıyor ,basın dersen hepsi hükümetin borazanı olmuş ,dertleri Atatürk'ten ve laik anayasadan kurtulmanın yollarını aramakta.
Diyeceğim şu ki şartlar böyle iken ülkemin başbakanı belki 150 kez yurt dışı seyyahati gerçekleştirdi neyi çözdü, ülkeme ne kazandırdı?Bu gezilerin masrafı ile acaba kaç fabrika yapılırdı da insanlar iş ,güç sahibi olurdu.Ben şahsen 60 yaşındayım az çok medyayı takip ederim hiçbir ülke liderinin bizimkiler kadar dış gezi gerçekleştirdiklerini görmedim, duymadım.
Duyan,gören,bilen varsa bana da söylesin,beni ikna etsin.
Tüm Türk çalışanı işçisi, memuru ,emeklisi,dul ve yetimi gibi bende gelen 2008 yılından çok şey bekledim. Hani diyorlar ya enflasyon düştü işler tıkırında ekonomimiz düzeldi öğleyse hükümet yeni yılda bol zam verir diye umutlandık. Birde baktık ki %2 vermiş herkeste hayal kırıklığı öte yandan elektiriye %15 diğer vergileri ile% 18 i buluyor.Elektiriye zam gelince adını saymaya lüzum yok iyneden ipliye her şeye zam kaçınılmaz oluyor.Maşallah esnafımızda da vicdan kalmamış serbest piyasa deyip herkes istediği ürüne istediği kadar zam yapıyor.
Dolayısıyla, hani hoca eşeğine arpa verirken kör tarafından verirmiş .Bizim hükümetimizde aynı politikayı uyguluyor 2 veriyor 15-20 alıyor.Sayın Başbakanımız her fırsatta televizyonlara çıkıp
valilere'' kapı kapı dolaşın vatandaşlarıma kömür dağıtın ''diyor.Bende diyorum ki Sayın Başbakanım ülkemin insanlarına geçinecekleri kadar para ver de fakir fukara edebiyatı son bulsun ,kimse kimseye el açmasın ve kimsenin gururu kırılmasın.
Bir konuya daha değinmek istiyorum hani bir zamanlar AB ye girdik diye gündüz vakti Ankara'nın göbeğinde havai fişek patlatanlardan bugünlerde hiç ses çıkmıyor.AB ortakları açıkça biz Türkiye'yi bu ortaklığa almayacağız dedikçe biz hala içeri gireceğiz diye kapı önünde yetim çocuklar gibi bebliyoruz. Bu olaylar beni ve benim gibi düşünen milyonlarca insanımızı
rencide ediyor.Sevinen yok mu ? derseniz satılmış kalemşörler,sorosun çocukları,bölücüler,
yerli işbirlikçiler,özelleştirme yoluyla ülkeyi soyanlar elbette ki çok memnunlar.
Daha ne diyeyim fazlaca yazacak şey var amma yukarıda anlattıklarım ışığında birazda siz kafa yorun ve ona göre kararınızı verin.Herkesin yeni yılını kutluyorum sevgiyle kalın.

08 Ocak 2008 Salı

GEÇMİŞ YÜZYILINIZ KUTLU OLSUN

Bugünün yazısını sabah gazetesi yazarı Sayın Mine G.Kırıkkanat'ın köşesinden
seçtim.Bu emeğinden dolayı kendisine teşekkür ederim.
Türkiye 21. Yüzyılın sekizinci yılına girdi, bunu biliyor ve söz konusu yıla kısaca 2008 diyoruz.
Türkiye, 20. Yüzyılın sekizinci yılına da girmişti, bunu da biliyoruz, ama kısaca 1908 diye andığımız yıldan bir yüzyıl sonraki kafiyesine ne değişti?
***
1908’de İkinci Abdülhamit sultandı.
2008’de Birinci Abdullah, Cumhurbaşkanı.
1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti vardı.
2008’de Adalet ve Kalkınma Partisi var.
1908’de saltanat muhaliflerine Jön Türkler denirdi.
2008’de meclis muhalefetinde Old Türkler var.
1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edildi.
2008’de İkinci Cumhuriyet meşrulaştı.
1908’de İkinci Meşrutiyet’in sloganı, “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” olup, “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” demekti.
2008’de İkinci Cumhuriyet’in sloganı “Ya tesettür, na müsavat, yoksa hacamat.”
1908’de İttihat ve Terakki, Osmanlı uyruklarını padişah tebaası olmaktan çıkarıp vatandaş, yurttaş bilincine taşımak hedefini güdüyordu.
2008’de Adalet ve Kalkınma vatandaştan tebaaya, milletten ümmete dönüşümü tamamladı.
1908’de Mabeyn ressamı Zekai Paşa, tugay komutanlığına atandı.
2008’de hâlâ yargılanamayan Nü ressamı Darbeci Paşa, Marmaris’ten İzmir’e taşındı.
1908’de Meşrutiyet ortamı, Osmanlı Ressamları Cemiyeti ve aynı adı taşıyan bir derginin kurulmasını sağladı.
2008’de Mersin Güzel Sanatlar Fakültesi’nde 5 nü tablo bıçaklandı.
1908’de Makedonya ayaklanması başladı.
2008’de Taksim’de maganda ayaklanması yaşandı.
1908’de Basına sansür kaldırıldı.
2008’de Sansüre hacet kalmadı, basın bitirildi.
1908’de Enver Paşa iktidara iltihakla Türk İslam sentezine intihap etti.
2008’de Fethullah Hoca, Türkiye’de iktidara iltihakla Türk İslam sentezini ABD’lerden Orta Asya’lara bilem taşıyor.
1908’de Bulgaristan ve Bosna Hersek toprakları kaybedildi.
2008’de Güney Doğu için Kuzey Irak’ta savaşılıyor.
***
Bu tablo böyle uzayıp gider ve size en az 365 karşılaştırmalı örnek verebilirim, sevgili yıldaşlar...
Siz ne dersiniz acep?
1908’den 2008’e Türkiye daha mı bilgili, daha mı kültürlü, daha mı uygar?
1908’den 2008’e ilerledik mi, yoksa geriledik mi?
Benim cevabım, başlıktaki gibidir.
www.mine.gokce@wanadoo.fr

