31 Aralık 2009 Perşembe

YENİ YIL!...


Posted by Picasa
Tüm arkadaşlarımın,dost ve yakınlarımın 2010 yılını kutlar tüm insanlığa mutluluklar getirmesini temenni ediyorum.
Turgut İbiş
Emekli öğretmen

Yılın şeyleri…

TRT Şeş: Yılın kanalı.
Kriz teğet geçiyor: Yılın yalanı.
Bilumum kamu ihaleleri: Yılın talanı.
Açılım: Yılın sanalı.
Türkan Saylan: Yılın kaybı.
Bilge köyünde çoluk - çocuk 44 kişinin katledilmesi: Yılın ayıbı.
Nefes: Yılın filmi.
TÜBİTAK’ın “Darwin sansürü”: Yılın ilmi.
Domuz gribi: Yılın illeti.
Habur’daki görüntüler: Yılın zilleti.
60 yıldır hırsızlarına aşık millet: Yılın milleti.
Kurban Bayramı’ndaki kanlı manzaralar: Yılın yüz karası.
Taş atan çocuklar: Yılın yürek yarası.
Dumansız hava sahası: Yılın umut vereni.
Emine Ayna: Yılın sinir gereni.
Tekel işçileri: Yılın eylemcisi.
Cüppeli Ahmet Hoca: Yılın eğlencesi.
AKP’nin “Genç Siğilleri”, pardon “Genç Sivilleri”: Yılın demokratı.
Pisuvarcı Ordu Valisi: Yılın bürokratı.
RTE: Yılın otokratı.
Sincan Hâkimi Osman Kaçmaz: Yılın hukukçusu.
“Pasif laiklik” önerisinin sahibi Prof.: Yılın gugukçusu.
Düm tek: Yılın hit’i.
TBMM: (Bu yıl da) Yılın KİT’i.
Bayram Meral’i ısıran köpek: Yılın iti.
Elektriğe, doğalgaza, iğneye, ipliğe yapılan zamlar: Yılın kazığı.
Simit: Yılın azığı.
Hüsamettin Cindoruk: Yılın iyi sağcısı.
Erdoğan için “Civanım delikanlı” diyen Bülent Arınç: Yılın yağcısı.
Şehitlerimiz: Yılın acısı.
Onca iş arasında hacca giden İçişleri Bakanı Beşir Atalay: Yılın hacısı.
Habur’daki malum olay: Yılın karşılaması.
Habur’daki çadır mahkemesi: Yılın yargılaması.
Münevver Karabulut: Yılın maktulü.
Yalaka yazarlar: Yılın makbulü.
Suçlarını bilmeden Silivri’de yatanlar: Yılın mağduru.
Hak, hukuk, demokrasi, insan hakları, işçi, köylü, memur, emekli, esnaf: Yılın mağlubu.
Yılmaz Özdil: Yılın yazarı.
RTE’nin Meclis Başkanı M.A.Ş’ye ikide bir attığı fırçalar: Yılın azarı.
Doğan Yayın Holding’e kesilen: Yılın cezası.
TRT’nin programları: Yılın ezası.
“Van minuts! Daha da gelmem Davos’a”: Yılın sözü.
Faşizme biraz daha yaklaştık: Yılın özü
  Melih Aşık Açık Pencere
m.asik@milliyet.com.tr

21 Aralık 2009 Pazartesi

Şiddetin Dili...

ERDAL ATABEK



İşçiler eylem mi yapıyor?
Biber gazı.
Öğrenciler protesto mu ediyor?
Vur copu.
Eczacılar kepenk mi kapatıyor?
Yırt at antlaşmayı.
İşçi iş mi bırakmış?
Yallah kapı dışarı.
Şikâyet mi ediyor?
Terbiyesizlik etme.
Sesini mi yükseltmiş?
Artistlik yapma.
Ayağa mı kalkmış?
Otur yerine.
Oturmuyor mu?
Şimdi oturturum ha!
Gene mi oturmuyor?
Sen mi oturtacaksın,ben mi
oturtayım?
Babadan çocuğa
Sus bakayım!
Aklının ermediği şeye
karışma!
Müdürden öğrenciye
Pat pat.
Çıt çıkarana.
Çat çat.
Yazıp durana.
Kalemini kırarım!
Eleştirene
Senin geçmişini bilirim.
Konuşsana
Dilini kesmeli senin.
Parmak kaldırana
Kırarım kolunu ha!
Dil çıkarana
Koparırım dilini.
Başkaldırana
Kırın kafasını şunun.
Öyle bakıp durana
Oyarım gözünü.
Daha da bakana
Oyarım ha!
Düğünde sevinince
Bam bam bam
Maç kazanınca
Tak tak tak.
Üzülünce
Küt küt küt.
Trafikte sollayana
İn aşağı da boyunu görelim.
Yolunda gidene
Sağa çek sağa.
Işıkta durana
Ne durun dümbük?
Bakıp şaşana
Tanıdın mı babalık?
Bakmayıp geçene
Beni tanıdın mı beni?
Önde yürüyene
Patlatırım enseni.
Arkadan gelene
Basarım tekmeyi.
At dışarı
Tık içeri
Kes sesini
Astığım astık
Kestiğim kestiktir
Arkadaş


Önemli Not:
BARIŞ VE DEMOKRASİ İÇİN
ÇALIŞIYORUZ!..
-----------------------------------------
erdalatak@gmail.com


Yukarıda okuduğunuz satırlar aynen ülkemizin
gündemidir.Sayın hocam ne güzel özetlemiş.
Affına sığınarak sayfama aldım kendisine
teşekkür ederim.

15 Aralık 2009 Salı

Anlamlı bir fıkra.

Bu fıkra Sayın Mustafa Günaydın tarafından E-Posta kanalıyla gönderildi. Teşekkür ederim.
Cem BOYNER aşağıdaki fıkrayı tüm çalışanlarına göndermiş..


Doğu illerindeki bir ağanın en büyük zevki, kar üzerine çişiyle imzasını atmakmış.

Bu nedenle kar yağmaya başladığı andan itibaren köyde hayvanlar dahil hiç kimse sokağa çıkamazmış.

Kar biraz kalınlaşınca, ağa sırtına kürkünü giyer ve köy meydanına gelirmiş. Yanında da en yakın yardımcısı Haso.

Ağa sırtını köye doğru döner sonra sorarmış:

- 'Ula Hasso, ahali bakiy mi...? '

- Hasso cevap verirmiş:

- 'Evet ağam, hepisi de bir olmuş, pencerelerden bakir.'

Ağa çisiyle karın üzerine imzasını atarmış 'Abdullah Cizrelioglu'.

Sonrada bir nokta koyarmış ve sorarmış:

- 'Hala bakirler mi...? '

-'He ağam, hem bakirler hem de çılgın gibim alkıslirler.'

Her sene ayni tören sürermiş.

Aradan 7 yıl geçmiş.

Ağa yine, kar tuttuktan sonra, çıkmış köy meydanına.

Sormuş Hasso'ya:

- 'Ahali bakir mi...?'

-'He ağam, bakirler, köpekler, kediler bile camdadır.'

Ağa 'Abdullah' diye adini , arkasından 'Cizrelioglu'

diye soyadını yazmaya başlamış ki;

kalakalmış, çünkü yaş gereği prostat....!

- Halka rezil olmak var.

Alçak sesle Hasso'ya sormuş:

- 'Bakirler mi...?'

- 'He ağam, bakirler de, sen ne diye durdin öyle.....? '

Ağa çaresiz:

- 'Ula gel yanıma, arkanı dön ahaliye, tamamla şunu.' diye emretmis.

Hasso bir an durmuş, sonra çişini yapmaya hazırlanmış ve ağanın

kulağına eğilip :

- 'Ağam' demiş, 'Kırk yıldır kafama vurdin, salak dedin, sırtıma

vurdin aptal dedin. ha bu kulun okumayi yazmayi sökemedi ki, hele

bi ucuni tut da yazının devamını sen yaz.' ...



BİRLİKTE ÇALIŞTIKLARINIZI EĞİTMEZSENIZ .... TUTACAĞINIZ GÜN YAKINDIR!!!

14 Aralık 2009 Pazartesi

ATATÜRK'DEN BİR ANI.

Prof. Yurdakul Yurdakul' dan;


Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla
Ulus'a geçiyorduk.
O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi
isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir
halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde,
hele Ankarada böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu
halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.
Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam
diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı
çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;
-Paşam, bu halı bir müşterimin.Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için
bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok dedi.
Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı
sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı
ezile büzüle;
-Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler,
müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim dedi.
Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;
-Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu
öğrenmek isteriz dediler.
Kitapçı;
-Paşam 40 lira istemişlerdi
deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Atatürk halı sahibini iyice
merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;
-Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam dedi.
Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili
olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert,
gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş
sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi.
Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40
lira bırakma mı emretti.
Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.
Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;
-Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama,
kapısını kimseye kapamıyor
diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;
-Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin
evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir
kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.
Dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.
Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu
kapısında karşıladı.
Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu.
Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.
Abdülhalim Efendi;
-Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade
ederseniz, arabanıza koyduralım. Dedi.
Atatürk de;
-Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve
içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.
Diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.
Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi
kapıya kadar uğurlayarak;
-Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı.....
derken Atatürk sözünü keserek mütebessim,
-Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu
burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.
Diyerek veda edip ayrıldılar.
Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli
etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı
almamışlardı.
Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin,
en az bu nitelikleri kadar
Büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra Onun, gerçek dindar ve
üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermek
bakımından da ayrı bir önem taşıyor.
Ayrıca; Herkese açık sofrasını sürdürebilmek için halısını satan bir
tarikat ehlinin, dini siyasete alet ederek para, mevki ve güce
ulaşan, yurt içinde ve dışında saf ve eğitimsiz vatandaşları
sömürerek trilyonluk mal varlıklarının sahibi olup sefa süren günümüz
din ve tarikat bezirganlarından farklılığını da ortaya koyuyor.
Tabi anlayana ve anlamaktan yana nasibi olanlara !

