28 Aralık 2008 Pazar

2009 FALI

Bugün yeni bir şey öğrendim. Doğrusunu söylemem gerekirse kırk yıl düşünsem böyle güzel ve anlamlı bir burç yazısı yazamazdım.Sayın üstadım 2008 yılı giderken güzelce durumumuzun hali pürmealini dile getirmiş .Sayın Yılmaz Özdil'e teşekkür ederim.Burçlarınız bu seçim yılında hayırlara vesile olsun.Tüm okuyucularımın yeni yılını kutlar, gelecek yılın sağlıklı ve mutluluk içerisinde geçmesini temenni ederim.
Turgut İbiş
Emekli Öğretmen.

28 Aralık 2008 Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr

2009 falı...
Takunya burcu:
Sosyal demokrat kovalarla anlaşamaz.Dönek burcu insanını sever.Yakın çevresinin koyun burcundan olmasına özen gösterir..Yükselen burçtur.Uçar yani..."Astrolog uçmaz,mürit uçurur" lafı, bunlardan çıkmıştır.Uğurlu günü cuma,uğurlu sayısı çalınan sandık sayısı...2008'de Jüpiyerin etkisi altına girdiler,2009'da Uranüs'ün teğet geçmesi için dua edecekler.Aşk hayatları, Noel Baba'nın yılbaşında getireceği İMF viagrasına bağlı.
*
Liboş burcu:
Burç tutmazlar.Bir bakarsın laik burcundan,bi bakarsın takunya burcundan...İşlerine hangi burç geliyorsa, o burçtan olurlar.Postal burcunu bile yalamışlıkları vardır.2009 gelmiş 2229 gelmiş, onlar için fark etmez; daima pozitif bir yapıya sahiptirler.Suratlarına tükür ...Yarabbi şükür, bahar yağmurları başladı,diye sevinirler. Yeni yılda hangi burcun maskesini takacakları, Bürüksel rasatanasinden gelecek verilere bağlı.
*
Entel burcu:
"Herkes malı götürdü, kimi Nobel kaptı, kimi gemi aldı, ben babayı aldım" duygusu içerisindesiniz.Burcunuz bi türlü yükselemiyor birader...Üstelik, herkes sizin denyo burcundan olduğunuzu düşünüyor.Dolayısıyla, kendinizi kusurlu,kabahatli, süt dökmüş kedi gibi hissediyorsunuz.2009'da bu duygusal travmadan kurtulacaksınız.Ondan özür dileyeceksiniz,bundan özür dileyeceksiniz,burcunuz yükselmese bile kıçınız göye erecek.
Kalantor burcu:
Düzen değişse bile, düzülenin aynı kalmasına dikkat ederler. köprüden geçene kadar ayı burcuna, dayı burcu demeyi severler.2009'un yükselecek burcuna 4-5 sene önceden yatırım yapmışlardır mutlaka,kırpıp kıpıp,"Bak bu çok yükselecek" diye borsadasalağın birine kakalarlar.Aynı zamanda, toplumsal sorumluluk hissederler, toplumu uyarırlar.Bi tanesi yılbaşı için reklam taptı mesela:"Kriz kışınıza kaçmasın!"
Gariban burcu:
Nereye çekersen oraya giden, uyumlu bir mizaca sahiptir.Bu yaradılışı nedeniyle "ikikoyun güdemeyen siyasetçiyi" sevmez.Donunu al, kömür ver,alkışlar.Hayatı boyunca Mars'ın etkisi altındadır...Habire 2 Mars 1 ters olmasına rağmen , "bu defa kesin şeş attığını" düşünür. E haliyle, her sene olduğu gibi , önümüzdeki sene de başına gelecekler var.

27 Aralık 2008 Cumartesi

KEÇİLER


keçiler
Evcil hayvanlar türleri arasında SAANEN keçinin önemli bir yeri vardır ve ekonomik önemi fazla olan türlerden en iyisidir. Bu keçinin ilk evcilleştirilen hayvan türlerinden bir olmasına ve değişik ortamlara kısa bir zaman dilimi içinde uyum sağlamasına bağlayabiliriz.
SAANEN keçileri bilindiği üzere en fazla süt üreten keçi ırklarının başında gelir. İsviçre kökenli bu hayvanlar dünyanın her yerinde yetiştiği gibi ülkemizde de bulunmaktadır. 2002 yılında yapılan bir araştırmaya göre (Kaynak : Zirai Mücadele CD 2002) Türkiye de 8.057.000 milyon baş keçi bulunmaktadır. Son beş yıl içinde ki keçi popülasyonundaki azalama oranı %10'dur. Keçi yetiştiriciliği özellikle kırsal alanlarda yaşayanlar için protein kaynağı acısından oldukça önemlidir. SAANEN keçisi, diğer keçi ırklara ve özellikle de ülkemizde yaygın olan kıl keçilerine göre süt verimi daha çok fazladır. İyi koşullarda yetiştirilen bir SAANEN keçisinin ortalama verimine 10 adet kıl keçisi ancak ulaşabilmektedir Genel olarak keçiler küpeli, kısa ve beyaz tüylüdür. Meme iki but arasına iyi yerleşmiş olup koltuk tipi bezel memedir. Gelişme hızı, süt ve döl verimi yüksektir. Genellikle 2-5 başlık gruplar halinde aile işletmelerinde kullanılır. 1959’lı yılların başında Türkiye’ye de getirilmiş ve halen saf ve melez olarak yetiştirilmektedir Saanen ırkının en önemli özelliklerinden birisi olan farklı iklim koşullarına uyma yeteneği sayesinde, götürüldüğü yerlerde çok çabuk adapte olabilmektedir. Saanen keçileri yemleme ve mera koşullarına karşı çok duyarlıdır. Yüksek verim yeteneği ancak iyi bakım ve besleme koşullarında ortaya çıkar. Saanen keçilerinde yemden yararlanma yeteneği yüksektir ve erken çağda cinsi olgunluğa ulaşırlar ve hızlı ürerler. Bu da Saanen ırkının yetiştirme yönünden en önemli avantajıdır. Döl verimi yüksek olan ırk, genellikle ikiz yada üçüz doğum yaparlar. Canlı ağırlık erkeklerde 70 kg, dişilerde 50 kg’dır. Ortalama 2.5 yaşında süt verimi 750 kg ve laktasyon süresi 280 gün’dür. Elit dürülerde laktasyon süt verimi bir ton ve laktasyon uzunluğu 300 gün olarak saptanmıştır. Sütte yağ oranı % 3.4-3.6 civarındadır
DAMIZLIK KEÇİ VE OĞLAK SATIŞLARIMIZLA HER ZAMAN HİZMETİNİZDEYİZ

0532 527 8117
atizciftligi@hotmail.com

Posted by Picasa
Sayfaya aldığım bu keçi konusu neden icabetti derseniz? Bilgi sunar ile sanal alemde gezinirken, uzun kulaklı bir keçi yavrusu resmi gördüm .İlgimi çekti ,derken busayfaya keçiler hakkında birtakım bilgiler yazayım dedim.Keçi ormanların düşmanı diye bizlere belletildi.Fakat yaşadığım ve gördüğüm bazı olaylar keçilerin insanlar kadar ormana zarar verdiğine şahit olmadım.Zira denetimsiz otlatım yaptırılırsa keçi elbette ormana zarar verir.Çünkü keçi yetiştiği her ağacın , fidanın tepe sürgününü yiyerek fidanın ölmesine sebep olur.İnsanlar ise büyük küçük demeden her türlü orman ağacına zarar verirler.İnsanlarımızın bu konuda iyi eğitilmesi gerekmektedir.
Ormanda yaşayan köy halkına geçinebilecekleri bir iş ,uğraş yaratılırsa ,ihtiyacı olan odun ve kereste verilirse herhalde köylülerimizde bu huylarından vazgeçerler.Keçinin yasaklanmasıyla ne orman büyür ne de orman kaçakçılığı son bulur.
Keçinin ülkemiz ekonomisine sayılamayacak kadar faydası vardır. Daha fazla bilgi için yukarıdaki lingden araştırılarak elde edilebilinir.Uzun kulaklı keçi alt sayfadadır.
Emekli Öğretmen Turgut İbiş

Uzun Kulaklı...

Posted by PicasaUzun kulaklı Keçi Yavrusu.

22 Aralık 2008 Pazartesi

KILIÇDAROĞLU DESTANI...



2002 ve 2007 Genel seçimlerinde CHP'den iki dönem İstanbul Milletvekili seçilen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, yaptığı meclis çalışmaları ile Türk Halkının umudu oldu. Haksızlıkların, yolsuzlukların üzerine giderek çalışmalarıyla kendisini kanıtladı. Bu nedenle partili partisiz herkesin sevgisini kazandı. Kılıçdaroğlu'nun bu yılmaz yıldırır çalışmaları, TBMM'nin çatısı altında ki diğer milletvekillerine de örnek olmasını temenni ederim.
Aşağıdaki sütuna Cumhuriyet gazetesi yazarı Sayın Işık Kansu'nun köşesinde yayınlanan bir şiiri yayınlıyorum ve beğeninize sunuyorum.
Ankara kulisi IŞIK KANSU
CUMHURİYET 22 Aralık 2008
KILIÇDAROĞLU DESTANI...

Anadolu insanı, öyle kolay kolay inanıp içten sevmez siyasetçiyi. Sevdi mi de, gönlünü açar, sudan aziz sayar. O yüzden yüzlerce mektup yağıyor dürüstlüğün simgesi haline gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun bilgi sunar sitesine. Kayseri'den Yavuz, Kılıçdaroğlu destanı yazmış örneğin:
KILIÇDAROĞLU DESTANI

Bedeni zayıf da güçlü kudreti
Koydu mu oturtan Kılıçdaroğlu.
Doğruluk ne imiş bize öğretti
Yanlışı buldurtan Kılıçdaroğlu.

Belgesiz konuşmaz dosdoğru biri
Koltuğundan eder ağa'yı, mir'i
O nu gören yolsuzluklar kaçıyor geri
Benzleri soldurtan Kılıçdaroğlu.

Efendi, çok kibar pek ağırbaşlı
Sakin konuşuyor, birazcık yaşlı.
Söker alimallah tanımaz dişli
Çürüğü doldurtan Kılıçdaroğlu.

Yolsuzluk yapan yobazlar kaçar
Dosyayı, belgeyi önüne açar
Dökülüyor hepsi ikişer üçer
Korkudan öldürten Kılıçdaroğlu.

