26 Ocak 2010 Salı

Hayattan ne öğrendim?

Mevlana'dan...


Hayattan ne öğrendim?
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla....
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
Sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için, önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. ..
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
Bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
Gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının,
yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur...


MEVLANA
Not;yukarıdaki güzel yazıyı E-Posta olarak sayın Feramuz Topal'dan sayfama alıntıladım.

24 Ocak 2010 Pazar

Beyninizi besleyin

Melih Aşık Açık Pencere

24 Ocak Pazar 2010
Biraz da faydalı konulardan söz açalım. Mesela. Beynimizi iyi kullanıyor muyuz? Ona gerekli desteği veriyor muyuz? Mümin Sekman’ın derlediği önerileri dikkatinize sunalım:
- İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. Önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız, “volta atmayı” deneyebilirsiniz. Yürürken kolları sallamak, beynin performansını olumlu etkiler...
- Yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor. Her gün birkaç yabancı ya da yerli yeni kelimeler öğrenip kullanabilirsiniz.
- Zihinsel jimnastik yapın. Bunun için başta Sudoku olmak üzere çeşitli bulmacalar çözün. Satranç gibi “akıl oyunları” oynayın.
- Zihinsel rutinlerinizi kırın. Bazen telefonu sol elinizle tutun, çantanızı diğer elinizle taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin.
- Her gün güzel bir resme, manzaraya veya fotoğrafa bakmaya çalışın...
- Her gün sevdiğiniz bir müziği bir süre gözünüz kapalı dinleyin.
- Günde aklımızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatımız da ona göre şekillenir. Unutmayın kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.
- İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. çok uyuyorum diye üzülmeyin.
- Farklı düşünme tarzları beyni geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun...
- Sürekli TV seyrederek beyninizi “düşük viteste” çalıştırmayın. Beyninizin sınırlarını zorlamayan etkinlikler beyninizi geliştirmez...
- Beyni yoran en önemli şey monotonluktur. Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirirsiniz...
- Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir.. Hayatınızın en büyük kararlarını alırken “kafadan” değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi, bir kâğıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.
- Beyin tıkandığında varsayımlarla akıl yürütür. Kendinize bir “kanaat önderi” seçin ve onun zihnini kafanızın içindeymiş gibi düşünün.
NOT:Okuduğunuz bu yazılı güzel fikirler Melih Aşık'ın Açık Pencere'sinden alıntılandı.
m.asik@milliyet.com.tr

20 Ocak 2010 Çarşamba

Kuma!