(1)Atatürkten Hiç Yayınlanmamış Anılar

-Prof.Yurdakul Yurdakul
NOT: Bu anı yazısı Nihat Sakarya tarafından E-Posta kanalıyla bana ulaştırıldı.Kendisine teşekkür ederim.

12 Aralık 2009 Cumartesi

ZOR SORULAR . . . .

Hangi

Kürt kardeşimiz mimar, mühendis olmak
istedi de, onlar teknik
üniversiteye sokulmadı?
Hangi
Kürt kardeşimiz ülkenin
herhangi bir yerinde mağaza, dükkan, kebapçı açtı da
ona izin verilmedi?
Hangi
Kürt kardeşimiz
şarkı-türkü okuyup kaset çıkartıp film yaptı da
onun önü kesildi?
Hangi
Kürt kardeşimiz
Akdeniz'de, Ege'de 5 yıldızlı otel-motel
yapmak istedi de ona
Teşvik verilmedi ?
Hangi
Kürt kardeşimiz banka
kurmak istedi de ona izin verilmedi?
Hangi
Kürt kardeşimiz
herhangi bir partiden milletvekili adayı oldu da ona
seçilme imkanı tanınmadı?
Hangi
Kürt kardeşimiz
turizm-seyahat acentaları kurdu da ona ruhsat
verilmedi?
Hangi
Kürt kardeşimiz
askerliği tercih etti de Ordu'da yükselmesinin
önü kesildi?
Hangi
Kürt kardeşimiz
geçmişte senato başkanı oldu da ona itiraz eden
oldu?
Hangi
Kürt kardeşimizin bu
ülkeye cumhurbaşkanı olmasının önü
kesik?
Hangi
Kürt kardeşimizin
Türkiye 1. Ligi'nde futbol oynamasının önünde
engel var?
Hangi
Kürt kardeşimize kredi
verilmedi, hangisine doktor bakmadı, hangisine mektep
kapısı kapatıldı?
Hangi
Kürt kardeşimize bu
ülkenin İstanbul'unun, Ankara'sının,
Antalya'sının,
Mersin'inin, İzmir'inin kapıları
kapalı?
Hangi
Kürt kardeşimize
yurtdışına çıkmak istediğinde pasaport
verilmiyor?
Ama o
Kürt kardeşlerin
yaşadığı yerlerde, 25 yıldır gelene kurşun
sıkıldı, gidene kurşun sıkıldı...
KİM HASMANE OLDU?
Henüz 3
aylık asker olana da mermi
yağdırıldı, terhisine 2 ay kalana da kurşun
yağdırıldı...
Mayınlı tuzaklar ne kol
bıraktı ne bacak!
Yüzlerce iş makinesine benzin
dökülüp yakıldı, binalar kundaklandı, mektepler
öğretmenleriyle bombalandı...
Fırsat
geldiğinde tek asker
de katledildi, 30 asker de kurşuna
dizildi...
Yine de
şehit ve gazi
anneleri bağırlarına taş bastılar, kan davası
gütmediler.
Türkiye'nin hiçbir
köyünde kasabasında Kürt kardeşlerimize karşı
hasmane bir tutum ve davranış
içine girmediler.
Bütün
bunlar bir açılım değilse
ne?
Birileri
bize bunun dışındaki
açılımın ne olduğunu arı, net, duru, temiz
biçimde anlatsa da bilsek!
Bilelim... Çünkü Türk
vatandaşı zaten bağrını, gönlünü açmamış mı bu
ülkede yaşayan herkese?
Daha
başka açılım ne ola ki?__._,_.___

10 Aralık 2009 Perşembe

Hayatın Her Anında Bir Matematik / Mantık Gizlidir……

BİLSEK TE…. BİLMESEK TE…..



AŞK ARİTMETİĞİ


AKILLI ADAM + AKILLI KADIN = AŞK
AKILLI ADAM + APTAL KADIN = İLİŞKİ
APTAL ADAM + AKILLI KADIN = EVLİLİK
APTAL ADAM + APTAL KADIN = HAMİLELİK


ALIŞVERİŞ ARİTMETİĞİ
Bir erkek kendisine gerekli ürünü almak için,
1 TL’lık ürüne 2 TL öder.
Bir kadın kendisine gerekmeyen ürünü almak için,
2 TL’lik ürüne 1 TL öder…


EVRENSEL GEÇERLİ YASALAR 1.
Bir kadının gelecek endişesi evlenene kadar sürer….
Bir erkeğin gelecek endişesi evlenince başlar….


EVRENSEL GEÇERLİ YASALAR 2.
Başarılı bir erkek,
eşinin harcayabileceğinden fazla geliri olandır.
Başarılı bir kadın ,
Böyle bir erkeği evliliğe ikna edebilendir….


MUTLULUK TEOREMİ
Bir erkekle mutlu olabilmek için ,
Onu çok iyi anlamak ve az sevmek gerekir….
Bir kadınla mutlu olabilmek için ,
Onu çok sevmek ve anlamaya çalışmamak gerekir.….


UZUN YAŞAM HİPOaaaİ
Evli erkekler,
Bekar erkeklerden daha uzun yaşarlar….
Ama daha erken ölmek isterler…..


DEĞİŞİM ORANLARI
Bir kadın kocasının değişeceği inancıyla evlenir,
Ama erkek değişmez…………
Bir erkek karısının değişmeyeceği inancıyla evlenir,
Ama kadın çok değişir. ( genelde enine olarak)


TARTIŞMA MANTIĞI
Kadın bir tartışmada her zaman son sözü söyler….
Bundan sonra erkeğin söyleyeceği ilk söz,
yeni tartışma konusu olacaktır.


GÜNÜN ÖĞRETİSİ…..


“ EVLEN ARTIK ” vıdı vıdısı nasıl kesilir…….
Her düğünde yanınıza gelip sizi mıncıklayarak,
“ hadi bakalım , artık sıra sende” diyen yaşlı akrabalara,
cenazelerde aynısını yaparsanız,
Bir daha evlilik lafını ağızlarına almayacaklar...........

8 Aralık 2009 Salı

YOL HARİTASI

Yılmaz ÖZDİL
8 Aralık 2009


yozdil@hurriyet.com.tr

“Tarihi fırsat var...”
Hayırdır inşallah?
“Analar ağlamasın...”
İnşallah.
“Açılım başlatıyoruz...”
Bismillah.
“Bedeli ne olursa olsunnn...”
Ya Allah!
“Altından kalkabilecek misin...”
Evelallah.
“PKK’lılar geldi, havai fişek filan...”
Maşallah.
“Avrupa’dakiler de gelsin...”
Allah Allah Allah...
“Avrupa’dakileri sokmayın içeri...”
Allah Allah?
“Apo paşa olsun...”
Hasbinallah.
“Apo odasını beğenmedi...”
Fesüphanallah.
“Her tarafa molotof atıyorlar...”
İllallah.
“Bölünüyor muyuz nedir...”
Maazallah.
“Başbakan Obama’ya gidiyor...”
Eyvallah.

*

sarpa sardı, açılım maçılım derken galiba DTP kapatılacak...”
Hay Allah!

*

Ve, kaçınılmaz olarak Tokat...
Allah rahmet eylesin.
Amin.
Yukarıdaki yazıyı Hürriyet Gazetesi yazarı sayın Yılmaz Özdil'in köşesinden alıntıladım.
Böyle ibretlik yazı yazan gazetecilerimiz ne yazık ki parmakla gösterilecek kadar az kaldı.
Günümüzde ne yazık ki özgürlük ,demokrasi adına cinayetler işleniyor bunlara da açılım diyorlar.Açılım nere biz nere ,ne oldu yani?.Herkes özgürce fikrini yayabiliyor mu?
Herkes özgürce birbirleriyle haberleşebiliyor mu?Her vatandaş ,Atasına ülkesine ,milletine  sahip çıkabiliyor mu?Çıkıyor diyorsanız yanılıyorsunuz zira karşı çıkanların hepsi ceza evinde.Koparılan yaygara türbana serbestlik,PKK liderine özgürlük,imamhatip okullarına ayrıcalık içindir.Karşı gelenler ulusalcı yada demokrasi düşmanı gibi lanse edilmektedirler.Epeyce de köşe yazarları ve ünüversite hocası akademisyen taraftarları var.Her televizyon açışımda bunların birkaçını görmezsem uykum kaçıyor.Aldıkları dolarlar karşılığı yazan ve konuşan bu zatları kime şikâyet edeceğimi bilmiyorum.En iyisi bu sayfayı ziyaret edenlerin haberi olsun.
Açlık ve sefaletin,işsizliğin,eşitsizliğin,terörün,yoksulluğun feodal yapının,ekonomik krizin olduğu yerde açılım beklemek biraz saflık oluyor gibi geliyor bana.Birileri Türk Milleti ile gırgır geçiyor.

Türban Kırgızistan'da yasaklandı...



Yorum yok.....

Kırgızistan hükümeti önceki gün özel bir kararname çıkartarak, cumhuriyet çapında okullar dahil tüm devlet dairelerinde kadınların türban kullanmasını yasakladı.