Yerinden ediyor herkesi tek tek
Yüreği mangaldır gözü de pek.
Elinden kurtulmaz iribaş gökçek
Rüşveti kaldırtan Kılıçdaroğlu
.
Seni doğuran o nasıl ana.
Tunceli yiğidi çıktı meydana
Deli ozan bir destan yazdı bak sana
Yüzleri güldürten Kılıçdaroğlu.

3 Aralık 2008 Çarşamba

ATA'NIN CAN DÜNDAR'A MEKTUBU

Utandım çocuk

Beni anlatan bir film yapmışsın .
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım, bundandır utancım.
Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım.
"Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. .
"Bilim" demiştim, tek yol göstericidir.
Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için.
Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?
Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk?
Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana ?
Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki, Çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette..
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?
Dedim ya, sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu.
Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de gözü yaşlı analara.
"Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse,
"bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa
ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk... olmadı.

21 Kasım 2008 Cuma

ATA'YA SALDIRI YARIŞI...


Kasım 21, 2008 - KARAMANLI NEVZAT

Atatürk’ün ilkeleri hedefte,
Azarak saldıran prim yapıyor.
Eski değer yoktur imalı lafta,
Yazarak saldıran prim yapıyor.

Devir döneklerin, gün uğursuzun,
Nasıl göneniyor bak uzun uzun
.Resmini çarpıtıp ulusumuzun,
Çizerek saldıran prim yapıyor

Utanmadan övüp iğrenç talanı,
Karalıyor Atatürk’ten kalanı.
Birbiri peşinden onca yalanı,
Düzerek saldıran prim yapıyor.

Kulağı dayayıp AB sesine,
İhanet ediyor Türkiyesine.
Kemalist çevrenin içerisine,
Sızarak saldıran prim yapıyor.

Hakaret yağdırıp kaypak bir dilden,
Söz ediyor güya insani halden.
Hokkabazca, Mustafa’yı Kemal’den,
Süzerek saldıran prim yapıyor.

İlgisi kalmayan yoksulla, açla,
Milleti eğliyor baldırla, kıçla.
Dinciye yamanıp aldığı güçle,
Ezerek saldıran prim yapıyor.

ABD önünde elpençe durup,
BOB tezgahlarına postunu serip,
Ordan ora koşup konferans verip,
Gezerek saldıran prim yapıyor.

Travma geçiren birden ayılıp,
Hükümler veriyor adam sayılıp.
Halkın otağında yere yayılıp,
Kazarak saldıran prim yapıyor.

Örümcek kafalı gerip ağları,
Bilmez görünüyor geçmiş çağları.
Atatürk’ün bağladığı bağları,
Çözerek saldıran prim yapıyor.

Atatürk düşmanı maskeyi attı.
Etiği, namusu çöpe fırlattı.
Köpürdü, kudurdu, sanki tırlattı,
Kızarak saldıran prim yapıyor.

Nevzat uyarıyor, sakin olunuz.
Atatürk yenilmez bunu biliniz.
Bir yere kaçmasın sonra diliniz,
Büzerek saldıran prim yapıyor

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

Posted by Picasa

7 Kasım 2008 Cuma

OBAMA'YA MEKTUP

Bir şair var adı Nevzat, günün olaylarına uygun şiirler yazar.Bu şairimizi internette gazeteleri okurken tanıdım .Yazdığı şiirlerin bir çoğunu onun adına ayırdıgım veb sayfasında yayımladım.Şimdi gene günümüzün ekonomik ve siyasal olayları için yazdığı bir şiirini yayınlıyorum.Severek okuyacağınıza eminim.İyi okumalar.
http://pages.google.com/edit/turgutibis.resim/karamanli
Kasım 07, 2008 -
KARAMANLI NEVZAT, İLK KURŞUN

Başarına çok sevindim inan ki,
Umduğumdan başka çıkma Obama.
Özdeşleştim hemen seninle sanki,
Tensel farklılığa bakma Obama.

Bush’la uyumluyduk, tam aynı çapta,
Çarptık, böldük yanılmadık hesapta.
Bırakın eşbaşkan kalayım BOP’ta,
Büyük hayalimi yıkma Obama.

Eğer olur ise yanında yerim,
Başka ne isterim oh! Allah Kerim.
Ben de senin gibi dozunda yerim,
Nolur ümüğümü sıkma Obama.

Zaman zaman belki hatamız oldu,
Hamdolsun dostluklar hep baki kaldı.
Bu dostun geçmişte dersini aldı,
Deliğe süpürüp tıkma Obama.

Ortadoğu sizin, güven sen bana,
Sakın üzülme sen dökülen kana.
Orda da, burda da halk bizden yana,
Ayağın sürçse de çökme Obama.

Gözden kaçırma sen koyduğum imi,
Söyleneni yanlış anlıyor kimi.
Nevzat’ın yazdığı mektup samimi,
Başka anlamlara çekme Obama.

Halk Ozanı Karamanlı Nevzat

28 Ekim 2008 Salı

TORTUM GÖLÜ

Erzurum'a oradan Tortum istikametinde ilerliyerek şimdi Uzundere ilçemiz sınırlarında kalan bu şirin gölü, manzarasını izleyebilir oradaki konaklama tesislerinde nefis ala balık,meşur cağ kebabı ile karnınızı doyurabilirsiniz.
Eğer zamanınız varsa çamlıyamaç köyünde ki (Öşvank)kilisesini Bağbaşı beldesindeki Meryemana kilisesini de gezebilirsiniz.
Yörede o kadar bol tarih hazinesi var ki isimlerini şu an hatırlayamadım.En önemlilerinden Tortumkale'yi Görmenizi önerebilirim.Bu kalenin resimleri sayfalarımda mevcuttur.
Posted by Picasa

19 Ekim 2008 Pazar

2008 Yılında yapılıp Karşıyaka ve İzmirlilerin hatta tüm insanlığa sunulan Birleşmiş Milletler anıtının yöremize bir güzellik kattığı ve hatta turizmimize hizmet ettiğini söğleyebilirim.Buradan İzmir'in ve Karşıyakanın genel görünüşleri çok güzel o tepeden kuş bakışı her yeri izleme olanağı var.Bu mekâna Konak'tan 77 nolu otobüsle gidilebilinir.Ayrıca Karşıyaka'dan da otobüs var.O mekândan etrafı seyretmek , sıcak yada soğuk birşeyler içmek tüm yorgunluğunuzu atabilir.Eğer acıktıysanız gene oradaki mekânda karnınızı doyurabilir misafirlerinizi de ağırlayabilirsiniz.Ailece piknik dahi yapabilirsiniz.Şimdiden iyi seyirler diliyorum.
Posted by Picasa

12 Ekim 2008 Pazar

EZOP'TAN BİR HİKÂYE

Hikáye bu ya... Bir inek, bir beygir, bir eşek, etrafa dağılıp insanların ne yaptıklarını öğrenmeye ve üç yıl sonra buluşmaya karar verirler... Her biri başka yöne gider.
Aradan üç uzun yıl geçtikten sonra buluşma yerine önce inek ve beygir gelir... İkisi de perişan bir halde, zayıflamış, dişleri dökülmüş, kamburları çıkmış, adeta çökmüştür.
Beygir merakla sorar: "Nedir bu halin inek kardeş?"
İnek acıklı bir şekilde içini çekerek anlatır:
"Sorma beygir kardeş... Bu insanlar çok merhametsiz... Beni durmadan birbirlerine sattılar. Alan sütümü sağdı. Bir inek daha bulup onu yanıma koyarak bizi çifte koştular, aç bıraktılar. Canımı zor kurtardım be kardeş."
Beygir de acı acı başını sallayarak anlatır:
"Ah, sorma... Benim de ağzıma bir demir parçası geçirdiler, ağzımı açamadım. Üzerime bindiler, ses çıkaramadım. Biri indi, öbürü bindi! Binmedikleri zamanlar zincire vurdular. Belim çöküp de onları taşıyamaz bir hale geldiğinde arkama kocaman bir araba bağladılar. Bu sefer birçoğunu yeniden taşımaya başladım. Ben onları taşıdıkça, daha hızlı gitmem için kırbaçladılar. Canımı zor kurtardım inek kardeş."
İnek ve beygir böyle konuşurken uzaktan eşek görünür. Hayli neşelidir. Islık çala çala, taşlara tekme ata ata, hoplaya zıplaya gelir. Mutludur. Üstelik şişmanlamıştır. Tüyleri pırıl pırıl parlamakta, gözlerinin içi gülmektedir. Üzerinde lacivert takımlar vardır.
İnek ile beygir şaşırmış bir şekilde, "Nedir bu halin? Neler oldu? Neden böyle zevkten dört köşesin?" diye sorarlar.
Eşek keyifli bir şekilde anlatır:
"Sizden ayrıldıktan sonra uzakta bir memlekete vardım. Birisi yukarı çıkmış bağırıyor, bağırdıkça insanlar onu alkışlıyordu. Ben de yüksekçe bir yere çıkıp bağırdım. Benim bağırmamı bilirsiniz, yeri göğü inletirim. Sesimi duyan benim yanıma koştu, duyan duymayana haber verdi, etrafım insanla doldu. Onlar geldikçe ben daha çok bağırdım. Haktan, hukuktan, refahtan, adaletten filan bahsettim..."
"Eee, sonra ne oldu?"
"Ne olacak beni başkan seçtiler!"
"Deme yahu.. Yani sen başkan mı oldun?"
"Evet... Bir şey yapmama gerek kalmadı. Ben bağırdıkça onlar ’Seninle gurur duyuyoruz’ diye alkışladılar. Ben de yedim ve bağırdım, yedim ve bağırdım!"
"Pekiii, senin eşek olduğunu anlamadılar mı yahu?"
"Valla, yarısı anladı ama diğer yarısına anlatamadı!"
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr 12.10.2008

5 Eylül 2008 Cuma

TORPİL NASIL YAPILIR?