07 Ocak 2008 Pazartesi

TEMEL'İN KOYUNU

Şimdi okuyacağınız fıkrayı internetten derledim
hoşunuza gideceğin umarak yayınladım.
Çiftçi Temel'in bir koyunu varmış. Bütün gayrete rağmen
koyun gebe kalamıyormuş. Temel düşünmüş tasınmış ve
nam salan koçun sahibi İdris ile konuşmaya karar vermiş.
Idris: -Tamam koyunun koçum ile çiftleşebilir ama 5 YTL alırım... der.
Bunu seve seve kabul eder Temel ve ertesi sabah koyununu
el arabasına oturtur Idris`in yolunu tutar. Koyun ile Koç çiftleşir.
Ama Temel tedirgindir ya hamile kalmazsa diye sorar -Koyunumun
hamile olduğunu nereden anlayacağım? Idris: -Sabah kalktığında eğer
ayakta ise hamile değil... eğer yatıyorsa hamiledir... der. Sabah olur
Temel koşarak gider ahıra ama koyun ayaktadır. Oflayıp yine el
arabasına koyunu koyup Idris in ahırına gider. Bu sefer 3 YTL alır.
Ayni şeyi söyler Idris, ayakta ise değil, yatıyorsa hamile...
Sabah olur ancak yine koyun ayaktadır.
Yine gider Idris in ahırına ve bu sefer ona acıyan Idris 1 YTL
alır ve hayvanlar yine çiftleşir. Takip eden gün Temel in cani hiç ahıra
gitmek istemez ve karisi Fadime ye seslenir: -
Su ahıra bi baksana koyun ne alemde ayakta mi, yatıyor mu?
Fadime gider bir zaman sonra gelir. Temel sorar: -
Ee koyun ne durumda, ayakta mi yatıyor mu?
Kadın gülerek cevap verir: -Ne ayakta ne de yatıyor,
el arabasına binmiş seni bekliyor.:))))))

30 Aralık 2007 Pazar

2007 YILININ ŞEYLERİ NEYLERİ?..

Helal olsun sana sayın Melih Aşık usta.Tam kasvetlendiyimiz şu yılın son gününde ne güzel
döktürmüşsün eline, koluna yüreyine sağlık olsun.Ne güzel tarif etmişsin şeyleri neyleri.Bende
senden cesaraet alıp bu yazdıklarını sayfama aldım ki yeni yıla gülerek girelim. Herkesin yeni yılı kutlu olsun hepinize saygılarımı sunarım.

Kabadayı: Yılın filmi.

Fethullah Gülen'in bir çocuğu dua ile iyileştirmesi!: Yılın ilmi!

Televizyonu her açışımızda karşımıza çıkan malum muhteremin konuşmaları: Yılın zulmü.

Dışişleri Bakanı Ali Babacan: Yılın sanalı.

Kanaltürk: Yılın kanalı.

TÜİK'in enflasyon ve işsizlik rakamları: Yılın yalanı.

Kazdağı için verilen ruhsatlar: Yılın talanı.

"Ne darbe ne şeriat": Yılın tahrifatı.

Hüseyin Çelik'in bilumum icraatı: Yılın tahribatı.

Çankaya Köşkü'nde yapılan restorasyon: Yılın tadilatı.

"Sayın valim, vatandaşa kamyonla yardım taşıyacaksın": Yılın talimatı.

Hrant Dink cinayeti ve Malatya katliamı: Yılın ayıbı.

Erdal İnönü: Yılın kaybı.

Abdüllatif Şener: Yılın sağcısı.

Başbakan'ın yanağını okşayan meslek büyüğümüz!: Yılın yağcısı.

Seçim sonuçlarının iki saat içinde açıklanması: Yılın rekoru.

Meclis'teki malum 550 zatt: Yılın dekoru.

Bulgur, mercimek, makarna: Yılın azığı

Memura yüzde 4, elektriğe yüzde 15 zam: Yılın kazığı.

Yüzde 47: Yılın milleti.

Suudi Kralı'nın ayağına gidilmesi : Yılın zilleti.

Abdullah Gül: Yılın mağruru.

Tayyip Erdoğan: Yılın mağduru.

Hayrünnisa Gül: Yılın "först" leydisi.

Emine Erdoğan: Yılın "mor" leydisi.

Hüsnü Şenlendirici: Yılın kocası.

Sivasspor Teknik Direktörü Bülent Uygun: Yılın hocası.

Mehmet Emre Gül: Yılın mahdumu.

Manken Tuğba Özay: Yılın mahkûmu.

"Plan yapma plan": Yılın türküsü.

İsmail Türüt: Yılın türkücüsü.

İngiliz pasaportlu bakan Mehmet Şimşek: Yılın aristokratı.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu: Yılın bürokratı.

Şehitlerimiz, gazilerimiz: Yılın acısı.

"Hastayım" diye rapor alıp hacca giden Polatlılı öğretmen: Yılın hacısı.

Devlet Bahçeli'nin seçim kürsüsünden attığı: Yılın ipi.

Mir Dengir Mehmet Fırat: Yılın tipi!

Yimpaş Dursun: Yılın hastası.

İETT'nin Mecidiyeköy'deki arazisi: Yılın pastası.

Deniz Baykal, Yaşar Nuri Öztürk: Yılın hatipleri.

ATA uçağının müdavimi meslektaşlar: Yılın katipleri!

Sabih Kanadoğlu: Yılın hukukçusu.

Ergun Özbudun: Yılın gugukçusu.

"Duş yaparken tasarruf için iki leğen kullanırım (Melih Gökçek): Yılın atışı.

Tek kişilik ATV - Sabah ihalesi: Yılın satışı.

Cumhuriyet mitingleri: Yılın göğüs kabartanı.

Göbeğini kaşıyan adam: Yılın yürek karartanı.