Kırgızistan Eğitim Bakanı Damira Kudaybergenova:


"Kırgızistan medeni bir ülke. Dış merkezli radikal dini örgütler tarafından çocuklarımız üzerine yoğun baskı yapılmakta. Çocuklarımız çağdaş eğitimle türban arasında seçime zorlanmakta. Bizim ülkemiz için yaptığımız seçim ortadadır. Biz çağdaş eğitimi seçiyoruz" dedi.


Diğer eski Sovyet Cumhuriyetlerinde olduğu gibi Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı "öğretmen" vardı, hepsinin diplomatik pasaportu vardı. Bu "öğretmenler' Kırgızistan'da "F-tipi" diye bilinen Fethullah okullarında çalışıyorlardı. Fethullah okulları kapatıldı. Bu casus öğretmenler sınır dışı edildi. Sonra Amerikan üssü kapatıldı. Ardından bu kabil uygulamaların geleceği bekleniyordu. Amerika'nın Kırgızistan'da sahneye koyduğu Turuncu Devrim, tıpkı bir bumerang ters tepti, döndü Amerika'yı vurdu.


Bir zamanlar Türkiye Cumhuriyeti' ni örnek alanlar, aradan geçen süreçte, örnek alınacak konuma geldiler…




"Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan,


halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur."


Mustafa Kemal Atatürk

5 Aralık 2009 Cumartesi

Aziz Nesin'e yaraşır bir anekdot !...

1934 yılında soyadı kanunu çıktı, her Türk kendine bir soyadı alacaktı.

Herkes kendi soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı... Dünyanın en cimrileri 'eli açık', dünyanın en korkakları ' yürekli', dünyanın en tembelleri 'çalışkan' gibi soyadları aldılar. Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine 'çevikel' soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı.
Her türlü yağmada hep so na kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım. Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime 'nesin' soyadını aldım. Herkes 'nesin' diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.

Aziz Nesin

29 Kasım 2009 Pazar

kızıl derili vasiyeti

1957 yılında Amerika'nın güneyine araştırma
yapmak üzere üs kuran Nasa 'yı birgün küçük bir
kızılderili çoçuk farkeder ve koşa koşa epeyce
uzakta bulunan kamplarına gidip
Büyükbabasına haber verir.

-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş,
aşağıdaki vadide gördüm...
Çok kalabalıklar ve birşeyler yapıyorlar.

Yaşlı kızılderili homurdanmaya başlar,
belli ki epeyce sinirlenmiştir.

-Onlarla konuştun mu?

-Hayır, beni görmediler. Ben büyük
tepenin üzerinden onları izledim.

-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne
aradıklarını sor.

Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur.
Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin
yanına gidip;

-Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar

Beyaz adamlardan birkaçı küçük kızılderilinin
basını okşarlarlar, ona gülümserler ve;

-Hani geceleri gökyüzünde parlayan birşey var ya,
biz buradan onu seyrediyoruz.

-Ay'ımı?! peki ama neden?

Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine
gülümseyerek yanıtlarlar.

-İleride... çok yıllar sonra buradan oraya
insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat
kurabilmek için... Anladın mı?

Küçük kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak
"Anladım" der ve koşa koşa uzaklaşır.

Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde
konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının
yanına gider ve kendisine söylenenleri
bir bir anlatır. Yaşlı kızılderili torununun
anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir,
bağırıp çağırmaya başlar.
Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır ,
hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve
kendi lisanınca yazdığı
not u torununa uzatarak der ki;

-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;
" Bunu büyükbabam gönderdi... Oraya, yani ay a
gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz"

Küçük kızılderili kendisine söyleneni
aynen yapar. Üs deki beyaz adamlardan birine
notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de
iletir ve yine koşaradım uzaklaşır.

Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deri
parçasına bakıp, bakıp saatlerce gülerler.
Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı
kızılderilinin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl
bir mesaj iletmek istedigini merak etmeye başlarlar.
Bu merak günden güne öylesine büyür ki,
bir tercüman çağırmaya karar verirler.

Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve
merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler
hala ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve
ağlamaya başlar. Herkez şaşkındır, gülüşmeler yerini
iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman yaşlı
gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki;

-Not aynen şöyle;
"Bu adamlara dikkat edin,
elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!"


"Gericilere hoşgörü göstermek yüce bir terbiye göstergesi değil, bir
ulusun mutluluğuna, onurununa, namusuna göz dikenlere hoşgörüdür ki,
hiçbir süre, hiçbir kişi buna izin veremez!"

Mustafa Kemal ATATÜRK


--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

28 Kasım 2009 Cumartesi

KURBAN BAYRAMI FIKRASI.


Bir köyde ağa ve çobanı Mehmet varmış, Kurban Bayramı gelmiş. Ağa, Mehmet’e sormuş, “Mehmet, ben bu bayramda koç kestim, sen ne kestin?”

Mehmet cevaplamış:

“Ağam, ben eski çoraplarımı kestim, çocuklara bayramlık çorap yaptım” demiş.

Bir sonraki bayram da ağa, Mehmet’e yine sormuş: “Mehmet ben bu bayram dana kestim, sen ne kestin?”

Mehmet biraz buruk:

“Ağam, ben eski gömleklerimi kestim, çocuklara bayramlık diktim” demiş.

Bir sonraki bayram gelmiş çatmış, ağa yine sormuş Mehmet’e: “Mehmet, ben bu bayramda deve kestim, sen ne kestin?” Mehmet, derince içini çekmiş, “Ağam ben senden umudu kestim” demiş.

27 Kasım 2009 Cuma

Erzurum'dan Bayramlık Fıkralar.

Erzurumlular

Hükümet, Erzurum'a bir yazı göndermiş:
Kışın soğuk geçeceği anlaşılmaktadır...
Kullandığınız yakıtın cinsini, kod numarasını ve stok durumunu acele bildiriniz.
Erzurumlu bir köy muhtarıda hemen Ankara'ya cevap yazmış: 'Yakıtımız pohtir... Kod numarası yohtir. Stokumuz ise çohtir.'
Kadın lafıyla
Erzurum havaalanında yolcular uçağa binmişler.
Kapılar kapanmış ve hostes 'sayın yolcular' demiş:
Lütfen kemerlerinizi bağlayınız. Kimse bağlamamış.
Hostes 'durumu' pilota anlatmış.
Pilot, mikrofonu eline almış:
Hele dadaşlar, kemerlerinizi bağlayın da havalanah.
Herkes bir anda kemerlerini bağlamış.
Hostesin şaşkınlığını gören pilot şöyle demiş:
Erzurumlu, kadın lafıyla iş yapmaz.
Çay destanı
Erzurumlu, Bayburt'a gitmiş, kahveye girmiş:
Hele gardaş bir çay getir de içek. Ve peş peşe 29 bardak çay içmiş.
Bayburtlu sormuş: Abi, daha getirim mi?
Erzurumlu, elini kalbine götürüp, yanıt vermiş:
Yok gardaş. 30 bardak oldu mu çarpıntı yapiy.
Bilgisayar: 'bende diyirem Hee
Erzurum'a bilgisayarın daha yeni yeni gelmeye başladığı zamanlarda
Bir işyerine bilgisayar ve stok programı satılır. Teknik servis elemanı
bilgisayarı işyerine kurduktan sonra stok programının kullanımı ile
ilgili bilgi verir ve ayrılır. Aradan bir iki saat geçer, işyerinden telefon:
Kardeşim sizin anlattığınız gibi yapirem fakat program düzgün çalışmiir.
Teknik servis elemanı sorar: 'Nasıl yapıyorsunuz?'
Senin anlattığın gibi.
'Hata ne?' 'Yazdığım bilgiler kaydetmeme rağmen saklanmir.'
'İşlem basamaklarını tek tek anlatın.' 'Tamam' diyor ve başlıyor anlatmaya.. 'Programı açirem. Malın adı bölümüne adını,adedi bölümüne adedini, birim fiyatını vb. yazirem. Hepsini yazdıktan sonra senin anlattığın gibi kayıt bölümüne basirem. Ekrana bir yazı geliir:
 Kaydetmek ister misiniz?
 E / H yazısı çıkir.
Bende diyirem He.

BAYRAM KUTLAMASI.

Bayramlar, insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının
perçinlendiği günlerdir. Bayramlar, insanların birbirleriyle olan
dargınlıklarını unuttukları, barıştıkları, kardeşçe kucaklaştıkları
günlerdir. Bayramlar,milli ve dini duyguların, inançların, örf ve
adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olma şuurunun
şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir. Hep bir arada, sevgi dolu ve
huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle,
Kurban Bayramınız kutlu olsun!
Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
http://turgutibis.blogspot.com/

25 Kasım 2009 Çarşamba

Paranoya ve aydın koyunlar

KURBAN satışları yapılacak olan arazide bir araya gelen koyunlar hem
otluyor, hem kendi aralarında konuşuyorlarmış.

Birisi şöyle demiş:
"Arkadaşlar, aldığım bir habere göre bu insanlar hepimizi birer birer
kuytu yerlere götürüp keseceklermiş. Derimizden ayakkabı, yünümüzden
kazak, boynuzumuzdan tarak, sütümüzden peynir, ayaklarımızdan paça,
işkembemizden çorba yapacaklarmış."