Torpil Nasıl Yapılır ?
Yıl 1934 , o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır . Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir .Bakan , makamında çalışmaktadır .
Kapı çalınır . Bakanın gür sesi :- ' Giriniz ! ' der .ATATÜRK'ün Yaverlerinden biri , yanında iki çocukla makama girerler .Konuklara yer gösterir ve kendisine uzatılan zarfı açar .ATATÜRK'TEN gelen bir mektuptur bu , üzerinde :- ' Bay Abidin ÖZMEN , Milli Eğitim Bakanı ... ' yazmaktadır .Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur ,mektupta şöyle yazmaktadır ;- ' Yaver Bey'le , size , iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum . Bu çocukları ,uygun göreceğiniz bir liseye ( parasız yatılı olarak ) kaydını yaptırınız lütfen ... '
Bu , ATATÜRK'ün bir emridir . Kesinlikle yerine getirilecektir . Bakan ÖZMEN ,Orta Öğretim Genel Müdürü'nü yanına çağırtır ve gelincede kendisine , şu direktifi verir :
- ' Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocuklarınHaydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp , her ikisi için de ,üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının Veli ve ödeyen hanesineATATÜRK'ün ismini yazdırarak bana getiriniz ' der .
Bakanın emri yerine getirilmiştir . Üstüne , Abidin ÖZMEN'de kısa bir mektup yazarak ,makbuzları Yaver Bey'le ATATÜRK'e yollar .
Mektubun içeriği şöyledir :- ' Muhterem ATATÜRK , Yaver bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkındaki emirlerinizi aldım . Ancak , arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu ve Cumhurbaşkanı ATATÜRK gibi büyük birisi bulunduğu için ; bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme , hem yasalarımız , hem de mantığımız izin vermedi . Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'neparalı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım . Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları da ekteşahsınıza takdim ediyorum ... '
ATATÜRK bu mektup üzerine , devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek :- ' Bak Senin Milli Eğitim Bakan'ın bana ne yaptı ' diyerek olayı anlatmış .İnönü'de , Bakan'ı adına kendisinden özür dilemiş .
ATATÜRK :- ' Yok , yok ! ' demiş , ' Özür dileme . Bilakis çok memnun oldum . Keşke her devlet adamı ,bu medeni cesarete sahip olabilse ve böylece bize doğruyu gösterebilse ... '
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının , unutulup gitmesine gönlü razı olmayan Bakanın yeğeni yüksek mimar H.Rahmi ÖZMEN , 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir .O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar .

20 Ağustos 2008 Çarşamba

POLİTİKA OTOBANINDA DURUM...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Politika otobanında durum...
EN sağ şeritte seyreden AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin trafikten men edilme olasılığı ortadan kalktıktan sonra yol açık.
Ve bizim politika otobanındaki kısmi tıkanıklık normale döndü sayılır.
Geri geri gittiği belli olmasın diye yolcuların ters oturtulduğu AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin şoförü Tayyip Kaptan ile çıkıp yukarı yazıhanede oturan Abdullah Gül Usta sizi götürebildikleri kadar götürecekler artık.
Cümleten hayırlı yolculuklar...
*
Mazot parasını yediği için trafikten men edilen ve düne kadar garaj hapsinde bulunan Cennet Nakliyat Kargo’nun kaptanı Necmettin Usta’yı saymazsak... Kaporta boyada olan ANAVATAN Turizm, ya da Ağar yükten dolayı şanzıman dağıtan Doğru Yol Sevkıyat’ı hesaba katmazsak...
Sağ şeritte geriye MHP Çekme ve Kurtarma Servisi kalıyor.
Ki AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ yolda kaldıkça çekip kurtarsın.
Sol şerit?...
Sol şerit boş...
Burada da Murat Karayalçın’ın kaykayını ya da Ufuk Uras’ın tek kişilik pizza-hut motosikletini hesaba katmazsak, ne kalıyor geriye...
Ce Ha Pe körüklü halk otobüsü...
Ancak iktidara varma açısından Ce Ha Pe Halk körüklüsünün içindekiler ile Deniz Kaptan arasında vites sorunu var.
Yolcular, "Hep düşük vites yarım gaz gidiyor, yani aşağı inip koşsak daha hızlı gideriz" görüşündeler.
Kaptan ise farkı, "Sivas’ın yollarında" kasedini koyarak kapatmayı deniyor.
*
Bence "balans ayarı" için tankların bizim politika otobanına çıkma olasılığı da ortadan kalktı sayılır.
İlk kez irticai nedenlerle tank personelinden kimsenin atılmadığı YAŞ toplantılarında, sanki tankların da iman kuvvetiyle gidebileceği inancının yerleşmekte olduğu izlenimi...
Ve Yaşar Paşa’nın tankı değil de, gri Audi’yi tercih etmesi...
Ne bilelim biz...
*
Kısacası AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ ile yola devam...
Her ne kadar politika otobanındaki Yargıtay Başsavcısı’nın radarına yakalanıp da, Anayasa Mahkemesi’ndeki trafik davasında "otobanda ters istikamette tehlikeli seyirden" mahkûm olsa da...
Ne yapabiliriz?
Geri geri, iyi yolculuklar...


Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr
Kemal Kılıçdaroğlu istifa etmeli
Bu CHP adam olmaz...
Hakikaten çağdışı bir parti.
*
Neymiş efendim, Şaban Dişli
katakulli yapmış da, milyon
doları indira gandi yapmış filan...
Boş işler bunlar, boş.
*
Kimi, kime şikáyet ediyorsun?
"Bi dümen çevireyim, senin arsanın değeri beş kat artsın, sen de beni gör" desem, 70 milyon nüfusun yüzde kaçı itiraz eder? Bak dikkat et, "Boğaz’ı talan ettiler" falan diye söylenip durur herkes... "İster misin Boğaz’daki o villalardan birini" diye sor, yavşak yavşak sırıtmaz mı, "kim istemez" diye? Hatta, bırak arsayı villayı... Avanta kömür, bulgur almayı içine sindiren adam, başkasının avanta almasına bozulur mu zannediyorsun?
*
Norveç mi burası?
Yarın öbür gün seçim gelir, nasıl olsa imara açılır diye, orman arazilerini yağmalayanlar, Japonlar mı? "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" vecizesi, Almanlara mı aittir? "Bal tutan parmağını yalar" de... "He valla" diye, gevrek gevrek gülmezler mi? "Çalsın ama iş yapsın" İngiliz özdeyişi midir?
*
Bırakın boş işlerle uğraşmayı...
*
Recep, başkan.
Şaban, yardımcısı.
E Ramazan’a da günler kaldı.
Mübarek üç aylardayız...
Nifak sokmayın millete.


Yılmaz ÖZDİL yozdil@hurriyet.com.tr
Geçilmiş boğazın davası olmaz...
Tartışılan soru şu:
"Montrö delindi mi?"
*
Sıkmayın canınızı...
Delinmez.
"Gemicik"tir onlar.
*
4 tane zırhlıcık.
En küçüğü 147 metrecik.
Füzecik taşıyorlar.
Torpidocukları var.
*
Bence Rusya’ya böyle denmeli:
"Gemi dediklerine bakma sen...
Alt tarafı savaş gemiciği."
*
Türk halkı yemişti...
Putin de yer.
*
Kafama takılan sadece şu...
Amerikan, Alman, İspanyol ve Polonya gemicikleri Karadeniz’e açıldıktan sonra, hálá, "Montrö delindi mi" diye tartışılması, geri zekálılık değil midir? İstanbul Boğazı boğazdır da, Çanakkale Boğazı huni midir? Adamlar Çanakkale Boğazı’nı geçerken, akılcığımız nerededir? Bu gemiciklerin Karadeniz’e açılması rahatsızlık vericidir de, bu gemiciklerin fink attığı Marmara Denizi, Amerikan karasuları mıdır? Bu gemicikler, NATO kapsamında Gürcistan’a sağlık malzemesi götürüyorsa eğer, biz NATO kapsamında değil miyiz? Karadeniz’e, Akdeniz’e, Ege’ye ve hatta Atlas Okyanusu’na kıyısı olmayan Allah’ın Alman’ı taaa Baltık Denizi’nden gemicik getirene kadar, bizim gemimiz mi yok? Yoksa, yara bandımız mı bitti?
*
"Goben ve Breslau da gemicikti"
desem, "onlar ne?" diyecekler...
*
İyisi mi, boşverin...
Bakın dalganıza.
Bak ne geçiyor?
Uçak gemiciği.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

KÖRÜZ BİZ

RIFAT ILGAZ
Bundan tam kırk yıl önce, 68'in o çalkantılı günlerinde yazmış...

Bakın bakalım, hiç eskimiş mi?
KÖRÜZ BİZ
Ne varsa otu ot çiçeği çiçek yapan
Tan yerinden söken umut ışığı
Sizin olsun çekik gözlü kardeşlerim
Aydınlıklar sizin olsun körüz biz
Bakmayın gözlerimizde yansıyan yıldızlara
Göremeyiz ateş böceklerini biz körüz
Çakıp sönen deniz fenerlerini uzak kıyılarda
Bir bulut ne zamandır üstümüzde
Yurt genişliğinde bir bulut kurşun ağırlığında
Nilüferler sularımızda açar mevsimsiz
Dolanır ayaklarımıza boğum boğum
Yapraklarında iri leş sinekleri uçuşa hazır
Göz göz oyulmuş gözlerimiz biz körüz
Göz çukurlarımızda radarlar fırıl fırıl döner
Körüz el yordamıyla yaşıyoruz bu yüzden
Yeni körler peydahlarız uyur uyanır
Ayak altında eziledursun karınca sürüleri
Ezenlerle bir olmuş yaşıyoruz ne güzel
Çizme onlardan içindeki ayak bizden ne iyi
Körüz biz kör uçuşlara açmışız toprağımızı
Ha düştü ha düşecek çelik gagalardan
Mantar mantar açılan tohumlar sıcakta
Gözlerimizi bir pula satıp geçmişiz bir yana
Ölmesini bilenlere yüz çevirmemiz bundan
Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil
(R. Ilgaz, 1968)