Mahmûre Hanım kapıdan çıkarken yeniden pimpiriklendi.
Ayakkabılarını bile giymişken kapıdan döndü,tekrar çeri
girdi;
pencereleri iyi kapatıp kapatmadığını gözden geçirdi,
sonra ütünün prizine baktı.Havagazı vanasını kontrol etti, banyo
musluklarına baktı. En son olarak da mücevherlerini sakladığı
yere doğru kaçamak bir bakış attı.
Her şey yerli yerinde ve normal görünüyordu.Kapıyı çekti,
aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış üç ayrı yale kilidi teker
teker sonuna kadar kilitledi.
Annesinin öğrettiği duayı okudu, sağına soluna güzelce üfledi.
Manavın önünden geçerken tezgâhtaki incir dikkatini çekti.
Gün misafirliğine giderken incir götürmesi doğru olmazdı
ama bu incir kaçırılacak gibi görünmüyordu. Bir buçuk kilo kadar
elleriyle seçip,bir kese kâğıdına itinayla yerleştirdi ve manav
Muzaffer'in buzdolabına koydurdu. Parasını peşin verdi.
Dönüşte alacaktı. Dolmuş durağında sıra vardı fakat fazla beklemedi.
20 dakika sonra gün oturması yapılan eve ulaşmıştı bile.
Her.zamanki gibi Alman usûlüyle civardaki dönerciden adam başına
bir porsiyon döner, salata ve ayran ısmarladılar;
Ev sahibi Cavidan hanım kakaolu kek yapmıştı.Yediler, içtiler,
konken oynadılar, biraz da Allah affetsin!
Dedikodu yaptılar. Yapmasalar olmazdı;dayanılır gibi değildi.
Falan hanımın mütayitlik yapan beyi, üzerine ikinci hanım almış.
Ben bu kadınla aynı evde oturmam; defolsun gitsin
evimden" diye kocasıyla kavga etmişti;bütün mahalle şahitti.
Rezalet olmuştu.
Bu erkeklere güven olmuyordu; biraz eli para tutan hemen
evini,arabasını, hanımını yedeklemeye bakıyordu.Dikkatli
olmak lazımdı...
-Bir imam nikahı kıyınca hemen ikinciyi alabilirim sanıyorlar,
diye öfkeyle homurdandılar, sonra her biri teker teker kendi
eşlerinin ne kadar halim-selim, ne kadar uyumlu, ne kadar
sevecen ve şefkat dolu, ne kadar kendilerine bağlı ve itaatkâr
olduğunu hatırlayıp rahatladılar; bu hususta konuşmak arzularını,
"Ayolnazar değer!" endişesiyle bastırıp filancaların sünnet
düğününde takılan takılar, felan dizide falanca karakterin
aslında nasıl bir insan olduğu gibi konulardan bahsederlerken...
Derken Muhmûre'nin içine kor gibi bir şey düştü;bir fikir, bir
endişe, bir şey...
Balkon kapısını kapattığından emindi; peki balkona açılan
pencereyi de kapatmış mıydı? O pencere açık kalmışsa, kapıyı
kapatmanın bir anlamı kalmayacaktı çünkü.Ev dördüncü kattaydı
ama olsun;şimdiki hırsızlar "çita maymunu" gibi evlerin yüzünü
tırmanabiliyormuşlar...
Saatine baktı, henüz erkendi fakat bir mazeret uydurup
çantasını kavradı. Herkesle alelacele teker teker öpüşüp
gün parasını da teslim ettikten sonra sokağa çıktı.
Geçen ilk taksiyi çevirdi, o telâş ile manavın önünden
geçerken tarttırdığı incirleri almayı bile unuttu;
Halbuki incirler dolapta buz gibi,kütür kütür olmuşlardı.
Eve yaklaşırken apartmanı dışardan gözüyle kontrolden geçirdi.
Sıradışı bir şey görünmüyordu.
Kapıyı açarken "Bizim bey erkenden mi geldi acaba?"diye bir
hisse kapıldı; çünkü giderken üç defa çevirdiği kilitler, şimdi bir
çevirmede açılıvermişti, "Hayırdır inşallah"dedi içinden.
İçeri girdi, ayakkabısını çıkarırken salonda namaza duran karaltıyı
farketti birden...Korkmak aklına bile gelmedi, sadece merak,
dehşetli bir merak...
Daha önce görmüşlüğü yok; esmerce, başı namaz
örtüsüyle örtülü orta yaşlı bir hanım,seccadelerin
yerini bilmediği için halının üstüne duruvermiş.
Kıbleyi de tam tutturamamış. Kimdir bu yahu,kocasının
köydeki akrabalarından biri mi,kızının tanıdıklarından mı,
eski temizlikçilerden biri olmasın?
Evde başka kimse var mı diye öteki odaları hızla
olanıyor; kimse yok. Yüreği kalkıyor; yumruk gibi bir
şey mide boşluğundan göğsüne doğru yükselip tıkıyor
sanki orayı. Namaz kılan kadın ise neredeyse tâdil-i
erkânın bütün hususlarına riayet ederek ağır ağır
namazını kılmakta. Acaba bir çay mı koysam diye geçiyor
içinden; biraz sonra selam verecek nasıl olsa...
Selam veriyor;önce sağa sonra sola. Sonra iki elini açıp
kısa bir dua ediyor, elini yüzüne sürüyor.Gözgöze geliyorlar.
-Allah kabul etsin; hoşgeldiniz, kusura bakmayın tanıyamadım
sizi? Namaz kılan kadın mahcup bir tavır takınıyor,
"Bilmem ki nasıl söylesem" dolaylarında bir ifâde ile konuşuyor,
-Ben sizin bilginiz var zannediyordum; bana öyle söylemişti
çünkü. Haberiniz olmadığını bilsem önceden telefon ederdim.
Hani yarın gelir yerleşirsin deyince,ben de sizin bilginiz
vardır diye...
-Kimsiniz ayol, neden bahsediyorsunuz siz, içeriye nasıl
girdiniz sahi?
-Anahtarı o verdi, sizin haberiniz olduğunu söyledi;kendisiyle
durumu izah ettim, rızasını aldım diye anlattı bana.
Yoksa gelir miydim böyle. Çok özür dilerim,ben...
-Kim verdi anahtarı, kimden bahsediyorsunuz?
-Necmettin, yani Necmettin Bey...
-Necmettin mi; size anahtar mı verdi? Bana bir şey söylemedi
ama; ne demek istiyorsun sen kadın?
-Necmettin Bey bana üç ay evvel nikah kıydı;beraber yaşıyoruz,
bildiğinizi sanıyordum; dün de eve taşınabileceğimi söylemişti.
Birkaç parça eşyamı alıp geldim ben de, işte görüyorsunuz.. .
Kadın artık dinleyemedi, kalbi de ritmini şaşırmıştı zaten.
Sakince koltuğa oturdu,elinibaşına dayadı, adeta fısıldar gibi bir sesle,
-Şimdi pılınızı pırtınızı toplayıp buradan gidin,diye konuştu,
"Gözümün önünden kaybolun;
benim birşeyden aberim yok. Necmettin denilecek adam bana
bundan bahsetmedi. Şimdi buradan gidin ve bilin ki, benim
cenazem çıkmadan siz bu evden bir daha içeriye adım atamazsınız.
Necmettin olacak alçağa gelince, ona da bir çift lâfım var
ama şimdi siz bir an evvel çıkın evimden lütfen, hatta hemen, hemen..."
Ev sahibesinin sinir krizin e girdiğini gören kadıncağız,
hemen kapı dibindeki irice bohçasını sağlamca bağladı;
vestiyerin önündeki ayakkabısını giyip usulca kapıyı çekti.
Yarım dakika sonra apartman kapısından çıkıp köşeyi dönerek
gözden kaybolup gitti.
Kadıncağız öylece oturduğu koltukta kalakaldı nice zaman.
Daha sonra cep telefonundan kocası Necmettin'i aramayı
akıl etti...
Akşam üzeri karakolda, hırsızlık için girdiği evlerde
yakalanacağını anlayınca namaza durup daha sonra
"kuma" rolü oynayan kadın hırsıza dair öteki hikâyeleri de dinlediler.