"Yok canım öyle şey yapmazlar!" demiş aydın koyunlardan biri...
Diğeri devam etmiş:
"Bana da öyle geliyor kardeşim ama aldığım haber böyle. Etlerimizi de
döve döve biftek, bonfile, pirzolaya dönüştürecekler, kalanını kıyma
makinelerinden geçireceklermiş. Anlatılanlar bana da pek mantıklı
gelmedi ama bilmem ki siz ne dersiniz?"

Koyunlar arasında aydın geçinen biri, günlük güneşlik havaya şöyle bir bakmış:
"Yok yaa... İnanma" demiş. "Şu etraftaki güzel insanlardan bu kadar
kötülük beklenir mi? Üstelik de hayvanseverliğin bu kadar geliştiği
bir çağda..."

"Bunu kötü oldukları için değil, inançları gereği yapıyorlarmış. Sevap
işlediklerine inanıyorlarmış bizi keserek... Bir de etlerimizi dağıtıp
bayram ediyorlarmış!"

"Yok canım, yapmazlar. Bütün bunlar ulusalcıların ürettiği komplo
teorisi... Hayvanlarla insanların arasını bozmak için üretiyorlar. Biz
böyle ömür boyu bir arada yaşarız. Bak görmedin mi demin geçen adamı?
Nasıl da sevgiyle başımızı okşadı? İnanma bunlara Allah aşkına...
Paranoyadır bunlar, paranoya!"

"Öyle mi dersin? Dediğin gibi paranoyak mı bu haberi verenler?"
"Tabii... Bırak vesveseyi. Kötü şeyler düşünme. Her şey iyi olacak,
merak etme sen!"

"Ah ne iyi... Meeee... Meeee... Hava çok güzel, yeşil otlar da
nefis... Meee... Meee..."

"Hah işte böyle... At üzerinden paranoyayı, biraz neşeli ol be koçum!"
NOT:YUKARIDA OKUDUĞUNUZ YAZI Hürriyet Gazetesi yazarı Rahmi TURAN'ın
köşesinden alıntılandı.
rturan@hurriyet.com.tr 26 Kasım 2009

24 Kasım 2009 Salı

Öğretmenler günü

Ulu Önder Atatürk'e başöğretmenlik unvanının verildiği 24 Kasım tarihi,
1981 yılından itibaren Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır.
En zor şartlarda bile, ülkemizin her köşesine ulaşarak ışık olan,
fedakarlıkların en büyüğünü gösteren, eğitmeyi ve öğretmeyi bir ideal
olarak benimseyip ülkemizi çağdaş medeniyet seviyesine çıkarma gayreti
gösteren tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.





tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.
Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakar öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli
sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.
Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakarlığınızın derecesiyle
orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen
kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu
özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir... Sizin
başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.
(25 Temmuz 1934)
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal

http://www.mka-kizi.tr.gg/

23 Kasım 2009 Pazartesi

Gençlik iksiri / kıssadan hisse

Evvel Zaman içinde Memleketin Birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
‘bu gençliğin sırrı nedir’ diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.. Ama Sorular sık , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.
“Bu davette size sırrımı açıklayacağım” demiş. Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş:
-”Hatun, şu kilerde bir karpuz getirir misin bize sana zahmet!..” Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
” Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet” demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
” Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin ” demiş, Başka istemiş?. Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.
Neyse misafirleri ve de siz Aziz okuyucuları sıkmamak için !!! Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. “Eeee ?. Arkadaşlar iste benim gençliğin sırrı burada anladınız
mı??
Herkes birbirinin yüzüne bakmış. Kimse bişey anlamamış..”Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!” Dedecik gülmüş.”Efendiler” demiş “O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile “aman be adam , deli misin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca..” demedi.
Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum. Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız.’ Demiş.
SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.


SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.


ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ, ANLATTIĞINI ANLATMAK


ZORUNDA KALMAYASIN!!!


Hayatınız seçtiğiniz kadındır… Zevkli bir kadına rastlarsanız


zevkiniz, bilgili bir kadına rastlarsanız bilginiz, zeki bir kadına


rastlarsanız zekanız gelişir.


Hayat kat kattır. Babil’in Asma Bahçeleri


gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi


kadınlar götürür. Ve bugün durduğunuz teras, seyrettiğiniz manzara,


gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve


hayatıdır…


Hayatınız seçtiğiniz kadındır…
NOT:Bu öğkü http://www.mailce.com/genclik-iksiri.html  Sayfasından alıntılandı.

21 Kasım 2009 Cumartesi

MUSTAFA KEMAL'İN ÖĞRETMENLERİ

Figen Bilgiç 16 Kasım, 20:00
Sevgili arkadaşım,msj.ına karşılık verdiğim için yazdığın teşekkürü
görmemiş olayım.Hatırlarsan bizler aile gibiydik.Aradan geçen yıllar
sadece dış görünüşümüzü değiştirdi,düşünceler,dostluklar aynen duruyor.
(Hanım nasıl,neler yapıyor?
Onun güzel yemeklerinin,böreklerinin tadını hala unutmadık.
Melike'lerle sık sık buluşuyoruz ve sizleri de anıyoruz.
Bu hafta sonu Güzelyalı sahilinde(Göztepe isk.karşısında) Kumrucu İzzet diye
bir yer varmış,orada Mustafa Kemal Öğrt.leri yıllar sonra ilk kez toplanıyoruz.
Bana tlf.la bildirdiler ve herkes ulaşabildiğine iletsin dediler.
haber verebileceğin kimse varsa iletiver arkadaşım.İnşallah işin
yoktur orada görüşürüz(Cumartesi saat 2'de)selam ve sevgiler.

Yukarıda okuduğunuz E-Posta iletisine uyarak verilen adrese
21 kasım 2009 cumartesi günü saat 14.00 da vardım.Orada şimdi
isimlerini yazdığım arkadaşlarım vardı.Hepsi ile ayrı ayrı hal
hatır sorduk eski günleri yadedettik.Aradan tabiiki yıllar geçti
hepimizde elbetteki fiziki bir takım değişmeler oldu.Fakat bana
sen "hiç değişmemişsin" dediler ben de gelişerek değişmediğimi
bir fıkra ile anlattım.Çok gülüştük.Bir şeyler yedik içtik.
Hava iyice soğumaya başladı , bulunduğumuz yer açık hava olduğu için
fazla üşümeden arkadaşlarımızla vedalaşarak ayrıldık.
Cumhur Yeşil arkadaşımızın bir önerisi üzerine baharda bir gün
Seferihisar tarafında bir mekânda bir piknik temeğinde buluşmaya
karar verdik.Bu toplantıya vesile olan arkadaşlarıma ve bu davete
katılma inceliğini gösteren arkadaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ederim.
Davete benimle birlikte 22 kişi katıldı.1980-1990 Yılları arasında
Mustafa Kemal ilkÖğretim okulunda çalışan öğretmenler elbetteki
bu kadar değildi,ancak ulaşabildiğimiz arkadaşları haberdar edebildik.
Bir dahaki toplantıya daha organize bir şekilde katılım sağlamak için
hep birlikte gayret edeceğiz.

Toplantımıza katılan arkadaşlar:
1-TURGUT iBİŞ
2-FEHMİ ÜNALMIŞ
3-SEZAYİ CEREN
4-NURTEN TUĞCU
5-MELİKE AYAR
6-FİGEN BİLGİÇ
7-GÜLGÜN YEĞEN
8-NERMİN AKDOĞAN
9-NURTEN ERKAL
10-SEMRA ÜNALMIŞ(KOLALI)
11-EMİNE HANIM
12-CUMHUR YEŞİL
13-BAHRİ YEYEN ve eşİ SEVGİ YEĞEN
14-P.ŞERMİN TÜMER
15-MURAT ATAY
16-MUSTAFA TARGİL
17-NAMIK ELİF ÖZTÜRK
18-İBRAHİM CANAT
19-BAHAR BERKİLER

20-ÜLKÜ PEKER
21-NURTEN AKÇA



http://turgutibis.blogcu.com/
http://turgutibis.blogspot.com/

17 Kasım 2009 Salı

İşte Kürt Açılımının Komisyonları.

AKP-FG hükümetinin "Kürt açılımı"
kapsamında kuracağı komisyonlarda
görev alacak kişilerin belirlenmesine
başlandı.Komisyonlarda,kamuoyunda
tamamen bağımsız kimlikleriyle
tanınan en az beş uzman görev alıyor.
İktidar partisine ve iktidar ortağı
tarikata yakın kaynaklardan edinilen
bilgiye göre komisyon üyeliklerinde
adı geçen mümtaz şahsiyetler şöyle:
Ayrımcılıkla mücadele komisyonu:
Baskın Oran,Hasan Cemal,Fehmi Koru,
Hüseyin Gülerce,Taha Akyol.
Jandarmayı şikâyet mekanizması komisyonu:
Baskın Oran,Ahmet Altan,Mehmet Altan
(promasyon olarak Çetin Altan) Ali
Bayramoğlu,Zekeriya Öz.
Kürt insan hakları kurumu komisyonu:
Baskın Oran,Oral Çalışlar,Oya Baydar,
Leyla Zana,Mümtaz Apostrol Er Türköne.
Kürtçe ibadet komisyonu:
Baskın Oran,Etyen Mahçupyan,Sevan Nişanyan,
Kezban Hatemi,Hüseyin Üzmez.
Kürtçe siyasi hitabet komisyonu:
Baskın Oran,Dengir Mir Mehmet Fırat
Şahin Alpay,Yasemin Çongar.
Kürt kültür hakları komisyonu:
Baskın Oran,Sezen Aksu,Mahsun Kırmızıgül
Kâhtalı Mıçı(promosyon olarak Doğu Ergil),
Hadi Uluengin.
Not:Yukarıda ki yazıyı Cumhuriyet Gazetesi yazarı Sayın
Deniz Som'un köşesinden alıntıladım Deniz Bey'e teşekkür ederim.
denizsom@cumhuriyet.com.tr- 
 www.denizsom.com

12 Kasım 2009 Perşembe

“BEDEVİ HİKÂYESİ”

Bir bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında çölde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, kuşlar uçuşarak kaçar, çöl mutlak bir sessizliğe bürünür.