Ben de diyorum ki eğer kör olmasaydık 68 yılından bu yana bir arpa boyu yol alırdık.
Aşık Veyseli'in dediği gibi''yumma gözün kör gibi'' işte öğle kör gibi etrafımıza bakarız.Hiç bir şey göremez ve algılayamaz, olandan bitenden ders almadan yaşayıp gideriz.Her şeyden habersiz yaşadığımızı sayın yılmaz Özdil'in yazısı bizleri ne güzel haberdar ediyor.
Okuyun sizde hak vereceksiniz.
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr
Sıradan bi gün...
Hálá şu soruluyor: "Bina niye çöktü?"*Hızlı tren ilk virajda niye uçtuysa, ondan çöktü... İzmir’in çeşmelerinden niye arsenik akıyorsa, Aksaray’da ahali niye ishal olduysa, katarakt ameliyatı için yatırdıkları kadıncağızın niye rahmini aldılarsa, ondan... Konya’da Zümrüt Apartmanı’nın durup dururken çökmesini pek dert etmediysen, aynı Konya’da Kuran kursunun çökmesine niye takılıyorsun? Kayseri’de hafız yurdu durup dururken çöktüğünde üzerinde durmuş muydun? İSKİ çukurunda niye can verdiyse o minik kız, Edirne’de, Manisa’da, Kayseri’de, İstanbul’da doğar doğmaz niye öldüyse 22 bebeğimiz, ondan öldü bu kızlarımız... Davutpaşa’da boya atölyesi niye patladıysa, Tuzla’da niye patır patırsa, ondan çöktü... Antalya’da köpük partisi yaparken niye çarpıldılarsa, meşaleden alev püskürtme şovu yaparken niye yaktılarsa seyircileri, Alanya’da niye battıysa kaptan yerine aşçının kullandığı gezi teknesi, ondan... Mecidiyeköy’de sondaj kazısı yaparken 60 santimlik beton metro tavanını niye deldilerse, Gaziosmanpaşa’da elektrik tellerini kopartan kepçe operatörü "hop mop" demeye kalmadan niye doğalgaz borusunu delip mahalleyi havaya uçurduysa, iki santim yağmur yağdığında evini niye su basıyorsa, ondan çöktü o bina... Dünyanın en mülayim hayvanı koyunu keserken -hem de bağlıyken- kendi bileğini niye kesiyorsa milletimiz, ondan... Türkiye’den Polonya’ya giden yolcu uçağımız koordinatları karıştırıp sivil havalimanı yerine 15 kilometre uzaktaki askeri havalimanına iniyorsa, bina çökmesinin neresi şaşırtıcı? Alt tarafı Yenikapı’dan Avşa’ya giden deniz otobüsü koskoca Marmara’da geçecek yer kalmamış gibi demirlemiş halde duran şilebe harss diye giriyorsa, Kadıköy-Karaköy vapuru Eminönü-Üsküdar vapuruna bindiriyorsa kafadan, Pendik’ten yola çıkan "Recep Tayyip Erdoğan" isimli teknoloji harikası feribot duramayıp Yalova iskelesine patlatıyorsa, sen hálá nesini merak ediyorsun ki çöken binanın?*Takdiri ilahi de, geç.

23 Temmuz 2008 Çarşamba

KAÇAKLAR...

Kaçaklar...
ANKARA’da ODTÜ ile Belediye arasındaki "kaçak bina" tartışmalarında sıraladıkça sıraladılar:
Başbakanlık kaçak, bakanlıklar kaçak, kamu binaları kaçak, Hazine kaçak, Planlama kaçak, kaçaklara bakan bilirkişilerin binası kaçak...
Kaçakları kaçırtmaması gereken Belediye’nin kendisi kaçak...
Doğal alanlardaki yapılaşmaların tümü kaçak... Çevre Bakanlığı bunlara bakmalı ama Çevre Bakanlığı kaçak...
Keza bizim kentlerimiz kaçak kentlerdir...
Mahalleler kaçak...
Semtler kaçak...
Apartmanların yüzde 60’ı kaçak...
Su kaçak...
Elektrik kaçak...
Bahçe kaçak, balkon kaçak...
*
Ve bir kaçak ekonominin üzerinde durur Türkiye:
Gelir kaçak...
Gider kaçak...
Yüzde 75 vergi kaçak...
Tüketim malları kaçak...
İşçi kaçak...
Arada bir bakarsınız patron tüymüş; kaçak...
*
Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin dokunulmazlık kalkanları var, haklarında suç iddiaları olduğu halde hesap sorulamıyor.
Kaçak...
Cumhurbaşkanı hakkında "evrakta sahtecilik" iddiası var. Aynı suçtan yargılanan Necmettin Erbakan kaçamadı, ev hapsinde...
Ama Cumhurbaşkanı sorgulanamıyor.
(.......)
Zaten muhalefet de kaçak...
Tepeden tırnağa kaçak memlekettir burası...
Her şey kaçak...
*
Tüm bunlar aziz halkımızı ilgilendirmez gerçi, medyada onların en çok ilgisini çeken şey nedir bilirsiniz:
Kaçak ilişkiler...
Böyle kaçak yaşarız biz:
Tepkiler kaçak, tavırlar kaçak...
Duygular kaçak, aşklar kaçak, sözler kaçak...
Biz kaçak...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr

5 Temmuz 2008 Cumartesi

BİR HİKÂYE..

Şöyle bir hikaye anlatırlar. Bey çok zalimmiş. Vergi vermeyen köylülere yapmadığı işkence bırakmazmış. Koltuk altlarına yumurta koyarmış. Hem de kızgınından. Sonra öldürtürmüş de. Ne yaparsa yapsın bey, köylüler vergilerini veremezlermiş. Onlar vergiyi veremedikçe de bey zulümlerini artırırmış.Bir gün bey, banyo yapıyormuş.
Karısı yanma girmiş:
"Bey," demiş, "bana bir kuruş ver. Hemen şimdi.
"Bey:
"Görüyorsun ki, çırılçıplağım," demiş. "Yıkanıp giyineyim/olur.
"Karısı dayatmış:
"Hemen şimdi istiyorum.
""Sen deli misin? Yok," demiş bey.
- *"Kadın tutturmuş:
"İstiyorum da, ille istiyorum.
Bey:
''Yok işte ''diye feryadı basmış sonunda.
Kadın en sonunda demiş ki:
"İşte o, köylüler de senin şu şimdiki halinde. İstediğin kadar zulmet. Bir kuruş alamazsın..."Kıssadan hisse. Ben umudumu politikacılardan kesince ağalara yalvardım yakardım burada. Sizin aklınız yok mu, dedim. Bu politikacılar görmek istemiyorlar. Siz de mi görmek istemiyorsunuz? Siz işin içindesiniz, dedim. Ölmüş toprak üstündeki halktan ne alabilirsiniz, dedim. Önce şu toprağı ölümden kurtarın ki, siz de daha çok kazanasmız. Alın işte şimdi, ne oluyor, çıplaklar bir lokma ekmek için şehirlere akın ediyor. Buralarda da iş bulamıyorlar. Yukarıdaki hikaye örneği, haydin bakalım, halktan ne koparacaksınız? Söyler misiniz, çıplaktan ne alacaksınız? Bir kuruş alabilir misiniz?
Yaşar Kemal'in Baldaki Tuz kitabından alınmıştır.

24 Haziran 2008 Salı

OTOBÜSLE ANADOLU...

Aşagıya bir öykü yazdım.Bu öyküyü Bu Diyar Baştan Başa adlı kitaptan aktardım Kitabın Yazarı ,ünlü romancımız Sayın Yaşar Kemal beğeneceğinizi umar, yazarımıza bu eserlerinden dolayı teşekkür ederim.

Narlıda otobüse bir köylü bindi. Köylü kısa boylu, küçücük bir adamdı.
Orta yerde boş bir koltuk vardı, oraya oturdu. Küçücük gözleri dört dönüyordu...
Oturur oturmaz, baştan ayağa, bütün yolcuları süzdü.
Sonra yüksek sesle bir "merhaba" çekti. Yolculardan bir ikisi, ona mukabele etti.
Adamın yerinde duramaz bir hali vardı. Otobüs kalkıncaya kadar, yolcuların hemen hepsiyle ahbap oldu. O boyuna söylüyor, biz gülüyor, gülmekten kırılıyorduk.
- Bana Çiftedut köyünden Köse Halil derler.
- Bu Çiftedut köyü nerede? dedik
- Yerin üstünde, gökün altında.
- Oradan geçtik, dedi bir ikisi. Köse Halil:
- Ben de geçtim, mukabelesinde bulundu.
- Sen ne iş yaparsın Halil ağa?
- At alır satarım. Amma son zamanlarda bir iş geldi ki başıma sormayın.
Düşman başından ırak...
- Söyle, dedik.
- Söylemem, gülersiniz.
_ Kimse gülmez.
__. Hepiniz söz verin gülmiyeceğinize de söyleyim.
__Söz veriyoruz.
__Gülersiniz.
__Gülmeyiz.
__Eyi tutun kendinizi, başlıyorum.Hepimiz kulak kesildik.
- Başlıyorum.Bir zaman bekledi. Sonra başladı:
__Bir atım vardı satacaktım,Almadılar dorudur diye.
Üçlük beşlik verdiler,Almadım iridir diye.
Sade Osmanlı altını verdiler,Almadım sarıdır diye.
Beni tımarhaneye attılar delidir diye.
Gene de almadım.İki üç adam geldi şahitlik etti...
Köse Halil Veli oğlu Velidir diye.
Ben de minareyi belime soktum borudur diye.
Gülleleri cebime doldurdum,Darıdır diye.
Denizin ortasına bastım kurudur diye
-Toros dağlarına tekme vurdum,Geri dur diye...
Gülmeyin be! Söz verdiniz. Ne gülüyorsunuz.
Köse Halil yerinde duramıyor. Gayet ciddî oturup kalkıyor, kulaklarını oynatıyor. Kulağını nasıl oynatıyor? Bu kendine göre bir hususiyet herhalde.
- Ben, dedi, büyük tüccarım. At tüccarı. Her şey satın aldım.
Gülmiyeceksiniz amma, başımdan bir vaka daha geçti...
Bu kötü amma...
Bunu demem. Hem de inanmazsınız.
Söz verin inanacağınıza söyleyim.
Hep birden:
- Söz verdik inanacağımıza, dedik. Halil başladı:
- Ben o zaman genç bir tüccardım. 25 yaşlarında vardım
- Bir gün arkadaşlarımdan Hacı ağa ile yola çıktık. Derken bir acıktık, bir acıktık ki... Yolda bir kaz almıştık bir köyden... Pişirelim dedik.
Kazı kaldırdık koyduk ocağa,Istanbula indi Hacı ağa.
Kaz kalktı kaçtı bucağa.
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Anadan aldık sacı,
Pişirmek için kazı,
Kazın gölde kaldı gözü,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Kazın kanadı yapçacık,
Eti kemiğinden berkçecik,
Ne kazan koydu, ne kepçecik,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Dokuzumuz çalı çeker,
Sekizimiz altın yakar,
Kaz kaldırmış başın, bakar,
Kırk gün oldu kayna deriz kaynamaz.
Köse Halil sustu.
Biraz sonra:
- Hani ya, gülmeyecektiniz?
Söz vermiştiniz, dedi. Bir yolcu:
- Kazı yedin mi?
diye sordu. Köse Halil:
- Kırk birinci gün pişti- Biz de yedik, doyduk, dedi.