Bayan Angela Merkel: Yılın madamı

Ahmet Necdet Sezer (İlk 8 ayda): Yılın adamı.

"Polis adam dövmez." (Celalettin Cerrah): Yılın sözü.

Giderek hayal olan aydınlık yarınlar: Yılın özü.
m.asik@milliyet.com.tr


29 Aralık 2007 Cumartesi

DÜŞÜNDÜREN ÖYKÜLER..

Sayın Tufan Türenç 'in köşesinden ders alınacak düşündüren öyküler derledim okuması sizden yazması benden.İŞADAMI Dikran Masis "Beni Düşündüren Öyküler" adlı ilginç bir kitap yayınladı. Satmak için değil, dostlarına dağıtmak için.
Nedenini şöyle açıklıyor: "Sakın ha kimse kitap falan yazdığımı sanmasın. Benim böyle bir kabiliyetim yok. Sadece okuduğum kitaplardaki öyküleri yıllarca topladım. Bu öykülerin her biri bana bir şey öğretti. Üzeyir Garih derdi ki; ’Senin ne bildiğin önemli değil. Kaç kişiye öğrettiğin önemli.’"
BİR BARDAK SÜT
Howard Kelly yoksul bir ailenin çocuğuydu. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler satıyordu. O gün hiç satış yapamamıştı. Karnı açtı. Çalacağı ilk kapıdan yiyecek istemeye karar verdi.
Kapıyı genç bir kadın açtı. Howard utandı ve sadece bir bardak su isteyebildi. Kadın kocaman bir bardak süt getirdi. Çocuk sütü içti, teşekkür ettikten sonra "Borcum ne kadar?" diye sordu.
Genç kadın gülümseyerek, "Borcunuz yok. Annem bize yaptığımız iyiliğe karşı bir bedel almamamızı öğretti" dedi.
Howard bir kez daha teşekkür ederek gitti.
Yıllar sonra o genç kadın hastalandı. Onu büyük bir kentin hastanesine götürdüler. Kendisine Howard Kelly adlı genç bir doktor baktı.
Howard kadını hemen tanıdı. Yıllar önce kendisine süt veren kadındı bu. Ama belli etmedi. Onu tedavi etti ve iyileştirdi.
Kadının ödeyeceği fatura Dr. Kelly’nin önüne geldi.
Dr. Kelly bir not yazarak faturaya ekledi. Kadın faturayı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyordu.
Zarfı açtı ve notu gördü. Káğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir."
DELİKANLININ ADI
Bir delikanlı şiirlerini, o devrin en büyük yayıncılarından birine göstererek, "Bunları satmak istiyorum" dedi. Yayıncı şiirlere bakıp "Bunları basmam, çünkü hiçbiri beş para etmez" diye genci tersledi.
Delikanlı kendinden emin: "Yazık. Büyük bir serveti kaçırdınız. Çünkü ilerde yazacağım bütün eserlerin telif hakkını size satmak istiyordum."
Yıllar geçti o genç çok büyük bir yazar oldu. Adı da Victor Hugo idi.
VASİYET VE AKIL
Ölmek üzere olan yaşlı adam 3 oğluna vasiyetini açıkladı: "Size 17 deve bırakıyorum. Develerin yarısı büyük oğlum senin, üçte biri ortanca oğlum senin, dokuzda biri de küçük oğlum senin."
Babaları ölünce kardeşler toplanıp develeri vasiyete göre paylaşmak istediler ama başaramadılar.
Köyün bilgesine gittiler. Bilge çocukları dinledikten sonra "Benim bir devem var, onu da alıp yeniden hesap yapın" dedi.
18 deveyi önce ikiye böldüler, büyük 9 deveyi aldı. Üçe böldüler 6’sını ortaca oğlan aldı. Sonunda da 9’a böldüler 2 deveyi de küçük oğlan aldı.
Geriye bir deve kaldı. Çocuklar yine yaşlı bilgeye gittiler, "Biz bölüştük ama bir deve kaldı" dediler.
Bilge güldü. "İyi. Sorununuz çözüldüğüne göre ben de devemi alayım" dedi.
Dikran Masis’in yorumu: Deneyimli bilgeleri küçümseyenler bu öyküyü iki kez okusunlar.
FAKİR BİR GENÇ
Amerikan iç savaşından hemen önce bir genç bir çiftlikte iş buldu. Adı Jim olan çocuk o kadar çalışkandı ki kısa zamanda herkese kendini sevdirdi.
Bu arada çiflik sahibinin kızına áşık oldu. Bir gün cesaretini toplayıp patronuna kızıyla evlenmek istediğini söyledi. Adam "Senin gibi çulsuz ve şerefli bir soyadı olmayan birine kızımı vermem" diyerek Jim’i kovdu.
35 yıl sonra çiftliğin sahibi samanlığı yıkarken duvarda Jim’in kazıyarak yazdığı adını gördü: James A. Garfield.
O tarihte James A. Garfield ABD Başkanı’ydı.
tturenc@hurriyet.com.tr