Tecrübeli bedevi, bu belirtilerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu anlar. Hemen devesini çökertir, üzerinden iner. Heybeden çıkardığı sağlam bir kazığı kumlara çakar ve devesini bu kazığa bağlar.


Sonra diğer heybeden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırı alelacele kurup içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler. Son düğümü henüz atmıştır ki, kara bulutlar bölgeye gelir ve fırtına patlar. Küçük çadır sökülecekmiş gibi sallanmakta, rüzgârın savurduğu kumlar, neredeyse delip geçecek hızda çadır yüzeyinde çarpmaktadır.
Vücuduna saplanan her kum tanesinin verdiği acı büyük olduğu için deve dile gelir:
“Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin?”
Dışarıda bulunmanın zorluğunu iyi ilen bedevi zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve:
“Peki, başını çadıra sokabilirsin” diyerek kapıyı bağlayan düğümleri açar. Durmak bir yana, fırtına daha da artarak gemi azıya alır. Deve, sahibine tekrar yalvarır:


“Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.”
Bedevi biraz tereddüt eder ama bu isteğe de peki der.


Fırtına sanki sonsuza kadar sürecek gibidir. Deve bu kez, daha acıklı bir sesle yalvarır:


“Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver.”
Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma bedeviden önce deve tepki gösterir:
Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...”


* * *


Lider kimdir? Lider, devenin başını dahi çadıra sokmasına izin vermeyen insandır.


Atatürk’ten sonraki bütün liderler, devenin başını çadıra sokmasına izin verdiler, şimdi o deve, laik cumhuriyetçileri çadır dışına itiyor!


NOT: Buyazı Rahmi TURAN'ın 12.kasım 2009 tarihli yazısından alıntılandı  

rturan@hurriyet.com.tr

8 Kasım 2009 Pazar

PARA VE FAZİLET

Melih Aşık Açık Pencere
m.asik@milliyet.com.tr
8 Kasım Pazar 2009
Para ve fazilet
Atinalı ünlü devlet adamı Solon (MÖ 638 - 558) şiir de yazar.
Bir şiirinde der ki:
"Devlet, büyükler yüzünden mahvolur gider
Halk bilgisizlikten müstebitin kölesi olur
Gemi azıya almış olanı sonradan dizgine vurmak
Kolay iş değildir
O yüzden önceden düşünmek gerekir her şeyi...
* * *
Solon bir başka şiirinde şöyle diyor:
"Pek çok kötüler bolluk içinde yüzüyor
İyiler ise fakirlikle pençeleşmekte
Ama biz faziletimizi onların servetine değişmeyiz
Zira fazilet değişmez, ebediyyen bakidir
Fakat para, insanlardan
Bugün birinin, yarın öbürünün eline geçer...

5 Kasım 2009 Perşembe

OTOBAN!..

Bekir Coşkun
Otoban...
04.11.2009 20:57:40

POLİTİKA otobanı hareketlendi.
ANAP Turizm A.Ş. ile Doğru Yol Nakliyat Ambarı'nın birleşmesiyle oluşan çift
dingilli DP Seyahat, merkez sağ şeritte trafiğe çıktı.
Kaptan Hüsamettin Cindoruk; daha önce Süleyman Usta'nın her seferde
tanka çarpıp şarampole yuvarlanmasında yer aldığından, oldukça
deneyimli bir sürücü sayılır.

Ecevitler'in iki kişilik D-sepetli motosikletinin ikinci yolcusu
Rahşan Ecevit'in de otobana çıkma hazırlıkları haberleri geliyor.
Ecevit'in ölümüyle motorun gitmesi sepetin kalması üzerine, Rahşan
Ecevit'in ittirip ittirip içine atlayacağı bir araçla trafiğe
çıktığını göreceksiniz maazallah...

Ancak gözler daha çok yolcu kapasitesi yüzde 27'lere çıkan sol
şeritteki CHP körüklü halk otobüsünde...
Sık sık kurultay garajına çekilip revizyondan geçirilen halk
otobüsünün önümüzdeki günlerde de yeni bir kadroyla boya ve kaportaya
sokulacağı
söyleniyor.
Sol şeritteki partilerin, yolun sağındaki duraklardan yolcu alması bu
memlekette her zaman zorsa da... CHP halk otobüsünün en büyük sorunu,
Kaptan Deniz Baykal'ın genelde halka denk getiremeyip iki durak
arasında durması bence...

AKP İtikat Turizm A.Ş.'ye gelince...
"Tank çıkabilir" uyarı levhalarını
"ıslak belge çıkabilir" şekline çevirmiş olsalar bile, tehlikeli seyir
nedeniyle yolcu kapasitesi yüzde 30'a kadar düştü...
Özellikle son viraja Apo'nun yol haritasıyla girilmesi... "U" dönüşü
ile AB'ye gitmek isteyen yolcuları Suriye'ye götürmeye kalkması...
Açılım işinde
zorunlu "ihtiyaç molası" verilmesi...
Geri gittiklerini anlamasınlar diye ters oturtulan yolcular sonunda uyanıyorlar
sanki...
Ne yapacaksınız?
Geri geri hayırlı yolculuklar...


Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr


Kimler risk grubunda?


Domuz gribi aşısının ilk yan etkisi ortaya çıktı: Sağlık Bakanımız komada!


*


Aşıyı yiyince geri geri yürümeye başlayan bi amigo kız görülmüştü
Amerika'da... Ama, aşıyı yiyince, feleği şaşıp gerisin geri giden
Sağlık Bakanı ilk kez görülüyor dünyada.


*


(Aslına bakarsanız, Sağlık Bakanımız "Öpüşmeyin, dokunmayın"
dediğinde, bi maraza çıkacağını tahmin etmiştim ben... Çünkü o
şartlarda 3 çocuğu nasıl yapacağız?)


*


Neyse... Başbakanımız "Ben aşı maşı yaptırmam, bana mı sordunuz
aşıları alırken" deyince, "Kimler risk grubunda?" sorusu ciddiye
bindi... Ahaliyi bilgilendirmek lazım.


*


Mesela, emekliler ciddi risk grubunda... 20 kuruş zam aldılar, bu 20
kuruşla anca iki portakal dilimi alabiliyorsun... E iki dilim
portakal, değil domuz gribinden, nezleden bile korumaz. Aşı şart.


*


Kredi kartı borçluları, çok riskli... Yatağı yorganı haczettiler, soba
gitti, yazın idare ettin de, kışın donarak grip olacağın kesin...
Üstelik, zaten ayvayı yemişsin, bi de aşı yesen n'olur yani.


*


Esnaf desen, kahırdan sigara içmekten, ciğerler nanay... Ümmin
sistemle beraber, çek-senet sistemi de çökmüş vaziyette... Kepengi
indirmen, bi virüse bakar.


*


İmamlar da risk altında.


Mümin sistem hasta.


*


İşsizler?


Bütün gün elin cebinde boş boş gezeceğine, bari aşı olmaya git,
oyalanırsın hiç olmazsa... Hem, CV'ne de eklersin... ODTÜ mezunu,
makine mühendisi, İngilizce-Almanca, askerliğini yapmış, seyahat
etmeye müsait, aşılı.


*


Başka?


Eskiden biz risk grubundaydık, Allah'ın tokadı yok, şimdi artık,
yalaka gazeteciler risk grubunda... Çünkü, Başbakan'ın gözüne girmek
için, gözü kapalı "aşılım"ı desteklediler, "Aşıya karşı çıkanlar
cahildir" filan dediler, güvendikleri dağlara karlar yağdı, Başbakan
çıktı "Ben aşı maşı olmam" dedi, ayazda kaldılar!

*


Ne halt ettik biz diye, tir tir titriyorlar...


Üşütecekler korkudan.


*


Bu arada, kafayı Genelkurmay'a takan meçhul subaydan yeni mektup gelmiş...


Şöyle diyor:


"Çiçek aşısı olmayın, bir dost!"


Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr


Hangi grip daha tehlikeli?


BUGÜNKÜ iktidarın yönetim anlayışı ve uygulamaları hayli ilginç...


Sağlık Bakanı "domuz gribi" diye yeri göğü inletiyor, yurtdışından
milyarlarca liralık aşı getirtiyor, insanlara korku salıp aşı olmaya
zorluyor... Televizyon kameralarının önünde önce kendisi aşı oluyor...
Tam o sırada Başbakan "Ben bakanımla farklı düşünüyorum. 'Muhakkak aşı
yaptırmak gerekir diye kampanya yürütmek yanlış. İsteyen olur, isteyen
olmaz. Ben aşı olmayı düşünmüyorum" diyerek pişmiş aşa su katıyor.


Vatandaşlar zaten kuşkuluydu. Başbakan'ın sözleri milyonlarca insanın
kafasındaki soru işaretlerini iyice artırdı. Şimdi kim aşı olur?


* * *


Aslında ülkemizde, domuz gribinden çok daha tehlikeli olan ve sosyal
yaşamı altüst ederek insanları çökerten bir hastalık var: "İşsizlik
gribi!"