14 Haziran 2008 Cumartesi

ATATÜRK ÇOK KIRILMIŞTIR...

Bir televizyon programında bir türbanlı genç Cumhuriyet kızının
ben Atatürk'ü sevmiyorum Humeyniyi seviyorum demesi beni ve benim gibi
düşünen tüm Türk vatandaşını üzmüştür.Bu cevaba sevinende olmuştur
şüpesiz ,burası demokratik bir ülke ,sonra kimsenin illada birisini
sevmesini bekliyemezsiniz. Bu da doğru fakat söz konusu olan vatansa
vatanın emperyalizme savaşıysa ve bu savaşı ulu önder Mustafa Kemal
başlatmışsa tüm emperyalistleri yenmiş ülkesine bağımsızlık bayrağını
dikmişse o sevmeyen vatandaşımızdan en azından bu konuda saygı
beklerdim.Fakat ne yazık ki bu kızcağız ne tarihini ne ülkenin o
zamanki gerçeklerini biliyor.Çünkü hangi okulda aldığı eğitim hangi
eğitim tornasından geçtiğini kendisi ele veriyor.Bu ve bunun gibi
düşünenlerin beyinlerinin arkasındaki maskeleri düşmüştür.
Aşağıda bu konuda sayın Bekir Coşkun'un yorumunu okusanız memnun
olurum.Bundan dolayı kendisine teşekkür ederim.
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
14 Haziran 2008

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr

Atatürk çok kırılmıştır...


ATATÜRK, Fatih Altaylı'nın "Teke Tek" programını öbür dünyadan
seyrederken "Ben Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" diyen
türbanlılara çok kırılmıştır zaten.

Uzaktan kumanda aletini İsmet Paşa'nın önüne atıp "Zapla İsmet..." demiştir:

"Peki bu ne?.."

"Hadi Gel Bizimle Ol..."

*

Bunlar tabii ki Atatürk'ü sevmezler. Çünkü Atatürk'ün rugan potinleri,
fötr şapkaları, yakası kolalı gömlekleri vardı.

Yüzmeyi severdi Atatürk.

Dans ederdi.

Rakı içerdi.

Köpeği de vardı Atatürk'ün.

O Türkçe yazdı, Türkçe konuştu.

Ata binerdi adam gibi.

Savaşırken de, severken de koca bir yüreği vardı onun. O medeni
kişiliği ve o koca yüreğiyle bu toprakları özgürleştirip uygarlığa
doğru yol alsın diye, devrim yasaları ile donatarak bırakıp gitti.

Bunlar Atatürk'ü sevmezler.

*

Peki siz?..

Siz sevdiniz mi Atatürk'ü?..

Atatürk'ü sevmeyenleri başınıza taç yapıp Türkiye'yi onlara teslim
ettiniz ya... Zenginler kasaları-cüzdanları hatırına, fakirler bir
torba nohut karşılığında, orta halliler bir aymazlık pahasına sattınız
ya koca Atatürk'ü.

Bakın Türkiye'nin haline.

Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın ve ülkeyi yöneten iktidar partisinin, o
televizyona çıkıp "Atatürk'ü sevmiyorum" diyen türbanlı kızlarla aynı
suç iddialarından yargılandıklarının farkında değil misiniz?..

Pekiiii...

O türbanlı kızların önüne düşüp Türkiye Cumhuriyeti'ni "dinci
simgelere izin vermiyor diye" AİHM'ye şikáyet edene selam çakıp ne
diyorsunuz:

"First Leydi..."

(.........)

İşte böyle sevenleri ile sevmeyenleri arasında bir yerdedir Atatürk...

Muhtemelen üzgün ve kırgın...

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

Bu konu ile ilgili bir makale de sayın Tufan Türenç'ten lütfen okuyun .Teşekkür ederim.

tturenc@hurriyet.com.tr
’Bak delikanlı! Atatürk’ü sevmek bir ibadettir...’
1973 seçim kampanyasında 3’üncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı izlemiştim.
Bayar, Demirel’in AP’sinden kopanların kurduğu Demokratik Parti adına seçim gezilerine çıkmıştı.
O yıllarda muhabirdim ve Milliyet’te çalışıyordum.
Yazı İşleri Müdürleri Hasan Pulur ile Turhan Aytul, Bayar’ı izleme görevini bana vermişti.
Uzun, yorucu bir maraton olmuştu.
O yıllarda 91 yaşında olan Bayar o yorucu maratonda öyle bir performans sergilemişti ki, hepimiz hayretler içinde kalmıştık.
Kampanyanın sonuna doğru Mersin’e gelmiştik.
Kaldığımız Mersin Oteli’nin terasında nefis bir Akdeniz akşamında yemek yiyecektik.
Parti yöneticileri gelip Bayar’ın bu akşam gazetecilerle birlikte olmak istediğini, o nedenle de hepimizi masasına davet ettiğini söylediler.
9-10 gazeteciydik. Bayar’ın masasına gittik.
Karşımızda oturan insan bir tarihti.
Yemek boyu çok ilginç, derslerle dolu bir sürü anısını anlattı.
* Ê* *
Ben Bayar’a gezinin başından beri kafamı kurcalayan bir konuyu açma fırsatı buldum:
"Efendim. Bu kampanya boyunca yaptığınız konuşmalarda sizin Atatürk’e karşı büyük bir sevgi ile bağlı olduğunuzu gördüm. Doğrusu biraz şaşırdım. Çünkü ben sizin Atatürk’ü bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum. Kusura bakmayın ama bu kampanyada yaptığınız içten konuşmalardan sonra size karşı bazı haksız önyargılar içinde olduğumu anladım."
Bayar sözlerimi dikkatle dinledi, hafifçe gülümsedikten sonra üstüne basa basa şunları söyledi:
"Bak delikanlı! Dikkat et! Atatürk’ü sevmek bir ibadettir..."
Hepimiz donup kaldık. İlk kez böyle bir söylemle karşı karşıyaydık.
Bayar sonra bu çarpıcı cümleyi açtı ve uzun uzun başbakanlığını da yaptığı Atatürk’ü sevmenin neden ibadet olduğunu örnekler vererek anlattı.
Bu anıyı yirmili yaşlardaki "Atatürk’ü sevmiyorum, Humeyni’yi seviyorum" diyebilen genç bir neslin nasıl yetiştirildiğini anlatabilmek için yazdım.
Bu bir.
Atatürk’ü ziyaret etmemek için Ankara’ya uğramayan İran Cumhurbaşkanı’nı büyük bir hüsnü kabulle ağırlayan devlet adamlarının, onu alkışlayan halkın okuması için yazdım.
Bayar’ın sözü belki onların yüzlerini biraz kızartır diye düşündüm.
Bu da iki.
* Ê* *
Ben yobazların, siyasi İslamcıların Atatürk’ten nefret ettiklerini biliyorum.
Ellerinden gelse Atatürk adını beyinlerden kazıyacaklarına da eminim.
AKP iktidarında buna dış odakların güdümündeki bir kısım elit zibidilerin de katıldığını görüyorum.
Bilmiyorlar ki onlar, o küçücük akıllarıyla karalamaya, yıpratmaya çalıştıkça Atatürk daha da büyüyor.
Atatürk bu toplumun vazgeçilmez ortak değeridir.
O nedenle bu toplumun yıkılması, bölünmesi için Atatürk sevgisini yok etmek gerekir.
Bunu çok iyi biliyorlar ve onun için Atatürk’ü ortak hedefleri olarak seçtiler.
"Atatürk tepeden inmeci, diktatör, devletçi, din düşmanı. Hálá onun arkasından gitmek anlamsız" diyecek kadar küçülüyorlar.
Onlara yanıt olarak rahmetli Bayar’ın sözünü yineleyelim:
"Atatürk’ü sevmek bir ibadettir."

15 Mayıs 2008 Perşembe

NİÇİN GENÇLER

Aşağıya birkaç özlü söz yazdım bu sözleri Terörizim (gri tehdit) adlı kitaptan derledim
veli olarak çocuklarınızı nasıl ortamlarda yetiştirirseniz nasıl olacaklarına dair bir fikir versin
sizlere,eğer haddimi aştıysam özür dilerim.Okuyan insanlar bu öyütleri tutarsa kârlı çıkacağına inannıyorum.


‘’Eğer bir çocuk, kavga ve gürültü içinde yaşarsa kavgacılık
Öğrenir. Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa,
Kendini zavallı hissetmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk kıskançlık
İçinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir. Eğer bir çocuk cesaret ve
Heyecana değer verilen bir çevrede
Yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk övmeyi bilen insanlarla beraber
Yaşar sa, başkalarını da takdir etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşıyorsa. Sevmeyi öğrenir. Eğer
Çocuk kendini adam yerine koyan bir çevrede yaşıyorsa, hayata
Erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.
Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde
Yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
Eğer bir çocuk açık kalpli, güler yüzlü ve
Anlayışlı insanların arasında yaşarsa, dünyanın gerçekten
Yaşamaya değer, güzel bir yer olduğunu öğrenir.’’
Ann Lander

6 Mayıs 2008 Salı

DEMOKRASİ

Bugün demokrasi üzerine düşüncelerimi sizlere iletmek istiyorum.
Demokrasi elbette güzel bir şey ama kiymeti bilinirse.Bana göre, sana
göre demokrasi olmaz.Demokrasi herkese lazım onun için demokrasiyi
iyi tahlil edip kurallarını koyup herkesin de uymasını istememiz lazım.
Türkiye Cumhuriyeti çok partili demokrasi ile yönetiliyor.
Bu şeklen doğru ama malesef kurallarına riayet edilmiyor.
Çünkü yönetenlerin işlerine öğle geliyor.Bir örnekle açıklamam
gerekirse Türkiye siyasi partilerinin içinde demokrasi işlemez
liderlerin dediği olur bunun dışında kimsenin sözü geçmez.Bu iktidar
için böyle de ya muhalefet partileri nasıl? Derseniz onlarda da durum
aynı .Hepsinin oturdukları akılı elektronik korumalı parti binaları var.
Yakın zamanda gördük Başbakan hem Cumhurbaşkanını hem meclis başkanını
hemde bakanlar kurulunu seçti.Bununla sınırlı da değil millet vekillerini,
ve belediye başkan adaylarını da hep parti liderleri seçti.Bunun adına liderler

demokrasisi denir.
Vatandaşa sadece oy verip onaylamak kaldı eğer bu demokrasi
ise gelmesini çok bekleriz.
Bu konu ile bağlantılı Sayın Bekir Coşkun'un yazısını ekliyorum
,iyi okumalar.
bcoskun@hurriyet.com.tr


Demokrasi niçin olmuyor?..