28 Aralık 2007 Cuma

SÜSLÜ CÜMLELER

Sayın Melih Aşık'ın Açık Penceresinden
Bilinen fıkradır... İki kız babası uzun yıllar sonra karşılaşmış konuşuyorlar:- Senin kız ne yapıyor?- Benim kız çok başarılı... Müdürün sekreteri oldu. Müdür kendisine güzel bir daire kiraladı. Bir de otomobil aldı. Kızı ara sıra görüyoruz.. Çok mutlu maşallah... Senin kız ne oldu?- Bizimki de seninki gibi bir müdüre metres oldu ama ben senin kadar güzel anlatamıyorum...Fıkrayı televizyonlardaki oturumlarda entelektüel zevatı dinlerken hatırlıyoruz. Laik cumhuriyetin din devleti modeline gidişini öyle süslü kelimeler öylesine fiyakalı cümlelerle anlatıyorlar ki.. Sanırsınız pupa yelken nurlu ufuklara yelken açmış durumdayız...Neymiş durum mesela:"Çevre merkez ekseninin kırılması sonucu siyasetin yeni arayışlara girmesi...""Farklılıkların temsili esasına göre toplumun yeniden inşası...""Sistemin dışında tutulmuş kesimlerin sisteme dahil olmasının yarattığı değişim süreci..." vs..vs..Bazıları bir kabuk değişiminden söz ediyor. Kabuk falan değil.. Toplumun resmen beyni değiştiriliyor... Laik cumhuriyet, Atatürk, bilim, çağdaşlık gibi kavramlar alınıp yerine orta çağ kavramları yerleştiriliyor.Ana okullarından başlayarak edilgin, çağdaş değerlere yabancı bir insan tipi yetiştiriliyor.Ülke şeriat toplumuna dönüşüyor.Din devleti modeline doğru yolalıyor...Bunu açık açık söylemeye teşebbüs ederseniz Fazıl Say'a olduğu gibi gibi şimşekler yağar üzerinize...O yüzden süslü lafların arkasına saklayacaksınız ki... Hem söylemiş hem söylememiş olacak, iki arada bir derede durumu idare edeceksiniz...
m.asik@milliyet.com.tr

26 Aralık 2007 Çarşamba

NUR SURESİ NE DİYOR;

Epey zamandır türban konusunda düşündüklerimi sizlerle paylaşmak istiyordum nasip bugüne imiş.Yazılarını her gün keyifle okuduğum Sayın Özdemir İnce Bey bu konuda benim ufkumu açtı onun için makalesini bu sayfaya taşıdım.Gerek Özdemir Bey gerek Sayın İlhan Selçuk'un makalelerinde yazmalarına karşın ilgililer bu konuda ortak bir noktaya malesef gelemiyorlar.Yıllardır türban konusu konuşulur fakat bu konuşmalardan bir sonuç çıkmaz.
Vatandaş olan herkes devletin çıkardığı kanuna yönetmeliğe uymak zorundayız,okullarda resmi dairelerde türban takmak yasak olmasına karşın bir kısım insanımız ben başımı türbanla kapatacağım diyor benim özgürlüğüm diyor böylece kanuna yönetmeliğe karşı geliyor, bunu dini
inançlarıyla karıştırıyorlar.Halbuki günlük yaşamda kim başı açık gezer kim kapalı gezer hiç
kimsenin umurunda değil isteyen istediğini yapmakla özgürdür .Demokrasi her isteyenin her istediğini yapması anlamına gelmez zira demokrasi kurallar rejimidir.Merhum Bülent Ecevit hükümeti döneminde her cuma namazı sonrası İstanbul'da türban eylemi yapılırdı ,şimdilerde ise eylem falan yok nasılsa dini siyasetine alet eden bir iktidar işbaşında.Bu zihniyet Allahın ku
rallarınıda kendi siyasi çıkarlarına alet ederler.Güya faiz haram ama ülkem en yüksek faizle borçlanır,dışarıdan bize para yatıranlara da en yüksek faizi öder.Devamını Özdemir İnce'nin
makalesinden okuyalım.
Nur Suresi, 31. ayet (24:31)
KİŞİSEL olarak ne başörtüsü ile ne de türban ile herhangi bir sorunum var. Ama örtünmeyle ilgili yalan, safsata ve hurafe yayanlarla kavgam var. Türbancılar, bu örtünme tarzının Kuran’ın tartışılmaz buyruğu olduğunu ileri sürüyorlar. Ama Azháb Sûresi’nin 59. ayeti; Nûr Sûresi’nin 30, 31 ve 60. áyetleri dışında Kuran’da bir başka hüküm yoktur ve türban şaklabanlığı Kutsal Kitap’da yer almamaktadır.
İKİYÜZLÜLER
Bunu öğrendiğim için: Faiz ve kredi kartının İslam’a aykırı olmasına karşın türbancılar tarafından kullanıldığını; türbancıların, İslám’a ters düşmesine karşın, Cumhuriyet’in yapı ve kurumlarına, yasalarına ve özellikle Devrim Yasaları’na uymak zorunda kaldıkları halde nasıl olup da dinden çıkmadıklarını soruyorum. Bu işte bir ikiyüzlülük var!
İkiyüzlülük sadece türbancılarda değil! İkiyüzlülüğün en tepesinde Kuran çevirmen ve yorumcuları bulunuyor. Bunun en çarpıcı kanıtını, Mustafa Sağ, "Evrensel Çağrı, Kur’an Meáli" (Final Pazarlama Yayını) çevirisine yazdığı önsöz ve açıklamalarda veriyor. Mustafa Sağ’a göre geleneksel çevirmen ve yorumcular Nûr Sûresi’nin 31. ayetini geleneğe uyarak ve birbirlerini taklit ederek yanlış çeviriyorlar. Müthiş bir iddia! Mustafa Sağ’ın açıklamasını olduğu gibi aktarıyorum.
HIMAR = ÖRTMEK
"Kuran ayetinde ’başörtüsü’ diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen tüm Kuran tefsirlerinde ve çevirilerinde Kuran ayeti ’başörtüsü’ olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen "HIMAR’ kelimesi ’Baş örtmek’ anlamında değil, sadece ’örtmek’ anlamına gelmektedir. Eğer, herhangi bir şey örtülecek ise. O şeyin vurgulanması gerekir. Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da "örtmek" ("hımar") kelimesinin yanına "baş" ("re’s") kelimesinin ’hımarü-re’s’ şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki ’hımar’ (’örtü’) kelimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime ’cuyub’ kelimesidir ki, ’yaka’ veya ’göğüs’ anlamına gelir. Çünkü, aynı kelime ’cuyub’ bir başka ayette (28:32) Hz. Musa’nın ’göğsüne/koynuna elini soktuğu’ şeklinde geçer. Yani, ’cuyub’ kelimesi, ’hımar’ örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman ’bihumûrihinne ala cuyubihinne’ başını örtmek değil, ’göğsünün üzerini örtmek’ anlamına gelmektedir. Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bakışla değil de, birbirlerini taklit edip, ’Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler’ diyerek ’Felyedribne’ fiilini de ’örtsünler’ diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular ’DaRaBe’ kökünden gelen bu kelimeyi burada, ’Başörtülerini örtsünler’ derken, bir başka yerde aynı ’DaRaBe’ kelimesini ’Kadınları DÖVÜN’ (Bak. 4:34) diye çevirmişlerdir. Özetle, Kuran’ın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken, elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kuran’ın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleşmesinden kaynaklanmaktadır." (S. 373)
GERİSİ ALİMLERİN İŞİ
Mustafa Sağ’ın iddialarını Arapçadan denetleyecek durumda değilim. Ancak Nûr Sûresi’nin 31. áyetinin Fransızca ve İngilizce çevirileri onun iddialarını desteklemektedir.
Ben bu çok önemli iddiayı sütunuma aktararak kamusal-toplumsal görevimi yerine getiriyorum. Gerisi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve İslam alimlerinin işi!..
(özdemirince @hurriyet.com.tr) 26.12.2007