Türkiye'yi asıl mahveden "işsizlik gribi"ne karşı hiçbir önlem
alınmaması ilginç!


İktidar, akla hayale gelmedik her şeyi yapıyor ama asıl büyük tehlike
olan işsizlik karşısında kılı kıpırdamıyor!


İşsizlik insanlara en büyük darbedir.


İşsizlik zulümdür, işkencedir, toplumu için için kemiren bir kurttur.


İşsizlik darbesinin sorumlusu bugünkü iktidardır.


Peki, ne yapıyorlar bu konuda.. İnsanlarımızı yiyip bitiren bu kurda,
bu virüse karşı ne gibi önlem alınıyor? Hiç!..


Allah aşkına, domuz gribini, darbe paranoyasını, Ermeni açılımını,
Kürt açılımını filan bir yana bırakın da, önce şu işsizlik canavarını
yok edin!


İşsizliğe savaş açmayan bir iktidarın yaptığı diğer tüm işler göz boyamadır.


* * *


İşsizliğin ne kadar büyük sosyal tehlike olduğunu gören CHP İzmir
Milletvekili Canan Arıtman, TBMM Başkanlığı'na başvurarak, bir soru
önergesi verdi.


Arıtman, Başbakan'ın şunları yazılı olarak cevaplandırmasını istiyor:

"7 yıllık iktidarınızda işsizlik sorununun nereye geldiğini, işsizlik
ve yoksulluk nedeniyle yurttaşlarımızın organlarını satmalarından,
böbrek satan köyler oluşmasından anlıyoruz.


Buna rağmen, yaptığınız çeşitli konuşmalarınızda "İşsizlik sürecek"
dediniz. Üniversite mezunlarının yüzde 37'sinin işsiz olduğu ülkemizde
soruna çözüm getireceğinize "Her üniversite bitiren iş bulacak diye
bir kural yok" dediniz.


1) İşsizlik sürecekse, üniversite mezunları bile iş bulamayacaksa siz
neden hâlâ başbakanlık koltuğunda oturuyorsunuz?


2) "Kürt açılımı", "Ermeni açılımı" gibi halkta kaygı ve karamsarlık
yaratan açılımlarla meşgul olacağınıza "işsizlikle mücadele açılımı"
yapmayı
düşünüyor musunuz?"


* * *


Başbakan'ı son zamanlarda çok sinirli ve dertli bulan DSP İstanbul
Milletvekili Süleyman Yağız da Meclis Başkanlığı'na verdiği önergeyle
ona şu soruları yöneltti:


* Sayın Başbakan, geçim sıkıntısı çektiğiniz için mi dertlisiniz?

* Çoluk çocuğunuz için ekmek parası bile bulamadığınız için mi dertlisiniz?

* Yıllarca çalışıp emekli olduktan sonra başınızı sokacak bir yuvanız
bile olmadığı için mi dertlisiniz?

* Kredi kartı borcunuzu ödeyemez duruma geldiğiniz için mi dertlisiniz?

* "Demokrasi, insan hakları, hak, hukuk" derken ülkemizin neredeyse
bir polis devleti haline getirilmesinden mi dertlisiniz?

* Sahi, Sayın Başbakan, siz neden dertlisiniz?"


--

1 Kasım 2009 Pazar

Frankeştayn

Frankeştayn adını duymuşsunuzdur,acımasız katil can alıcı bir tip.Sinamalarda onu çokca izlemişsinizdir.

Şimdi anlatacağım şey ise başka bir Frankeştayn türü olan yediğimiz gıda maddeleri,meyve ve sebzeler.İnsan kendine kötülük eder mi?
Aşağıda ki yazıyı okuduğunuzda olabileceğine sizlerde şahit olacaksınız.Bu konu hakkında elbette az çok okuyan televizyon,radyo haberlerini izleyen her birey elbetteki fikir sahibi olabilir.

Tüm dünya devletleri kendi yurttaşının sağlığı için elinden gelen gayreti gösterirken maalesef bizim hükümetimiz bu duyarlılığı göstermiyor.Bu kanıya nerden vardığımı öğrenmek isterseniz hükümetin çıkardığı yönetmeliğe bakabilirsiniz.
GDO nedir?Bu nesne genetiği değiştirilmiş organizmalar demektir.Yani ekip diktiğimiz sebze meyve ve bunlardan üretilen diğer gıdalardır.

Bu gıdalar ne yapar?
Hem insan sağlığını tehdit eder hemde tarım topraklarımızı kirletir.Topraklarımız GDO'ların saldırısına uğrar toprağın verimini düşürür bizi dışarıya bağımlı kılar.Her yıl İsrail 'e ,Hollanda'ya ödediğimiz tohum paralarının miktarı dudaklarınızı uçuklatır.

Onun için aşağıya eklediğim Sayın Yılmaz Özdil'in yazısını okuyup bilginize katkı sunmak istedim.Yılmaz Özdil'e bu yazısından dolayı teşekkür ederim.
Frankeştayn


Yılmaz Özdil

1 Kasım 2009

Kürt açılımı yapılmasını anlarım… Çünkü, karşı çıkanlar olduğu gibi, destekleyenler de var. Ermeni açılımı da böyle…

Sen itiraz edersin belki ama, şahane diyen de var.
*
Peki, “Milletim öyle istiyor, açılım yapıyorum” diyen arkadaşlardan biri, bana izah edebilir mi lütfen, “genetiği değiştirilmiş organizma açılımı”nı niye yapıyoruz?
*
Ortalık toz dumanken… Ahali, PKK’lıların memlekete gelişiyle meşgulken, dikkatler darbe marbe iddialarına yoğunlaşmışken, ana-babalar domuz gribi endişesine kafa yorarken… Kaşla göz arasında, TBMM’yi bypass ederek, şak diye yönetmelik çıkardılar… Ve, “genetiği değiştirilmiş organizma”ların ithalatını

serbest bıraktılar.
*
Hangi millet istiyor bunu?

*
Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da… Mesela, genetiği değiştirilmiş domates istiyorum diyen Kürt var mı Türkiye’de? Genetiği değiştirilmiş çikolata istiyorum diyen Laz? Çocuğuma genetiği değiştirilmiş patates cipsi yedirmek istiyorum diyen Türk var mı aramızda? Kim istiyor bu işi kardeşim? Kim?
*
Genetiği değiştirilmiş organizma, eğer angutsan, entel bi sıfat gibi geliyor kulağa, bilimsel gibi duruyor… Aslında “frankeştayn gıda” onların adı!

*
Çünkü, normal yollardan insan evladı doğurmak varken; birinin kulağını birinin kafasına, birinin burnunu öbürünün suratına

takmak gibi bi şey…
*
Kabaca anlatırsak, dayanıklı olsun diye balık genini domatese, bakteriyi patatese monte ediyorlar… Sonradan tonla para verip ilaçlama yapılacağına, haşere ilacını daha tohumundan mısır genine kakalıyorlar. Sinek yuttuğu için böcek ilacı içen süper zekâ vatandaşımız gibi yani… Sevgili halkımız, adında domuz var diye, domuz gribi aşısı caiz mi diye soruyor ama, belki domuz genini soya fasulyesinde yiyor, haberi yok…
*
Peki, niye yapıyorlar bunu? “Açlığı önlemek için” diyorlar… İnsanoğluna gıda yetişmiyormuş, böylece verimi arttırıyorlarmış…

Raf ömrünü uzatıyorlarmış.

*
İyi de birader…

Buğday mı yetişmiyor bu ülkede? Pancar mı eksik? Pirinç mi yok? Yanlışlıkla elinden düşürsen, fışkırmıyor mu topraktan? Şapşal politikalar yüzünden, fazla geldiği için, para etmediği için, mahsulümüzü yakarken, derelere dökerken, hangi açlık?
*
Allah’ın bu millete lüftu Anadolu’da, şu ürün yetişmiyor, o yüzden genetiği değiştirilmiş organizmaya ihtiyaç var, denebilir mi, utanmadan?

*

Üstelik, sadece sebze-meyve değil hadise… O sebze-meyvelerle yapılan, bin küsur üründe var bu genetiği değiştirilmiş organizma… Çikolatadan cipse, meşrubattan ketçapa… Şeker ayaklarıyla, baklavada bile kullanıyorlar… Bebek mamasında var!
*
Yersen ne oluyor? Avrupa’da resmen kanıtladılar; bağışıklık sistemini çökertiyor, kansere yol açıyor, kan yapısını bozuyor, sindirim sistemini harap ediyor, karaciğeri haşat ediyor, erken doğuma-kısırlığa sebep oluyor… Antibiyotik şırınga ettikleri için, farkında olmadan bağışıklık kazanıyorsun, hastalandığında antibiyotik alıyorsun, havagazı.

*
İsviçre sokmuyor, Yunanistan sokmuyor, o beğenmediğin Sarkozy “Bunları Fransa’ya sokanı oyarım” diye yasa çıkardı…

Burası dingonun ahırı mı?


*

Aman yemeyelim dersen, nasıl yemeyeceksin? Nasıl ayırt edeceksin? Koklasan aynı, ellesen aynı, tatsan aynı, laboratuvara götürüp analiz ettirecek değilsin… Nereden anlayabilirsin? Etiketinden… Etiketin üzerinde “Bu üründe genetiği değiştirilmiş organizma var” yazmalı ki, bakıp anlayabilesin, di mi? Şimdi sıkı durun…


*


Bunların memlekete girişine izin veren yönetmelik diyor ki, “Etiketlere genetiği değiştirilmiş organizma içermez yazılamaz!”