18 Ocak 2010 Pazartesi

CİN ALİ!...

Bir gün Cin Ali, bayan

öğretmenine giderek dersten sonra kendisiyle görüşmek
istediğini söyledi. Öğretmen kabul etti ve sordu:
-Sorun nedir Ali ?
-Ben bu sınıfın
düzeyine göre fazla zekiyim. Bir üst sınıfa geçmek istiyorum.

İstek konusunda bilgi verilen
Müdür Cin Ali'ye bunun için bir testten geçmeyi
isteyip istemediğini sordu.
Cin Ali
tereddütsüz kabul etti ve test başladı.
-Söyle bakalım
Ali: 3X4
-Oniki
-Peki
6X6
-Otuzaltı Müdür bey
-Japonya'nın başkenti
-Tokyo
Ve test bir saat sürdü, Cin Ali hiç hata yapmadı. Test sonunda
Ali'nin öğretmeni de soru sormak istedi.
Ali ve Müdür bu isteği kabul ettiler.
Öğretmen sorulara başladı:
-İneklerde dört
tane, ben de iki tane olan nedir ?
-Bacaklar öğretmenim!
-Doğru! Peki;
senin pantalonunun içinde olup, benim pantalonumun içinde
olmayan nedir ?
Müdür bu soruya çok şaşırır...
- Cepler öğretmenim.
-Kadınların tüylerinin en kıvırcık olduğu yer neresidir?.
Velet tereddütsüz yanıt verdi:
-Afrika'dır
öğretmenim.
-Yumuşak olup,kadınların ellerinde sertleşen nedir?
Müdür gözleri faltaşı gibi açılmış tam konuşacakken Ali yanıtladı:
-Tırnak cilası.
-Peki... bekâr bir kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir?
kadına göre evli kadında daha geniş olan nedir
Müdür kulaklarına inanamıyordu...
-Yatak öğretmenim.

-Vücudumun en nemli yeri neresidir ?
-Dil öğretmenim.
Nefes nefese kalan Müdür testi bitirmeye karar verdi ve:
- Değil bir üst sınıfa, ben bunu doğrudan üniversiteye göndereceğim
Çünkü ben bütün sorulara yanlış cevap verdim !!!
KISSADAN HİSSE:
İnsanların ahlakları yaşlandıkça bozulur!!!...:))
yaşlanacaklar iyi düşünsün ; benim yaşlanmaya hiiiç niyetim yok.

iyi günler sevgiyle kalın,

14 Ocak 2010 Perşembe

HER ŞEY DEĞİŞTİ,DEĞİŞİYOR,DEĞİŞECEK!...

Emekçi eskiden köleydi,sonradan sonraya işçilerdi.