23 Aralık 2007 Pazar

TARİHTEN BİR YAPRAK MENEMEN OLAYI

Bugün 23 aralık 2007 günümüzden 77 yıl önce Menemen'de vatani görevini yapan
öğretmen asteymen Mustafa Fehmi Kubilay'ın nakşibendi tarikatı şeyhi olan derviş Mehmet ve müritlerince nöbet tuttuğu sırada, sabah ışıkları ağarırken saldırıya uğradığı ve bağ bıçağı ile başının kesildiği gündür.Bu hareket genç Cumhuriyetimize yapılmış bir saldırıdır.Zamanın iktidarı tarafından bu canilere gereken cezalar elbette verilmiştir.Laik Cumhuriyetimize yapılan bu hareket ne ilk nede sonuncusudur,günümüzde de din adına kendini görevli sayanlarca çeşitli bahanelerle yurdumuzun çeşitli şehirlerin de daha vahim olayları tezgahladıklarına şahit olduk.Örnek mi?Kahraman Maraş, Çorum,Sivas olayları tarihe tanıklık eden olaylardır.İnsanlar Laik düşünceye sahip olduklarından ,dini inançlarından dolayı ipe sapa gelmez çeşitli bahanelerle saldırıya uğruyor, ya malından ,ya canından oluyor ya da sakat kalıyorlar.
Yukarıda saydığım sebeplerle her yıl gazete sayfalarına akseden çok olaya şahit olduk .Ne yazık ki bu yaşıma kadar ben bir kişinin namaz kılıyor,oruç tutuyor,camiye gidiyor diye kimsenin aşağılandığını,dövüldüğünü veya zarara üuğratıldığını da görmedim.
İyi ki görmedim demokrasilerde kimsenin kimseye zulüm yapması düşünülemez.
İşte bu ve benzeri irticacı hareketler olmasın ülkemizde, demokrasi daha da gelişsin
ülkemizde birlik beraberlik ruhu pekişsin diye Menemen'de yapılan anma toplantısına ve Biz
kaç kişiyiz platformunun hazırladığı mitinge katılmak için Menemen'e çeşitli sivil toplum kuruluşları ,Atatük'çü Düşünce dernekleri ile .destek verdik.Buraya yediden yetmişe ,kadın,
erkek,yaşlı, genç katılım muhteşemdi.
Aziz Türk Milleti ve Onun Atatürk'çü gençliği bu gerici olaylar karşısında her zaman uyanık ,başı dik ve kararlı olmak zorundadır.Bu mitinge ve anma toplantısına katılan herkese kendi adıma teşekkür ederim.

19 Aralık 2007 Çarşamba

Atam


18 Aralık 2007 Salı

YAPACAK BİR PROJEN

Bu yazıyı 18 aralık 2007 Hürriyet gazetesinden sayın Bekir Coşkun'un
köşesinden buraya aktardım meraklılarına duyuruyorum.İyi okumalar.
bcoskun@hurriyet.com.tr
Piyanist...
TÜRKİYE "Kızımı alıp giderim" diyen piyanist-besteci Fazıl Say’ın "yerini" tartışıyor.
Türkiye sınırları içinde bir yerde mi dursun; yoksa sınırların ötesinde bir yerde mi?..
Diyelim ki bir zıplayışta, en soldan en sağdaki AKP’ye atlayıp, Kültür Bakanlığı koltuğunun üzerinde "duran" Ertuğrul Günay yer olarak "Biraz topluma insin" diyor.
Bakanın "yer değiştirme" konusunda uzman olduğu kesin.
Tek sorun; Fazıl Say "bakan" olmak istemiyor.
O yer olarak "adam" kalmak istiyor.
Yer gösterici olarak benim "gitmem" gerektiğini düşünen Başbakan ise Fazıl Say’ın "durması gereken yer" konusunda daha akıllanmış gibi, ona "Sen kal..." diyor.
*
"Git-kal" meselesinde, piyano hani şu kemençe gibi olsa, koy cebine dolan dur...
Ama piyano ağır.
Piyanist daha da ağır, evrensel.
Benim fikrimi soracak olursanız; bence Fazıl Say "giderim" derken, aslında geldi...
Yerleşti...
Yeri; hepimizin yüreği...
O, bu ülkenin gerçek sanatçısı olduğunu gösterdi.
Önceki gece onu rüyamda gördüm, beyaz bir piyanoyu çalıyordu, ama ağlaya ağlaya...
*
Bu ülke her zaman; Başbakan’ın önünde ceketini kemerine sıkıştırıp göbek atan ve böylece kavşakta benzin istasyonu sahibi olan sanatçıları "sanatçı" sandı.
Ya da; sulu, densiz, geveze, içi boş, ülkesinde olup bitenleri umursamaz, bacak arası sohbetlerle ekranlara tutunan, kalitesizliği "sanat" bildi.
Oysa sanatçılar toplumun önderleridir.
Onlar doğal liderlerdir.
Her sanatçının birer kutupyıldızı gibi insanlara yön gösterme görevi vardır.
Dönüyorum Fazıl Say’a:
Artık kimse onun "durduğu yeri" değiştiremez.
Názım Hikmet gibi, Aziz Nesin gibi, Ruhi Su gibi...
Yüreklerimizdeki sahnelerde belki asırlar sürecek en büyük konserinde durmadan çalacak.
Nerede olursa olsun piyanist...