*
Efendim?



Yazılamaz!


*

“İsteyen yemesin, baksın etikete görsün” diyeceklerine… “Etikete baksın, görmesin” diyorlar! İlla yedirecek.

*
Tekrar soruyorum:


Her numaraya “Milletim öyle istiyor” diyorsunuz da, bu açılımı hangi millet istiyor? Türk mü, Kürt mü, Rum mu, Ermeni mi, Laz mı? Bunu bu millete niye yapıyorsunuz?

23 Ekim 2009 Cuma

DOMUZ GRİBİNDEN KORUNMA YOLLARI.

DOMUZ GRİBİ'nden korunmak için basit fakat etkili önlemler
Aşağıda okuyacağınız önlemler Dr.Vinay Goyal tarafından herkesin
yararlanabilmesi için yayınlanmıştır. Dr.Vinay Goyal: Yoğun bakım ve
Tiroit uzmanıdır. MBBS, DRM, DNB.

20 yıldan fazla klinik tecrübesi vardır.
Hinduja Hastanesi, Bombay hastanesi, Saife Hastanesi, Tata Memorial
hastanesi gibi önemli kurumlarda görev yapmıştır.
Şu anda Malad'da, Riddhiviayak Cardiac and Critical center'da Nükleer ilaç
departmanı ve tiroit klinikleri şefi olarak görev yapmaktadır.
Mikrobun vücuda giriş noktaları yalnızca burun delikleri, ağız ve boğaz
yoluyla olmaktadır. Çok bulaşıcı bir yapıya sahip olmasından dolayı her
türlü önleme karşı H1N1 virüsüyle temas etmekten kaçınmak veya korunmak
imkânsızdır. H1N1 virüsüyle temas etmek virüsün vücutta çoğalması kadar
önemli değildir.
Sağlığınız yerinde ve H1N1 hastalık belirtileri göstermiyorken virüsün
vücutta üremesini, belirtilerin daha da şiddetlenmesini ve ikincil
enfeksiyonları n gelişmesini önlemek için dikkatimizi N95 veya tamiflu gibi
ilaçları stoklamaya vermek yerine çoğu bildirgelerde bahsedilmeyen bazı çok
basit önlemleri uygulayabiliriz.

1. Ellerin sıklıkla yıkanması ( Bütün bildirgelerde bahsedilmiştir)
2. "Hands-off-the- face" "Ellerinizle yüzünüze dokunmayın" yaklaşımı.
Yemek, banyo ve yara bakımı gibi zorunluluklar dışında yüzünüzün herhangi
bir yerine dokunmaktan kaçınınız.

3. Ilık tuzlu suyla günde iki kere gargara yapınız (tuza güvenmiyorsanız
listerin kullanınız). H1N1 'in boğaz ve burun boşluklarında çoğalıp
enfeksiyona sebep olarak karakteristik belirtileri göstermesi için 2 -3
güne ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir kişinin ılık, tuzlu suyla gargara
yapmasının etkisi hastalığa yakalanmış olan bir kişinin tamiflu kullanması
ile aynıdır. Bu basit ucuz fakat güçlü önleyici yöntemi küçümsemeyiniz.

4. Yukarıdaki 3. önleme benzer olarak; Burnunuzun içini en az günde bir kere
ılık tuzlu suyla temizleyiniz. *Günde bir kere burnunuzu sümkürün ve sonra
ılık tuzlu suya batırılmış pamuk tamponlarla silerek temizleyiniz. Bu yolla
burnunuzda bulunak virüs sayısını etkili bir şekilde azaltmış olursunuz.

5. Narenciye suları gibi C vitamin bakımından zengin olan yiyecekler
kullanarak doğal bağışıklığınızı güçlendiriniz. Eğer ilave olarak C vitamin
kullanmak zorunda iseniz emilimi artırmak için mutlaka Çinko ile birlikte
alınız.

6. Bitkisel çaylar, çay, kahve gibi sıcak veya ılık içeceklerden
içebildiğiniz kadar çok içiniz. * Sıcak içecekler içmek gargara yapmakla
aynı etkiye sahiptir fakat ters yöne doğru. Sıcak içecekler virüsleri
yaşamaları mümkün olmayan ortama sahip olan mideye doğru yıkayarak
götürürler. H1 N1 virüsü mide'de çoğalamaz, herhangi bir zarar veremez ve
hayatiyetını devam ettiremez.

Herkesin faydalanabilmesi için bu bilgiyi lütfen e-mail listenizde bulunan
herkese iletiniz.

Sağlıklı günler dileğiyle.

Not:Yukarıda okuduğunuz yazı arkadaşım Feramuz Topal tarafından
E-Posta kanalıyla gönderildi.

İşte domuz gribinden koruyan besinler

Domuz gribine yakalanmaktan korkuyorsanız bu besinleri tüketmeye dikkat edin...


Vatan Gazetesi'nin haberine göre domuz gribi aşısını beklerken hastalığa yakalanmaktan korkuyorsanız, bilim adamları aşıdan önce dikkat edilmesi gereken noktanın bağışıklık sistemini güçlü tutmak olduğuna dikkat çekti. Bunun yanında hastalığa yakalandığınız zaman virüsü yenebilmek için de en önemli önkoşul bu. İşte bağışıklık sistemini domuz gribine karşı güçlü tutmak için tüketmeniz gereken gıdalar:



Kırmızı biber: Portakalda bulunan C vitamininin 2 katını içerir. C vitamini gribin etkisini yüzde 80 oranında azaltabilecek kadar güçlü bir silahtır.


Yoğurt: İçinde bağırsaklarda mikroplarla savaşan yararlı bakteriler olan probiyotik bulunur. Böylece grip virüsü vücutta barınamaz.
Yeşil çay: Bağışıklığı güçlendiren “epigallocatechin gallate” isimli kimyasalı içerir. Günde 3 fincan tavsiye ediliyor.


Ginseng: ABD’li bilim adamları günde 2 tane 200mg’lık ginseng kökü kapsülü alan insanların grip riskinin yüzde 31 azaldığı belirlendi. Bağışıklığı harekete geçirir.


Badem: Hastalıklarla savaşan antioksidan E vitamini bakımından zengindir. Gripten korunmak için her gün bir ara öğün olarak 24 tane badem yemeye çalışın.


Taze patates: İçindeki “beta carote ”, gribe karşı koruma özelliğini verir. Vücutta A vitaminine çevriliyor ve grip tedavisinde önemli rol bir oynuyor.


Tavuk suyuna çorba: Vücutta mukus üretimini artırarak gribin boğaz ağrısı ve öksürük gibi etkilerini yatıştırmaya yardımcı olur.
Sarımsak: Sülfür maddesi grip sezonunda bu hastalığa yakalanma riskini 2.5 kat azaltıyor ve virüsü öldürme özelliği de bulunuyor. Taze sarımsak daha etkili.


Zencefil: İçeriğinde doğal olarak bulunan “gingerol” maddesi, her türlü enfeksiyonu uzakta tutmaya yardımcı. Zencefil çayını tercih edebilirsiniz.


Ceviz: Antioksidan selenyum soğuk algınlığı, grip ve kansere karşı koruma sağlar. İçindeki selenyum oranı diğer tüm gıdalardan 10 kat oranında daha fazladır.


Turunçgiller: Önemli bir C vitamini kaynağıdır. Özellikle sigara kullanıyorsanız gribe yakalanma riski daha yüksek olduğu için bol bol C vitamini almanız gerekiyor.


Bal: Doğal olarak antibakteriyel özelliklere sahiptir. Çaya ya da yoğurda katarak tüketirseniz etkisi daha da güçlü olur.


Lahana: Ispanak ve lahana gibi koyu yeşil renkli yaprağa sahip sebzeler, bağışıklık sistemini gribe karşı güçlendiren D vitamini bakımından zengindir.


Mantar: Beta-glucan isimli gribe karşı koruyan bir madde içerir. Bağışıklığın grip virüsünü tanımasını ve onu yok etmek için harekete geçmesini sağlar.


Yulaf: Lif, E ve B vitamini ayrıca bağışıklık sistemini güçlendiren mineraller ve beta-glucan’lar bakımdan zengindir.


Elma: Bilim adamları, düzenli olarak elma yiyen insanların gribe yakalanma riskinin azaldığını ortaya koydu. Günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 25’ini karşılar.


Kırmızı et: Bağışıklık sistemini harekete geçirmek için kırmızı et tüketmek gerekiyor. Yetişkinlerin günde ortalama 40-60 gram et tüketmesi tavsiye ediliyor.


Balık: Omega 3 tüketimini artırarak grip ve benzeri enfeksiyonları uzakta tutabilirsiniz. Haftada 2 porsiyon balık tüketilmeli.


Soğan: Doğal antibiyotikler içerir. Bunun yanında gribe karşı bağışıklık sistemini güçlendiren “quercetin” isimli bir madde de bulundurur.

5 Ekim 2009 Pazartesi

ANA DİLİNE SAHİP ÇIK!

TÜRKÇESİZ
Annenden öğrendiğinle yetinme
Çocuğum,Türkçe'ni geliştir.
Dilimiz öylesine güzel ki
Durgun göllerimizce duru,
Akar sularımızca coşkulu...
Ne var ki çocuğum,
Güzellik de bakım ister
Önce türkülerimizi öğren,
Seni büyüten ninnilerimizi belle,
Gidenlere yakılan ağıtları...
Her sözün en güzeli Türkçe'mizde,
Diline takılanları ayıkla,
Yabancı sözcükleri at
Bak, devrim,ne güzel
Barış, ne güzel
Dayanışma, özgürlük...
Hele bağımsızlık
En güzeli, sevgi
Sev Türkçe'ni, çocuğum,
Dilini sevenleri sev
RIFAT ILGAZ

30 Eylül 2009 Çarşamba

Fwd: [Günlüğüm] DERS...