GERÇİ demokrasiyi kurtaracak birisi nasıl olsa çıkıyor:

Paşalar, ordu, darbe, marbe...

Bu sefer:

Başsavcı, Anayasa Mahkemesi, yargı...

Siz berbat ediyorsunuz, birisi düzeltiyor.

Ama demokrasi olmadı, olmuyor.

*

Çünkü demokrasi; kralın değil, halkın akıllı olmasını ister.

Yüzde 47 ile gelişinin üzerinden bir yıl bile geçmeden tepetaklak
giden ve kapatılma ile burun buruna gelen bir iktidar, o yüzde 47'nin
"doğru seçim" olduğunu mu gösterir?

Ekonomide yalan balonlarının patlayışı... Tarımdan esnafa kadar büyük
çöküşün gözükmesi... Damatların, oğulların, kamu bankalarının
karıştığı Yüce Divan'lık yolsuzluklar... Sosyal Güvenlik Yasası'ndan 1
Mayıs'a kadar akıl almaz beceriksizlikler...

Yargılanan bir Cumhurbaşkanı...

Cumhuriyet'e karşı suç işlemekten sanık bir iktidar...

Ezici çoğunlukla seçimi kazanmasının birinci yılını bile bulmadan,
partisinin yerine yeni bir parti arayışına karar vermiş bir sanık
Başbakan...

Tüm bunlar yüzde 47'nin "doğru" olduğunu mu gösteriyor size?

*

Yanlış seçimdi o...

Yanlış...

Ama nasıl olsa birisi gelip düzeltiyor. Geçmişte; ordu, paşalar,
asker, darbeler... Bu sefer; Başsavcı, Anayasa Mahkemesi, yargı...

Çünkü bu ülkenin aydınları; ikiyüzlülüklerinden... Zenginleri;
çıkarlarından... Sıradan halkı; bilinçsizlikten... Yoksulu; bir poşet
nohut yüzünden...

Bir de bakıyorsunuz ki satıveriyorlar vicdanlarını,
yurtseverliklerini, bilinçlerini ve Türkiye'yi...

Bu yüzdendir işte:

Avantaların, çıkarların, ikiyüzlülüğün, ahmaklığın, bilinçsizliğin
yığınları üzerinde demokrasi durmuyor. Kara vicdanlarla demokrasi
olmadı.

Olmuyor...

Ve siz demokrasiyi her zaman berbat edeceksiniz.

Nasıl olsa birisi gelip düzeltiyor.

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

20 Nisan 2008 Pazar

EĞİTİM SİSTEMİ

Eğitum sistemu
Trabzonlu Temel Ağa’nın başı, sevgili torunu Eda’ya verilen ödev ile derttedir.
Eskişehir’e göç eden arkadaşı Niyazi’ye başına gelenleri yazar:

“Niyazicuğum.
Hani benim küçük torun var ya. Geçen akşam, geturdi ödevuni koydi onüme...
Bi yandan ağlay bir yandan sızlay:,
- Ha bunlari anliyamadum. O yüzden da yapamadum.
Yarin ögretmen beni dovecek...

Dedum ki;
- Ağlama uşağum, bunun içun ögretmen adam dövmez.
Şimdi oni çözeruk.Fakat ne mümkün Niyazi kardaşum:
Bi tirenlan, bi otobos ayni istasyondan kalkmişlar.
Tiren otobostan üçte bir daha hızli gidiy.
Otobos iki yerde onbeşer dakka istirahat vermiş.
Tiren da bi yerde durmiş, 20 dakka su almiş. Otobos saatte 60 kilometro gidiymiş.
Tiren 5 saat sonra gideceği yere varmış. Otobos ise ne vakit sonra oraya varacakmiş.
Ograştum yapamadum. Uşak ağlay.
Derken bubasi geldi. O da çözemedi. Diyrum oğa ki, “Damat, senun tanidugun tahsilli bi otobos şofori var ise oğa soralim, belki o bilebilur.
Yahutta sabah olsun ben uşagi şoforlar cemiyetine götüreyum. Onlar arasinda belki tirenle yariş etmiş bi şofor vardur da bize nasihat verur.”
Ha, biz bi yandan da uşaga tireni tarif ediyruk. Tiren görmemşs ki...
Ne anasi görmiş, ne bubasi. Ben da bi tek askerlukte Erzurum’dan Sivas’a gittiydum.
Neysa kardaşum, o gece çok kizdum. Diyeceksun ki niye? Usak daha incir agacindan duti ayiramay; mezgiti gosteriyrum, hamsi diy; efendum, yumurtanun fabrikada yapilduguni sanay. Biz gelduk araba yaristiriyruk.Yani efendi, otobos saatinda varsa ne olur, geç varsa ne olur? Gurbetten yolci mi bekliysun? Eger varacagi saat onemliysa, edersun yazihaneye bi telefon, derler sağa otobosun inecegi zamani.. Bu kadarluk mesele içun sabiyi subyani niye telef edersun? Uşacuklarda şarki yok, türki yok, oyun yok; dayamiş matamatigu. Ayiptur
...”
(İnternetten)

16 Nisan 2008 Çarşamba

PİRİNÇ

Epey zamandan beri insanların ellerinde pirinç paketlerini
görüyordum ama bir anlam veremiyordum zira hiçbir malın yokluğundan
bahsedilmiyordu.Şahsım olarak aydan aya hertürlü ihtiyacımı bir
marketten alırım.Bu ay marketten pirince yöneldim hanım pirinç var
almıyalım dedi. Var dediği de bir veya iki kilo almadan eve döndük. Üç
beş gün sora televizyonlarda pirinç haberleri ve kuyruklar gırla
gidiyor. Bu sıralar her türlü malda insaf ölçüsü dışında fiyat artışları gözleniyor ne yazık ki bunlara dur diyen bir yetkili de yok ortada ..Hesap soracak muhalefet partileri de yok.Bu durumun sebebini de elbette ki serbest piyasa ekonomisi.Suçluyu beraber arayalım. 2008 Yılı başından buyana Türk lirası %13.5 değer kaybetmiş, enflasyon hedefleri tutmamış,işsizlik ,yolsuzluk ve yoksulluk artmış ama herkes halinden memnun istikrar denen şey bu olsa gerek.Şunu da söylemeliyim ki döviz kurları da atağa geçti..Şikâyetçi olanların keyfi yerine gelir artık.Sakince piyasaları izleyelim.
Hani bir söz vardır perşembenin gelişi çarşambadan bellidir.
2006-2007 döneminde:
Buğday %15
Arpa %24
Ayçiçeği %24
Mısır%7.2
Fasulye%21
Mercimek %12
Pirinç %7.2 oranlarda üretim düşüşü oldu.Bu üretim düşüşünün çeşitli
sebepleri olabilir.Bu durumda bizleri yöneten erkin gerekli tedbirleri
zamanında almaları gerekirdi. Tarım bakanımız 'biraz pirinç yemeyelim
boykot edelim diyor' .Tabi birşey olmaz ama spekülatörler fırsattan
istifade her türlü gıda maddesini stoklar,fiyatlar fırlar gene olan
dar gelirli ile fakir fukaraya olur ,yani faturayı tüm Türk milleti
öder.Zamanında önlem almayan bakana,hükümete birşey olmaz.Halbuki
ülkemiz gıda yönünden kendi kendine yeten dünyada 7. ülke idi bununla
övünüyorduk şimdi ise her şeyimizi hep dış ülkelerden ithal eder
duruma düşürüldük.2002 Yıllarıydı zamanın TBMM 15 günde 15 kanun
çıkarırken ülkemin çiftçisinin tarlasına ne ekeceğine ve ne kadar
ekeceğine İMF ve dünya bankası karar verir oldu her türlü maddeye kota
kondu .Bu yoklukların ve fiyat artışlarının sebebi işte bu
kararlardır. Yukarıda anlattıklarıma ek olarak bir yazarımızın
görüşlerini içeren yazısın ekliyorum .İyi okumalar.


Ve, ulusal bilinç uyanıyor...

"Pirinç almayın!"

Yeni kampanyamız bu.

*

Peki ne alalım?

*

Buğdayı ABD'den getiriyoruz.

Mercimeği Kanada'dan...

Mısırı Arjantin'den getiriyoruz.

Susamı Sudan'dan...

Arpayı Ukrayna'dan.

Baklayı İtalya'dan.

Sarmısağı Çin'den.

Anadolu'da gezerken çekirdeğini yanlışlıkla elinden düşür, ayçiçeği fışkırır...

Rusya'dan getiriyoruz.

Pamuk Yunanistan'dan.

Elma Şili'den.

Portakal Brezilya'dan.

Muz Panama'dan.

Vişne Almanya'dan.

Ceviz Çin'den.

Hesapta milli yemeğimiz...

Fasulye İran'dan.

Barbunya ABD'den.

Soya Arjantin'den.

Pirinç Avustralya'dan.

Nohut Meksika'dan.

En cüzel çay?

İngiltere'den.

İneklere yem olarak döktüğümüz kepeği bile utanmadan ABD'den getiriyoruz...

İnekler Hollanda'dan.

*

Kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydi memleketim... Memleketimi IMF'ye
satan arkadaşlar sayesinde, bugün, Mali, Kamerun, Peru, Suriye,
Ekvador, Mısır, Hindistan, Burkina Faso'nun da aralarında bulunduğu
103 ülkeden ithalat yapıyor, karnını doyurabilmek için.

*

ÖSS'ye giren çocuklarımızın, Allah zihin açıklığı versin diye yuttuğu
3 adet okunmuş pirinç tanesi bile, ithal... Sen hangi ulusal bilinçten
bahsediyorsun?

*

Dolayısıyla, önerim şu...

Mazot 20 YTL olsun.