17 Aralık 2007 Pazartesi

YIKIN HEYKELLERİMİ...


İlgili aramalar: amatör - ataturk -  siir -  atatürk -  yıkın -  hekellerimi



Ey milletim,
Ben Mustafa Kemal'im...
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim,
Hala en hakiki mürşit, değilse ilim.
Kurusun damağım, dilim
Özür dilerim...
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi
Özgürlük hala,
En yüce değer
Değilse eğer...
Pırangalı kalsın diyorsanız, köleler...
Unutun tüm dediklerimi,
Yıkın ,diktiğiniz heykellerimi...
Yoksa, çağdaş medeniyetin bir anlamı,
Ortaçağ'a taşımak istiyorsanız zamanı,
Baş tacı edebiliyorsanız
Sanatın içine tüküren adamı...
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi.
Yetmediyse acısı, şiddetin,savaşın.
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh, dünyada barışın
Eğer varsa ödülü,ödülü silahlanmaylayarışın
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi.
Özlediyseniz, fesi, peçeyi
Aydınlığa yeğliyorsanız,kara geceyi
Hala medet umuyorsanız
Şıhtan, şeyhten, dervişten
Şifa buluyorsanız,
Muskadan,üfürükçüden...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın, diktiğiniz heykellerimi...
Eşit olmasın diyorsanız,kadınla erkek
Karaçarşafa girsin diyorsanız
Yobazın gazabından ürkerek...
Diyorsanız ki,okumasın
Kadınımız, kızımız;
Budur bizim alın yazımız...
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi...
Fazla geldiyse size,hürriyet,
cumhuriyet...
Özlemini çekiyorsanız
Saltanatın,sultanın
Hala önemini anlamadıysanız,
Millet olmanın...
Kul olun, ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin,şeyhülislamın...
Unutun tüm dediklerimi.
Yıkın,diktiğiniz heykellerimi.
RAHAT BIRAKIN BENİ...
_________________
Süleyman Apaydın

15 Aralık 2007 Cumartesi

KARNE

BİRAZDA GÜLELİM
Baba, ortaokul üçüncü sınıfa giden oğlunun elinde karneyle salona girdiğini görür. "Allah allah, dönem ne çabuk bitmiş..." diye düşünür ve oğluna seslenir: -"Getir bakayım şu karneyi!" -"Al baba..." Adam karneye bir bakar ki, beden eğitimi ve resim dışındaki tüm dersler zayıf. -"Bir dediğini iki etmiyoruz, bilgisayar dedin, bilgisayar aldık, ingilizce kursu dedin ingilizce kursuna gönderdik, gitar kursu, müzik aletleri, ne istersen yapıyoruz. Kız arkadaş uğruna harcadığın çiçek parasının haddi hesabı yok. Ne bu notların hali, rezil şey!" -"Baba... O benim karnem değil ki, senin kitaplarını karıştırıyordum, birinin arasında karnelerinden birini bulmuştum..."

UYANIK TÜRK

Bugün Sayın eski millet vekilimiz,Vatan gazetesi köşe yazarı Zülfü Livaneli'nin
köşesinde okuduğum bir kıssayı yayınlıyorum.Beğenerek okuyacağınızı umuyorum saygılar.
Bir dönemde, terzilerin çok hile yaptığından, insanın gözünün önünde kumaş çaldığından yakınılmakta.
Bir Türk geliyor ve “Beni kandıracak terzi henüz anasından doğmadı” diyor.
“Peki” diyorlar “İşte terzi şurada, git bakalım.”
Türk, çok değerli bir kumaş alıyor, dayanıyor terzinin kapısına.
“Bundan bana çok güzel bir savaş elbisesi yap!” diyor. “Üstü dar olsun yakışsın, altı ise savaşta harekete imkân verecek kadar geniş olsun!”
“Hay hay!” diyor terzi. Ölçü alıyor ve başlıyor kumaşı kesip biçmeye.
Bu arada da güzel bir hikâye anlatıyor.
Türk, -Mevlânâ’ya göre- küçük gözlerini kısarak gülüyor bu hikâyeye. Çok hoşlanıyor.
Terzi bu arada kumaşın bir parçasını keserek saklıyor.
“Hadi” diyor Türk. “Deminki gibi bir masal daha anlat.”
“Peki” diyor terzi ve bir masal daha anlatıyor.
Türk ona da bayılıyor ama bu arada kumaşın bir parçası daha gidiyor.
Türk’ün pes edeceği yok. Yalvarıyor terziye yeni bir masal için.
Terzi içinden “Bu ne acayip insan yarabbi!” diye düşünüyor. “Bu gidişle elinde kumaş kalmayacak.”
Ama ne yapsın; kendi düşen ağlamaz diyerek masalları arka arkaya dizmeye ve kumaşı kesip biçip zulaya atmaya devam ediyor.
Mevlânâ bu kıssanın sonunda, Türk’ü, gözü masallarla boyanan ve elinden alınanı fark etmeyen bir insan tipi olarak betimliyor.
“Aman bunlardan olmayın!” diyor.