Toplumlar kabileydi;halklaştı,uluslaştı.
Yönetimlerin başı gökteydi,ayaklar yere değdi,demokratlaştı.
Evler sazdı,topraktı,ağaçtı,taştı;betonlaştı.
Arabayı insan çekerdi;çekici at oldu,sonra motorlaştı.
Yerleşim birimi köydü; kentleşti,metropolleşti.
Silahlarımız sopaydı;oklaştı,tüfekleşti,toplaştı,füzeleşti.
İnsan yerde yürürdü;uçaklaştı.
Gemi yelkenliydi;buharlaştı,mazotlaştı,atomlaştı.
Üretim tarımsaldı;makineleşti,sanayileşti,robotlaştı.
Bilim soyuttu,biçimseldi;somutlaştı,deneyselleşti
Sular akar giderdi;barajlaştı,elektrikleşti
Mum ışığında görünürdü aynalar,gazlambasından sonra neonlaştı.
Kadın köle gibiydi,insanlaştı.
Doğa,toplum ve insanın evrimiyle birlikte değişip dönüşeceksin.
Her kim ki dünyayı değişmez sanır,aklı ortaçağın karanlıklarına
takılıp kalmıştır;değişmeyi doğal saymayan,mutsuzluğun en siyah
çukuruna yuvarlanır.
Değişeceksin!..


Not:
Bu yazı İlhan Selçuk'un Japon Gülü kitabından alıntılandı.
Yazarımıza teşekkür eder, acil şifalar temenni ederim.

5 Ocak 2010 Salı

Sorma Hocam

Bana sual sorma,cevap müşküldür,
Her sırrı ben sana açamam hocam.
Hakkın hazinesi darı değildir,
Cami avlusunda saçamam hocam.

Kayd-i âhiretle düşmem mihnete,
Ben burda memurum şimdi hizmete,
Hayvan otlatırken gidip cennete,
Sana hülle donu biçemem hocam.

Miracı anlatma,eşek değilim,
Bildiğin kadar da melek değilim,
Günahkâr insanım,ördek değilim,
Bu ağır gövdeyle uçamam hocam.

Halka korku verme velvele salıp,
Dünya ve âhiret bu köhne kalıp,
Ben softa değilim cüppemi alıp,
İmaret imaret göçemem hocam.

Ölümden ürker mi tez ölen kimse?
Çoktan mazhar oldum ben hak nefese,
Bu demi sürerken ecel gelirse,
İşimi bırakıp kaçamam hocam.

Şarabı men etme,o değil hüner,
Aşıkım bâdesiz pek başım döner,
Gönlümde muhabbet ateşi söner,
Özrüm var,sade su içemem hocam.

Nâr-ı cehennemi önüme serme,
Günahımı döküp kaygılar verme,
Kitapta yerini bana gösterme,
Ben pek o yazıyı seçemem hocam.

Feylesof Rıza'yım dinsiz anlama,
Dini ben öğrettim kendi babama,
Her ipte oynadım cambazım amma,
Sırat köprüsünden geçemem hocam.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

http://www.antoloji.com/
Adlı siteden alıntılanmıştır.

1 Ocak 2010 Cuma

Araştırmaya değer bir yazı……….

>"Iyi günler size önemli bir konuda yazacagim... Ben Beritanli

Asiretine

>mensup bir gencim... Biz tam bir konar göçer Türkmen yörük

asiretiyiz.. .

>her yönümüz yörük kültürüdür... bizlere dedemin de anlattigi

gibi

yillardir

>batili istihbarat örgütlerinin diger türkmen asiretlerine de

yaptigi gibi

>kürtlük propagandasi sonucunda insanlarimizin önemli bir kismi

kendini

>Türkten ayri birsey zannetmektedir. .. ayni sey Karakeçili

Türkmenlerine

de

>yapilmistir fakat insanlar tarihini arastirdikça Türklük gerçegi

ile

>karsilasmistir. .. suan 3 arkadasiz... birimiz Karakeçili birimiz

Badilli

>yani Begdili Türkmeni bende beritan Türkmeniyim.. .

>Karakeçili arkadasim sirf bunun için Kyrykkale'ye ve Kütahya'ya

gitti ve

>oradaki Karakeçililerle her seylerinin ayni oldugunu ve dokuduklari

>kilimlerin motiflerinin bile ayni oldugunu gördü...

>Söylenenlerin propaganda degil koskoca bir gerçek oldugunu

gördü...

>Arastirdi ve Kayi boyuna mensup olduklarini ve Osmanlinin kurulusunda

var

>olduklarini gördü... Ve gözümüzün önünde Türkçeden baska

bir dil

>konusmayacagina yemin etti... Badilli

>arkadasim Türk oldugunun zaten farkindaydi ama arastirmamisti. ..