Çobanları bakan yapın.

Doğurun.
--

yozdil@hurriyet.com.tr
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

9 Nisan 2008 Çarşamba

KİM NE SEVER

ÖLDÜREN KOMİKLİKLER
Her görünen köy
senin değildir !
KİM NE SEVER ?
Beyaz karayı,sinek yarayı,zengin parayı sever.
Yemek tuzu,rakı buzu,maymun muzu sever.
Ördek kazı,güzel nazı,aşık sazı sever.
Kuş darıyı, çiçek arıyı, erkek karıyı sever.
Ana çocuğu, çoban göçüğü, yumurta sucuğu sever.
Ocak közü, kirpik gözü, ozan sözü sever.
Garip sılayı, yiğit halayı, tencere kalayı sever.
Davul zurnayı, avcı turnayı,deve hurmayı sever.
Alın kelini, cömert elini, cimri dilini sever.
Çöl yağmuru, çizme çamuru , oklava hamuru sever
Tembel yatmayı, geveze atmayı, pazarcı satmayı sever.
Ebe bebeği ,kahve dibeği ,çengi göbeği sever.
Memur masayı , ermiş asayı,hakim yasayı sever .
Haylaz döveni, dalkavuk öveni, hergele söveni sever.
Sarhoş dostunu, ayı postunu, yaşlı bastonu sever.
Hatip lafı , suçlu affı,açıkgöz safı sever.
Orman çamı, kedi damı, işçi zammı sever.
Mektup pulu , zampara dulu,tanrı kulu sever.

7 Nisan 2008 Pazartesi

ANAYASA MAHKEMESİ OLSAYDI...

Türkiye'de her şey saptırılıyor:

Bütün kavramlar, terimler, kurumlar…

Demokrasi, Laiklik, Milli İrade, Milli Egemenlik, İktidar, Seçim,
Meşruiyet, Anayasa, Yargı, Anayasa Mahkemesi, Anayasal yargı süreci…

En başta da tarih!

Üstelik bu saptırma "resmen" yapılıyor.

Yani resmi kurumlarca.

Örneğin Milli Eğitim Bakanlığı'nın ders kitaplarında…

Örneğin hükümetlerin, belediyelerin kararlarıyla…

Çünkü saptırma "siyasal" kaynaklı.

Kavramları, terimleri, kurumları ve tarihi, "politikacılar" saptırıyor…

İktidar sahipleri de politikacılar oldukları için, bu saptırma "resmi"
bir nitelik kazanıyor…

***

Tarihimizin en çok ve en şiddetle saptırılan konusu 1950-1960 arasında
Türkiye'yi yöneten Demokrat Parti iktidarı dönemidir.

Tabii bu dönemi sonlandıran 27 Mayıs 1960 hareketi, bu hareketin
nedenleri ve sonuçları da asla soğukkanlı ve bilimsel, gerçeklere
uygun bir biçimde tartışılmaz:

Çünkü politikacılar, bu dönemi, geniş kitlelerin duygularını istismar
edecek biçimde kullanmayı, siyasal çıkarlarına uygun biçimde
saptırmayı tercih etmişlerdir.

***

En belirgin ve en sert saptırma, toplumsal ve tarihsel gerçeği adeta
tam tersine çevirme, "Demokrasi şehidi Menderes" söyleminde görülür.

Ne yazık ki bu dönemin sonunda asılan Adnan Menderes, kendisine
yapılan bu haksızlıktan sonra, sanki bütün günahlarından arındırılmış,
katlettiği demokrasinin kurucusu, koruyucusu ve şehidi ilan
edilmiştir.

***

27 Mayıs müdahalesine yol açan süreç, Demokrat Parti'nin kendisini
iktidara getiren demokratik mekanizmaları, kurum ve kuralları rafa
kaldırmasıdır.

Bardağı taşıran son damla, "Tahkikat Komisyonu" adıyla Meclis'te 15
milletvekilinden kurulan özel yetkili bir mahkemedir.

Bu karar demokrasiye karşı tam bir sivil darbedir:

Menderes , bu kararla, Meclis'te politikacılardan oluşan bir mahkeme
kurmuş ve muhalefet partisini bu mahkemede yargılamak istemiştir.

"Tahkikat Komisyonu" sadece milletvekillerinden oluşur…

Hem sivil hem askeri yargı yetkilerine sahiptir…

Hem savcı hem yargıç görevi yapacaktır…

Temyizi yoktur…

İşte askeri müdahaleye yol açan "bardağı taşıran son damla" budur.

İktidarın, yetkilerini aşmasını ve meşruiyet dışı kararlar almasını
önleyecek demokratik bir mekanizma, bir kurum, yani Anayasa Mahkemesi
o dönemde yoktur.

***

Askeri müdahale sonrası hazırlanan ve halkoylaması ile kabul edilen
1961 Anayasası, pek çok çağdaş ve demokratik kurum ve mekanizma ile
birlikte, Anayasa Mahkemesi'ni de kurmuştur.

Şükredelim ki, bugün bir Anayasa Mahkemesi var.

Rejim, kendi kendini denetleyebiliyor.

Anayasa Mahkemesi'nin yargı sürecini ve bu sürecin bir parçası olan
Yargıtay Başsavcısı'nın iktidardaki AKP hakkında iddianame
hazırlamasını "Yargı darbesi" veya "Demokrasinin böğrüne saplanmış
hançer" olarak niteleyenler, demokrasiye asıl hançeri saplayanlardır.


ekongar@cumhuriyet.com.tr;

www.kongar.org

Emre Kongar

Cumhuriyet

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

30 Mart 2008 Pazar

BİR FIKRA

Son günlerde özellikle kadınlar arasında elden ele,dilden dile
dolaşan bir fıkra var...
Bugün pazar , her eve biraz gülümseme gerek deyip sizlerle
paylaşıyorum:
Tanrı dünyayı yarattığı zaman gelecekteki ulusların
temsilcilerini yanına çağırmış ve her birine ikişer özellik armağan
etmiş;
İsviçrelilere:Düzen ve yasalara saygı...
İngilizlere:Soğukkanlılık ve asalet...
Japonlara:Çalışkanlık ve sabır...
İtalyanlara:Neşe ve romantizm...
Fransızlara:Şarap ve güzel yemekler vs. vs..
Türklere ise:Zekâ, dürüstlük ve Tayyip sevgisi...
Meleklerden biri bu dağılımdan sonra Tanrıya sormuş:
-Hepsine ikişer ..ama Türklere neden üç tane?..
'' Evet ama'', demiş Tanrı;''Sadece ikisini kullanabilecekler...''
Böylece;bir Türk,zeki ve Tayyip'çi olduğu zaman dürüst
olmayacaktır...
Bir Türk ,dürüst ve Tayyip'çi olduğu zaman zeki olmayacaktır...
Bir Türk,hem zeki hem de dürüst olduğu zaman Tayyip'çi olmayacaktır...
Rivayet o ki yukarıdaki fıkrayı kadınlar uydurmuş .Bilin
bakalım neden acaba?
Bu fıkra Zeynep Oral'ın ESİNTİLER köşesinden alınmıştır.
(Cumhuriyet gazetesi)

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

27 Mart 2008 Perşembe

UTANMAK

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr
Utanmak...
"BU devirde parti kapatmak utanılacak bir şey" diyorlar.
Ki ben onları gazete köşelerinde olsun, televizyonlarda olsun, orada-burada olsun görüyorum, bir gözleri küçülmüş:
"Neyi var arkadaşın?.."
"Utandı..."
"Neden?..
"Bu devirde parti kapatılmasından..."
*
Ama bu devirde laik cumhuriyete karşı suçlar işlenirken; suç işleyen partiye yalakalık yapmaktan utanmadılar.
Suçun işlenmesinden değil de, suça ceza verilmesinden utanıyorlar.
Siz hiç duydunuz mu; diyelim ki mahkemenin huzurunda hırsız utanmıyor. Ama hákim utanmış masanın altında, mübaşir çıkartamıyor...
Şimdi de cezadan kurtulmak için ilgili ceza maddesini çıkartmaya çalışıyorlar Anayasa'dan.
Dünyada görülmüş şey değil.
Suç duruyor da ceza kalkıyor.
Bundan da utanan yok.
*
Belki arkadaşlar hukuktan utanmıyorlar da demokrasiye karşı hassasiyetleri mi var desem...
Değil...
Çünkü demokrasimizin yüz karasıdır; genel seçimlerde kömür-nohut ile oy toplamak.
Ama utanmamışlardı.
Pekiiii...
Demokrasinin "dokunulmazlık" zımbırtısının altına; zimmet, suiistimal, evrakta sahtecilik, kayıp trilyonlar, rüşvet, hile ile çıkar sağlama gibi suçları doldurup... "Dokunulmazlık" adı altında yüz kızartıcı suçlardan kaytarmak utandırmaz mı insanı?..
Utanan yoktu...
*
Bakın; herkes AB'ye kavuşacağımızı beklerken, Arabistan'a döndü Türkiye...
Tepeden tırnağa gericilere teslim olmuş, yarından endişeleri ve korkuları olan bir ülkenin fertleriyiz artık.
Bunda gericilerin eteğine tutunmuş ahmak Türk demokratlarının payı yok mu?
Ama ne yapacaksınız, bu ülkenin ufkunu karartmaktan utanmadılar da, suç işleyen varsa hesap sorulmasından utanıyorlar...
Utanmanın utanılmazlığıdır bu...

Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

19 Mart 2008 Çarşamba

ÜLKEMİN BUGÜN KÜ DURUMU

Bu gün yeni yazı yazmaya karar verdim.Yazımınkonusu ülkemin bu gün kü durumu hakkında olacak.Birinci Dünya Savaşı sonunda müttefiklerimiz savaştan yenik çıkınca, bizde yenilmiş sayıldık.Yapılan Mondros Mütarekesi sonunda :Ordumuz terhis edilmiş silahlarımız elimizden alınmış,nihayet mütareke şartlarını bahane ederek emperyalist ülkelerce yurdumuz işgal edilmiştir.İşgal sonucu İngilizler, yunanlı'lar ,İtalyan'lar,Fransız'larca ülkemiz paylaşılmıştır.Fazla teferruata gerek görmüyorum, bu durumda tarih sahnesine Başkomutan Mustafa Kemal ve silah arkadaşları çıkıyor.Fakirlik,açlık ve tüm olumsuz koşullarda bu ülke insanları kendilerine olan saygı, komutanlarına besledikleri sevgi ve güven neticesinde Kurtuluş Savaşı başarı ile kazanılıp bundan 84 yıl önce tüm düşmanlar Ege Denizinin mavi sularına gömülüyor.İşte bu şartlardaTürk Milleti tüm Dünya'ya bağımsızlığını haykırıyor.Savaş sonu Lozan antlaşması ile Yürkiyemizin bu günki sınırları çiziliyor.Savaş sonunda düşmanın yenilgisi ile birlikte Padişah ve tüm aile efradı İngilizlere sığınarak ülkeyi terk ediyor.Ülkede yeni yönetim Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından oluşturuluyor.Mustafa KemalTürkiye Büyük Millet Meclisince Cumhurbaşkanı seçiliyor.İlk iş olarak adını Taşıyan devrimleri gerçekleştiriyor yeni anayasa laiklik temeline dayandırılıyor.Bu günlerde savaşlardan yorgun ve yoksul düşen ülkenin acele kalkınma hamlelerine başlaması gerekmektedir.Ülkenin doğusundan.batısına,kuzeyinden güneyine dengeli olarak yapılansanayi tesisleri, fabrikalar,yapılan kara ve demir yolları kalkınmanın lokonotifi oluyor.Atatürk'ün 15 yıllık iktidarı dönemi övünülecek bir çok başarı ile doludur.Ata'nın ölümünden sonra da önemli işler yapılmıştır ancak 1950'den sonra iktidar olan Cumhuriyet hükümetleri aynı başarıyı gösteremeyip askeri darbeye davetiye çıkarmıştırlar.1960 tan sonra kurulan hükümetler de malesef başarılı olamayıp ülkeyi 70 sente muhtaç duruma sokmuşturlar.Hele 2002 yılında iktidar olnlar özelleştirme adı altında kuruluşunda Atatürk'ün imzası olan fabrika vesanayi tesislerini sata sata bitiremiyorlar.Bu gün ülkenin görünen manzarası şöyledir:Yurdumun verimli tarım arazileri,taşınmaz mülkleri, sanai tesisler, strajetik fabrikaları,kamu kurumları,yeraltı servetleri ,madenlerimiz globalleşme ve özelleştirme adına yabancılara verli işbirlikçilerine satılıyor,peşkeş çekiliyor.Özelleştirilen yerlerde işçiler işten çıkarılıyor, açlığa terkediliyor.Limanlarımızın ve tersanelerimizin durumu da aynı vaziyette.Tüm bu özelleştirmelere rağmen ülkem borç batağında ,aldığı borçları ödeyemiyor,ithalatı ihracından çok sürekli açık veriyor. Bu açıklar fakir vatandaştan vergi olarak devlet kasasına oradanda yandaşlarına dağıtılıyor.Halk seçim rüşveti olarak kömüre alıştırılmış.Ramazan ayında erzak paketlerine muhtaç durumda böylelikle millet sadaka kültürüne alıştırıljyor ,insanları rencide ediyor.Sadakaya muhtaç kişiler yurtaş olmaktan kul ve ümmet konumuna iner.Şu an ülkeyi yöneten AKP hükümetinin kendince yaptığı en iyi icraatdevletin kilit noktalarına bürokrasinin üst kademelerine eşlerinin başı türbanlı ve imamhatip çıkışlıları atamak .Tüm fakülte ve yüksek okullara imamhatiplileri yerleştirmek adına YÖK ilesürekli kavga halinde.kedeki tüm basın ve yayın organları susturulmuş kimsenin muhalefet etmesine tahammülü yok.Anayasa mahkemesi vediğer yüksek yargı organları ile de kavgalı .Türbanı yasallaş tırmak için yeni anayasa yapıp Atatürk ilkelerini ve laikliği törpüleme sevdasında.İşte böyle dediğim dedik mantığı ile ülke yönetiliyor.Daha yazacak çok şey var ama sizlerinde moralini bozmak istemem.Tüm insanlarımızın yarınlara :
Başı dik ,geleceğinden emin ,açlık ve işsizlikten uzak sağlıklı,mutlu günler diliyorum.

18 Mart 2008 Salı

OLACAĞI BUYDU

Olacağı buydu.

Birinin AKP'ye dur demesi gerekiyordu.

Dur, dur denildi.

Devlet geleneğimizde devleti mağdur edip, mazlum rolü oynamak yoktu.

Yedibin yıllık tarih ardında büyük bir kültür bırakmıştı.

Ne yazık ki AKP'nin bundan haberi yoktu.

Usul, edep, erkan, saygı

En büyüğünden, en küçüğüne görgü kuralıydı.

AKP'de yüzdekırkyedi deprem yarattı.

Her şey tersine döndü.

Ne usul kaldı, ne edep kaldı, ne erkan kaldı, ne de saygı kaldı.

Bunların hepsinin yerini AKP aldı. Varsa yoksa her şey kendisiydi. Kendisinden başkası dilin usulsüzlüğünde eriyip gitti.

Bazen "ananı da al git" oldu.

Bazen "senin çocuğunda işsiz kalsın" denildi.

Bazen "babalar gibi satarız"a dönüştü.

Bazen "Bu adamı kullanın sifonu çekmeyin" öğüdü ABD'de duyuldu.

Türbanı çıkar demek donunu çıkar demeye dönüştü.

Ulema devletin baş tacı yapıldı.

İşi uzatmayalım hangi görgüden söz edelim bilemiyorum.

Görgüsüzlük diz boyunu çoktaan aştı.

Milli irade aç,

Milli irade yoksul,

Milli irade işsiz,

Milli irade çaresiz,

Milli iradenin geleceği allak-bullak edilmiş,

AKP milli iradenin sesiymiş.

Maşallah, maşallah nazar değmez ne diyelim.

Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin, çaresizliğin sesi AKP ise

Milli irade bunu altı yıldır doya, doya yaşadı.

Milli irade kendi eliyle kendi geleceğini yok etti.

Bu milli irade Türkiye Cumhuriyetinin bildiği milli irade değil. AKP için ABD ve AB tezgahlarında hazırlanan BOP milli iradesinden başkası değil.

Dikkat ederseniz "Dur!" sözcüğüne en çok kızan ABD ve AB oldu.

Niye?

Çünkü kendi iradeleri sarsıldı.

Bu iradelerinin kanlı yüzü BOP projesi Irak topraklarını kan gölüne çevirdi.

Irak topraklarına sınırsız ölüm özgürlüğünü getirdi.

Şimdi dönelim bizim bildiğimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün bize armağan ettiği yasama, yürütme, yargı içindeki o derin bilince. Aklın ve bilimin getirip önümüze koyduğu yaşam anlayışına.

AKP'nin bundan da haberi yoktu.

Vardı da haberi yoktu.

Yasamayı ele aldı.

Yürütmeyi ele aldı.

Yargı AKP'ye teslim olmadı.

İşte kıyamette burada koptu.

Yargı dur dedi dur.

Senin bildiğin yanlış, uygulaman yanlış.

Türkiye Cumhuriyeti şahlık değil, sultanlık değil, padişahlık değil.

Türkiye Cumhuriyetinin bir Anayasası var. Sen ona tabisin.

Anayasa yasalarla bu ülkenin nasıl yönetileceğini önüne koymuş. Senin bundan haberin yok!

Her istediğimi yaparım diye bir kural yok.

Anayasanın dokunulmaz ilkelerini feriştahta olsan aşamazsın, dur orada.

İşte, Yargıtay Cumhuriyet Baş Savcısının da dediği bu.

Başsavcı Anayasayla kendisine verilen görevi yapıyor. Bunu yapmamış olsa Anayasaya karşı suç işlemiş olacak.

Buna kızmak niye, buna hakaret niye, kime meydan okuyorsunuz? İki gündür savcıyı bir linç etmediğiniz kaldı. Bunu hangi hakla, hangi yetkiyle, hangi yasayla yapıyorsunuz?

Bizim milli irademizde böyle bir linç kültürü yok.

Ben Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşıyım.

Askerliğimi yapıyorum, vergimi ödüyorum, vatandaşlık hakkım olan seçme seçilme haklarımı kullanarak önüme koyduğun programınla seni ülkemi yönetmek için seçiyorum.

Senin görevin benim refahımı düşünmek, geleceğimi daha iyi yapmak, yaşadığım toprakları korumak, kollamak. Anayasa senin ve benim hareket alanlarımızı belirlemiş. Hangimiz hata yaparsak yargı önümüze çıkacak. Eşitler arasındaki kuvvetler prensibi bu.

Senin benden farkın ne ki bu anlayışın dışına çıkıyorsun. Benim sana verdiğim yetkiyi kötüye kullanıyorsun.

Benim anamın, bacımın, kızımın, karımın başındaki örtüden sana ne? Senin böyle bir görevin yok ki. Ben böyle bir yetkiyi vermem sana. Aklını başına al. Durduğun yeri bil. Karımın, kızımın, anamın, bacımın başörtüsünden elini çek. Mahremime girme, özelime girme. Git kendi dinini kendince yaşa. Onu da kendi mahreminde, kendi özelinde koru. Anayasa, yasalar ne diyorsa ona uy. Memleketi türbanın ucuna takıp germe. Türbanın altında ne yatıyor onu söyle. Yetti artık.

Olması gereken oldu. Yargı AKP'nin yaptığı yanlışlara dur dedi.

Yok. Ben bunları yapmadım diyorsan yargının sonunda aklanırsın.

Niye bağırıyorsun? Kimi çağırıyorsun? Neden telaşlanıyorsun? Neden hakaret ediyorsun? Neden ikide birde yaptığın kusurlardan mazlum rolünü oynuyorsun?

Adalet herkes için gerekli.

Adaletin terazisini iyice eğme.

Bari adalete saygılı ol.

Sözün özü bundan sonrası yargının işi, ak mı kara mı bundan sonra görülür.

Bu arada olan Aşık Veysel'e oldu.

Aşık Veysel'in gittiği uzun ince yolla AKP'nin gittiği uzun ince yol o kadar farklı ki..

Saza cümbüş evi gözüyle bakanların aklı Veysel'in uzun ince yoluna ne kadar erer onu bilemiyorum.

Onu da Türkülerin yürekli diline bırakalım.

Aşur EYLEN
Yukarıdaki makale http://www.tuncayozkan.com/ sayfasından alınmıştır.
Turgut İBİŞ


Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/