11 Aralık 2007 Salı

CAN DOSTUM

CAN DOSTUM

Dün gece düşümde can dostu gördüm
Ulu bir çınardan dal verdi bana
Uzandım yüzüne yüzümü sürdüm
Ben zehir istedim bal verdi bana

Dağ yanarsa yağmur çiser mi dedim
Ten yanarsa rüzgar eser mi dedim
Can yağarsa canan küser mi dedim
Çağırdı yanına el verdi bana
Can dostum dostum kül verdi bana

Ben aşkı sırtıma vurdum da geldim
Hasretin acısını çöl verdi bana
Can dostu görünce eridim bittim
Yüreğime ateş kül verdi bana
Can dostum dostum kül verdi bana

Aşk olmazsa kalem yazar mı dedim
Dost olmazsa gönül tozar mı dedim
Hayaloğlu sana kızar mı dedim
Yanağımdan öptü gül verdi bana
Can dostum dostum gül verdi bana

YUSUF HAYALOĞLU

10 Aralık 2007 Pazartesi

Bela


05 Aralık 2007 Çarşamba

MEYVE VE SEBZELERİN YARALARI:

Hangi Meyve ve Sebze Neye İyi Geliyor. Meyve ve Sebzelerin Gizli Güçleri adlı kitabından
Jay Kordich' in hastalıklar için önerileri :
İncir: Bağırsakları çalıştırır.
Elma: Böbeklerin temizlenmesine, sindirim rahatsızlıklarının kontrol edilmesine yardım eder.
Kayısı: Kan yapıcıdır. Güzel bir cilt ve saça olumlu etkisi vardır. Kanserin önlenmesinde yardım eden iyi bir karotenoid kaynağıdır.
Muz: Kalbe ve kas sistemine yararlıdır. Yorgunluğa ve ishale birebirdir. Vişne: Mineral ve vitamin deposudur. Koyu renkli vişneler, açık renklilere oranla daha fazla mineral içerir.
Greyfurt: Sindirimi uyarır. Diş etlerinin kanamasını azaltır, soğuk algınlığına iyi gelir. Lifleriyle yenirse, kolesterolü düşürür.
Portakal: Soğuk algınlığı, grip, incinme, kalp hastalığı ve felçten korunmaya yardım eder.
Mandalina: Enfeksiyonlarla savaşmayı kolaylaştırır.
Üzüm: Böbreklerin çalışmasını uyarıp kalp atışını düzenler. Karaciğeri temizler. Siyah üzüm kabukları ve çekirdekleriyle yenirse hücre yenileyicidir.
Kavun: Endişe ve uykusuzluğa iyi gelir. Bağırsak ve cilt kanserine karşı Amerikan Kanser Topluluğu?nca tavsiye edilmiştir.
Karpuz: Kabuğundaki çinko iktidarsızlığa iyi gelir. Böbreği temizler.
Kiraz: Kolesterolü düşürür, özellikle sapları idrar söktürücüdür.
Armut: Kalp - damar sağlığı, alçak kan basıncı ve fiziksel performansa iyi gelen vitaminleri barındırır.
Çilek: Sigara dumanının etkilerini azaltır. Sigara içilen bir odadayken gün boyunca ağza iki çilek atılması önerilir.
Sivribiber: Şişkinliği azaltmada faydalıdır. Saçlara, tırnaklara ve cilde çok iyi gelir.
Brokoli: Mide ve yemek borusu kanseri tehlikesini azaltır. Lahana: Yaşlanmayı önleyici mineral olarak kabul edilen selenyum sağlıklı bir cilt verir.

Havuç: Enerji verir. Karaciğerin safra salgılamasına ve kolesterolü dengelemesine yardım eder.
Salatalık: Kasları gençleştirir. Deri hücrelerine elastikiyet verir.
Sarmısak: Tansiyonu düşürür, kan pıhtılaşmasını azaltır. Bazı mide kanserlerini önlediği ve bağışıklık sistemini güçlendirdiği kanıtlanmıştır.
Ispanak: Karaciğeri, lenf bezlerini ve kan dolaşımını uyarır.
Baş ağrılarına karşı elma ile kereviz.
Uykusuzluk: Havuç ve kereviz sapının suyunu karıştırın.
Sakinleştirici: Havuç ve lahana suyunu karıştırın.
Sindirimi kolaylaştırıcı: Karnabahar, havuç ve maydanoz suyu.
Yorgunluk: Tek başına havuç ya da elma, kereviz ve maydanozdan herhangi biriyle birlikte sıkılmış meyve suyu.
Grip: Bir bardak kızılcık suyu ya da elma + kızılcık, elma + üzüm + ananas suyu.
Sigara dumanı: Kereviz ya da çilek suyu.
Ezilme, çürüme: Portakal suyundaki bioflavonoid kan damarını ve kılcal damarları güçlendirir. Ezik ve çürükler daha çabuk iyileşir.
Kabızlık: Patates + havuç + elma + maydanoz suyu iyi bir tercihtir. En çok işe yarayan meyve suyu ise elma + armuttur.
Ağrıyan kemikler: Havuç, lahana ve maydanoz karışımının suyu.
Mide asidi: Havuç + salatalık + pancar suyu ya da havuç + lahana + kereviz suyu mideyi yatıştırmaya yardım eder.
Hemoroid: İçinde özellikle patates bulunan içecekler öneriliyor. Patates + havuç + elma + maydanoz suyu ya da patates + elma + armut suyu.
Boğaz ağrıları: Turp + limon. Mide ülseri: Lahana ya da patates suyu.
Baş ağrısı: Elmayla birlikte karıştırılan kereviz suyu.

TÜKETİRKEN BUNLARA DİKKAT
Doğal Tıp Derneği Başkanı, sebze ve meyvelerin insan hayatında bir ilaç kadar önemli olduğunu söyledi. Günde yarım kilo sebze ve meyve tüketilmesi gerektiğini vurgulayarak, dikkat edilmesi gerekenleri şöyle sıraladı:

Besin değerinin kaybolmaması için sebzeler az suyla, buharlı tencere veya toprak güveç kaplarında zeytinyağıyla pişirilmeli Havucu rendelemek B ve C vitaminlerinin kaybolmasına yol açar Sebze ve meyveleri vitaminlerinin kaybolmaması için kalın doğramak gerekir Meyveleri tok karnına değil, aç karnına ya da yemekten 2 - 3 saat sonra tüketilin.