>Arastirdiginda 24 Oguz boyunun oldugu ve onlarinda Begdili boyunun ta

>kendisi oldugu gerçegini gördü... Akrabalarinin soyadlarinin

Beydili

>Beydilli Baydilli Baydil ve Badilli oldugunu

>zaten biliyordu... Bir an dogunun üzerinde nasil bir oyun

oynandigini

>konusmaya basladik... Türk olmamiza ragmen nasil Türkten ayri bir sey

>zannettirdiler bize diye düsündük... Ve o gün bizlerde

Türkçeden baska bir

>dil konusmamaya yemin ettik... Ve harıl

>harıl Türk tarihi okumaya basladik... Kürt sözünün tarihte ilk

defa Orta

>Asya'da Eleges yazitlarinda geçtigini ögrendik.. Alp Urungu Begleri

idi ve

>öz be öz Türk idi... sonra düsündük Kürt ne demekti... Ilk

defa farkettik

ki

>konustugumuz Kürtçe dedigimiz dilde Kürt diye bir kelime yoktu...

Bunu

neden

>daha önce düsünmedigimize yandik.. Anlastigimiz dil ise Türkçe .

Ben

Zazaca

>konusuyorum hiç anlamiyolar. .. Onlar Kürtçe konusuyolar ben

anlamiyorum.

...

>Anlastigimiz dil tabii ki Türkçe... Beritan sözünü arastirdim

tamamen

>Türkçe bir kelime.... Göçer göçebe anlaminda...

>Yörükleri arastirdim. Her seyimiz ayni... Çok yasli dedelerimize

danistim,

>çok önceleri yalnizca Türkçe konustugumuzu söyledi... Anladik ki

bizler öz

>be öz Türküz... simdi ise yeminimizde oldugu gibi Türkçeden

baska bir dil

>konusmuyoruz. ..

>Vatanimiza sımsıkı baglandik milli kimlige sımsıkı baglandık...

Bekliyoruz

>ki vatansever gazeteciler üniversite hocalari bu konuyu ele

alsinlar...

Biz

>insanlarimizi uyariyoruz.. . Ve inanin insanlarimiz Türk olduklarini

duymak

>istiyorlar.. . Koskoca Avsar boyunu Kürt yaptilar... Ama onlar bunu

>yemiyorlar artik gençleri arastiriyorlar Avsarlarin Oguz Türkünün

genis

bir

>boyu oldugunu ögreniyorlar. .

>Sizleri gazetecilige davet ediyorum... neden gidip Türkan asiretinin

>üyeleriyle yaslilari ile röportaj yapmiyorsunuz neden kendine Kürt

>denmesinden hoslanmayan zaza dedeleriyle röportaj yapmiyorsunuz. .

>Neden Karakeçili Türkmenleriyle röportajlar yapmiyorsunuz. .

Neden Kürt

>sözünün Türkçe oldugunu ve ilk defa Türk yazitlarinda

geçtigini

>söylemiyorsunuz. ... Neden Hakkari'ye adini veren Türk asiretinden

Saka

>Türklerinden Akari asiretiyle konusmuyorsunuz. . Neden Gur

Türklerinin

>Asireti olan Guran Türklerini üniversite hocalarindan

dinlemiyorsunuz. ..

>Fatihin hocasi Molla Gurani'nin

>asiretinin neden kendini Türk saymadigini arastirmiyorsunuz. ..

Neden ayni

>asiretin Azerbaycan'daki kolu kendini Türk biliyorda Kürtçe tek

kelime

>bilmiyorda Türkiye'deki kolu kendini Türkten ayri bir sey

saniyor...

>Arastirmak bir vatan görevidir.... Haksizlik karsisinda susan dilsiz

>seytandir demis Peygamberimiz. ..Bu arastirmalar terörü bitirir...

Çünkü

>hepsi öz be öz Türk..

>Kaynak bir sürü... Korktugunuzu aklima bile getirmek istemiyorum

Inanmiyorum

>da....

>Allah askina arastirmaya degmez mi?....

>Devletin dikkatini neden bu noktaya çekmiyorsunuz. ..lütfen.

>Ben üzerime düşeni yapmaya çalişacagim.. Şimdi bu yazıyı karalamak

>isteyenler saldıracaklardır ama böyle yürekli çıkışların,

ülkemize göz

>dikenlere en geçerli gözdaüi oldugunu düşünüyorum..

>Iste budur..

>Ne Mutlu Türküm demenin bir önemli yolu da budur..

Behiç Kiliç
Yukarıda okuduğunuz yazı E-Posta kanalıyla Nihat Sakarya tarafından iletildi.Sayın behiç Kılıç kaleme almış ve yayınlamış kendisine ayrıca teşekkür ederim.
http://www.nepisirsem.com/resimliyemektarifi.aspx?yemekid=6