İnönü bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor. Atatürk'ün huzuruna çıkıyor,
saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde:
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin.
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz.. . Ne diyorsunuz?
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım.
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün,
atın... Derhal...
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- Ne oldu böyle?
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük.
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş:
- Paşam, bahçenin durumu nedir?
- Azınlıkları söküp attım İsmet.
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:
Atatürk:
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü boş yere söylemedim....
Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı...
Ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin....
Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın...

Not:Yukarıdaki alıntı E-Posta kanalıyla Nihat Sakarya tarafından gönderilmiştir.Kendisine teşekkür ederim.

9 Eylül 2009 Çarşamba

McDonald's

Tanrı yeryüzünü "Lahana, Karnabahar, Ispanak" gibi çeşit çeşit yeşil
ve sebzeyle donattı.

"Adam ve Kadın" sağlıklı ve uzun hayatlar yaşasın diye.
Bunu gören şeytan McDonald'sı yarattı .
McDonald's ise 99 centlik iki katlı cheeseburger'i icat etti.
Şeytan Adam'a dedi ki; "Yanında patates, cips ister misin?"
Ve Adam dedi ki; "Süper boy olsun!"
Böylece Adam kiloları almaya başladı.
Ve Tanrı sağlıklı yoğurdu yarattı.
Kadın onu yesin ve bedenini Adam'ın beğendiği boyutlarda tutsun diye.
Bu sefer şeytan, yoğurdu dondurdu. çikolata getirdi, fındık getirdi.
Yoğurdun üzerine konacak parlak renkli şekerler getirip serpti .
Ve Kadın da kiloları almaya başladı.
Ve Tanrı dedi ki; çok taze salatamı bir deneyin"
Bunun üzerine şeytan kremalı hazır salata soslarını icat etti, üzerine
salam ve dilimlenmiş peynir parçalarını da ekledi. Sonra tatlı için
dondurmayı çıkardı. Ve kadın daha da kilo almaya başladı.
Ve Tanrı bu sefer dedi ki; "Sana saIıklı sebzeler verdim. Onları tüketesin diye
zeytinyağını da veriyorum"
Ve şeytan, Cracker Barrel'dan tavukla kızarmış biftek getirdi. Öyle
büyüktü ki, kendi ayrı tabağı bile vardı.
Ve adam kiloları yüklendi, kötü kolestrol tavanı delip çıktı.
Ve Tanrı, koşu ayakkabılarını yarattı ve adam bu fazla kilolardan
kurtulmaya karar verdi.
Ama bu sefer şeytan, kablolu TV'yi yarattı, uzaktan kumandayı yarattı.
öyle ki, adam TV1 den TV2 ye giderken bile yerinden kalkmadı.
Tanrı dedi ki; "Ey şeytan, her seferinde sen kazanıyorsun!..."
Ve tanrı patatesi yarattı. Besinle dolu, dogal olarak, yağ düzeyi
düşük, sağlıklı bir sebze olsun istedi.
Sonra şeytan geldi ve patatesin sağlıklı kabuğunu soydu attı.
Nişastalı gövdesini çabuk çabuk kesip, derin tavada katı yağ ile
kızarttı. içine banıp yensin diye de kremayı icat etti.
Ve adam uzaktan kumandasına sarıldı, kızartılmış patatesini kremaya
banıp yedi. Yedikçe kolestrole battı. Ve şeytan baktı, iyi olduğunu
gördü. "iyi oldu" dedi...
Ve Tanrı içini çekerek baktı, düşündü ve "by-pass" cerrahiyi yarattı...
Bunu gören şeytan da
"Sağlık Sigortası şirketlerini" getirdi!
Not:Yukarıda okuduğunuz yazı Nihat Sakarya tarafından sayfama
gönderildi.Kendisine teşekkür ederim.

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

6 Ağustos 2009 Perşembe

YATIRIM

YATIRIM
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?- Ahmet arkadaşımız var ya…- Evet, ne olmuş Ahmet'e?- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.- Eee?- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.- Nerede çalışıyorsun?- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.- Çok zengin bir işadamı…- Niçin?- İnsanlara daha çok yardım etmek için…- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.— Neden olmaz?— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.
Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın. Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın. Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin. Yeter ki boş durmayın!Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

Not:Yukarıdaki öykü E-Posta kanalıyla Bünyamin Can tarafından gönderildi.

9 Haziran 2009 Salı

TUZAK

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir.

Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığabağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.

Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dişarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır,yiyeceği yakalamak icin elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dişarı çıkarması imkansızdır. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama, kaçamaz. Çünkü elindekini bırakmak istememektedir.
Aslında bu maymunun tutsak eden hiçbir şey yoktur onu sadece, onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmistir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, Bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmak...
Biz de bu maymunlar gibi sahip oldugumuz , sahip olmak istediğimiz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmiyoruz
.

-Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarina sahip olmak,

-Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat büyük evlere sahip olmak,
-Belki bir kez giydikten sonra çok uzun süre dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
-Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
-Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en güçlü arabaya sahip olmak,
-Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına ise sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak -tabiri caizse- yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir tatil evine sahip olmak,
-Faizi, getirisi ziyana uğramasın diye kıyıp harcanamasa bile bol sıfırlı bir banka defterine sahip olmak,
-Dünyalarına ve güzelliklerine katılamadığımız, asla yeterli vakit ayıramadığımız, ama başarılı ve diğerlerininkinden daha güzel çocuklara sahip olmak,
-Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile, bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,
-Sağlığımıza, düzenimize, beynimize korkunç zararlar verse bile, envai çeşit içkilerin bulunduğu gösterişli, dekoratif bir mini bara sahip olmak,
-Oturmadığımız koltuk takımları,
-İzlemediğimiz dev ekran televizyonlar,
- Kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha neler nelere sahip olmak... Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
O maymun gibi bunları avucumuzda tuttuğumuz müddetçe (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vaz geçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?Oysa biz bu dünyaya sahip olmaya degil, şâhit olmaya gelmiştik. Ah unutkan aklımız
...

Not:Yukarıdaki yazı E-Posta kanalıyla , Sayın Feramuz Topal tarafından sayfama gönderildi..

21 Mayıs 2009 Perşembe

Torpil Nasıl Yapılır?

http://www.tomsuk.name.tr/flash_animasyon.htm
Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin ÖZMEN'dir. Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır.Bakanın gür sesi:
"Giriniz!" Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir mektuptur bu:
"Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı..."
Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
"Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın..."
Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
"Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğunevrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN dekısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.
Mektubun içeriği şöyle:
"Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hemyasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü'ye telefon ederek:
"Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı." diyerek olayı anlatmış.
İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:
"Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse vedoğruyu gösterebilse."
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985 günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da 15.09.1985'te gazetesinde yayımlar.
İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir...
Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi. Ya şimdi?

YAŞ DAL...

Eğer bir çocuk kavga ve gürültü içinde yaşarsa,kavgacılık öğrenir.

Eğer bir çocuk korku içinde yaşarsa,korkmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk daima ona acıyan insanlarla beraber yaşarsa,kendini
zavallı hissetmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa,nefret etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk cesaret ve heyecana değer verilen bir çevrede
yaşarsa,kendine güvenmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk sevgi içinde yaşarsa,sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk kendisini adam yerine koyan bir çevrede yaşarsa,hayatta
erişmek için çalışmaya değer bir amacı olmasını öğrenir.

Eğer bir çocuk dürüst hareket eden insanlar içinde yaşarsa,adaletin ne
olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk sözlerine güvenilir insanların içinde yaşarsa,hakikatin
ne olduğunu öğrenir.

Eğer bir çocuk açık kalpli,güler yüzlü ve anlayışlı insanların
arasında yaşarsa,dünyanın gerçekten yaşamaya değer güzel bir yer
olduğunu öğrenir.

ANN LANDER


--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/

20 Mayıs 2009 Çarşamba

ÜÇ HİKÂYE - ÜÇ DERS - BİR SÖZ

1.Hikâye

Kavak Ağacı ile Kabak
Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar
ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse
kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.

-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!

-Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında
kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da
aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:

-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.

-Niçin?

-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.
Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek
şarttır.

2. Hikâye

En iyi Buğday
Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi
kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla
paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama
neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

-Neden olmasın, dedi çiftçi.

-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni
alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday
yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması
demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da
iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak
devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar
değildir.

3. Hikâye

Geleceğini biliyordum...
Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az
ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye
bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam
siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı
onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük
bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok.
Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı.
İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru
altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü.
Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı
arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;

-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi...

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son
sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

-Geleceğini biliyordum... Geleceğini biliyordum...

3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan
güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.

Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı
koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.

Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya
başlasanız iyi olur.' (Afrika Atasözü )


Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın
anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım
dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun
olması değil, iyi olması önemlidir.


Hep sevgiyle kalın...

--
Prof.Dr. Metin CEYHAN
05304337066-Karşıyaka

Yukarıdaki Hikâyeler bana E-Posta yoluyla Nihat Sakarya tarafından iletildi.

--


Turgut İBİŞ
Emekli Öğretmen
------------------------------------
http://turgutibis.blogspot.com/