Vücudunuzu kışa hazırlamak ve hastalıklardan korunmak, beslenme düzeninizde yapacağınız küçük oynamalarla hiç de zor değil... İşte bunun püf noktaları:
Kuru baklagil tüketin: Haftada en az 1 gün kuru baklagil tüketin. Ancak, kurufasulye, nohut ve yeşil mercimek gibi kuru baklagiller zaten iyi birer protein kaynağı olduklarından, bu yemeklere, lezzetini ve besleyiciliğini artırmak için et eklemeyin. Bunun yerine etimizi, protein yönünden fakir olan sebzelerle tüketin.
C vitamini alın: Gribe karşı C vitamini tüketin. Ancak kuşburnu, kırmızı ve yeşil sivri biber, kivi, maydanoz ve rokada bulunan C vitamininin portakal, mandalina ve limonda bulunan C vitamininden daha fazla olduğunu unutmayın.
Bağışıklık sistemi için
Salatadan vazgeçmeyin: Salata, öğle ve akşam yemeklerimizin vazgeçilmez yiyeceklerinden biri olmalı. Özellikle kilo problemi olan kişiler için ton balığı ile hazırlanan domates salatası, akşam için ideal bir yiyecektir.
D, E ve B6 vitaminleri: Bağışıklığı güçlendiren D, E ve B6 vitaminlerini ihmal etmeyin. Ceviz, fındık, ayçiçeği çekirdeği ve diğer tohumlarda, yağlarda, tahıllarda bol miktarda E vitamini bulunmaktadır. D vitamini kaynağı olarak süt, peynir ve balık ilk akla gelenlerdir. B6'yı ise fındık, fıstık, ceviz, ayçiçeği tohumu, tavuk ve balıkta bolca bulabilirsiniz.
Hastalıklara karşı A vitamini: Yeterli miktarda A vitamini, vücuda dışarıdan gelen istilacıların geçebileceği tüm yüzeyleri (cilt ve mukozalar) güçlendirir, beyaz kan hücresi aktivitesini artırır, kansere karşı güçlü bir koruma sağlar. Havuç, ıspanak, brokoli, pırasa, ihtiyacınız olan A vitaminini ihtiva eder.
Minerallerden faydalanın: Güçlü bir bağışıklık sistemi için besinlerle daha çok demir, magnezyum, selenyum ve çinko almaya özen gösterin. Demiri koyu yeşil yapraklı sebzelerden, kırmızı et, tavuk, kuru kayısı ve kuru üzümden; magnezyumu tahıl, sebze, süt ve deniz ürünlerinden; selenyumu balık ve diğer deniz ürünlerinden; çinkoyu ise yumurta, süt, et, tahıl ve deniz ürünlerinden temin edebilirsiniz.
Proteini artırın, yağı azaltın: Daha fazla protein ve daha az yağ kullanımı bağışıklık sistemimizin dostudur. Aşırı yağ kullanımı bağışıklık sistemini baskıladığından özellikle hayvansal yağları iyice azaltın.

30 Kasım 2007 Cuma

LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN TEMEL TAŞLARI.

Bugün 30 kasım üçüncü devrim yasasının 82. yılını kutluyoruz. Ne yazık ki günümüzde bu yasaların uygulamamasıTürkiye'yi tarikatların kıskacına sokmuştur.Ülkemizi tarikat cumhuriyeti olmaktan kurtaralım. Cumhuriyet'imizin 84. yılında malesef devrim yasaları hergün bir tarafından törpülenerek aşındırılıyor.Örnek mi?Tevhidi tedrisat (öğretim birliği) yasası imam hatip okullarına yeni haklar yaratma bazında aşındırılıyor.Gün geçmiyor ki bu konuda basında haber çıkmasın.İlköğretimden üniversiteye kadar her kademede proğramlı bir şekilde laik eğitim aşındırılıyor.Özel eğitim kurumlarında özel yurtlarda tarikat ve cemaatlerin kuralları hüküm sürüyor.Bu duruma CHP dışında hiç bir siyasi partinin karşı çıktığına da ben şahit olmadım.Devletin çıkardığı kılık kıtafet genelgesine uylmuyor ampul partisi her öğrenciye türban taktırma sevdasında,anayasamıza aykırı olmasına karşın. Bu konuyu çoğunluklarına güvenerek sözde sivil anayasa yapacağız fikriyle halka kabul ettirmeğe çalışıyorlar.Kısacası hiçbir devrim yasası günümüz iktidarı tarafından kabul görmüyor.Bu durum da bu yasaları korumak ve denetlemek halkımıza düşüyor.
  • Birinci devrim yasası:Eğitimin birleştirilmesi (30 mart 1924)
  • İkinci devrim yasası: Şapka giyilmesi hakkında kanun(25 kasım 1925)
  • Üçüncü devrim yasası:Tekke,zaviye,türbelerin,tarikatların kapatılması(30 kasım 1925)
  • Dördüncü devrim yasası:Medeni kanun(17 şubat1926)
  • Beşinci devrim yasası:Uluslararası sayıların kabulü(20 mayıs 1928)
  • Altıncı devrim yasası:Yeni Türk harflrerinin kabulü(1 kasım 1928)
  • Yedinci devrim yasası:Bazı lakap ve unvanların kaldırılması(26 kasım 1934)
  • Sekizinci devrim yasası:Bazı giysilerin giyilemeyeceği hakkında(25 kasım 1925)

26 Kasım 2007 Pazartesi

DEMOKRASİ NE DEĞİLDİR.

Aşağıda ki yazıyı 26.11.2007 günlü Cumhuriyet Gazetesi sayın Prof.dr Emre Kongar'ın
aydınlanma köşesinden aldım affına sığınarak yayınlıyorum. Değerli okurlarım,şimdiye kadar derdimi, ''Demokrasi nedir'' diye anlatmaya çalıştım.
Bugün konuyu ''Demokrasi ne değildir'' diye ele almak istiyorum.
  1. Demokrasi, emperyalizmin kuklalarının ''halktan yetki aldık''görüntüsü altında ülkeyi yönetmesi değildir.
  2. Demokrasi,ülke çıkarlarının emperyalistlerin çıkarları uğruna feda edilmesi değildir.
  3. Demokrasi,terör eylemlerinin yeşereceği ve egemen olacağı bir ortam değildi